Son Dakika: ‘BM’de Kürt halkı için gözlemci millet statüsü istenecek’

Keskin Bayındır: Komite sorumluluktan kaçıyor

Bakanlar Komitesi'nin "umut hakkı"na ilişkin Türkiye'ye yeniden süre vermesini değerlendiren DBP Eş Genel Başkanı Bayındır, "Komite sorumluluktan kaçan bir tutum sergiliyor. Tecride karşı verilecek mücadele, ülkenin adaletle buluşma mücadelesidir" dedi.

BAKANLAR KOMİTESİ KARARI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Önder Apo’nun "umut hakkı”nın ihlal edildiği yönündeki kararının 12 yıldır uygulanmaması nedeniyle 15-17 Eylül'de toplanan Avrupa Bakanlar Komitesi, Türkiye'ye yeniden süre vererek, Haziran 2026 yılına kadar düzenleme yapılmasını istedi. Bakanlar Komitesi, 4 bin tutsağı ilgilendiren "umut hakkı" kararının uygulanması için Meclis'te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'na dikkat çekerek, gerekli adımların bir an önce atılması çağrısında bulundu.

Bu erteleme, bütün kesimler tarafından tepkiyle karşılanırken, sürecin işaret edildiği komisyonun hızlı adımlar atmaması da dikkatlerden kaçmıyor. Yaşanan bu süreçte hem Avrupa Komitesi’nin aldığı karara hem de sürecin bulunduğu aşamaya dair değerlendirmede bulunan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, sorularımızı yanıtladı.

Erteleme kararını ve çözüm için komisyonu işaret edilmesini, "Komitenin tutumu, süreci muğlaklaştıran ve sorumluluktan kaçan bir tutumdur" diyerek özetleyen Bayındır, "Unutulmamalıdır ki Sayın Öcalan, bu sürecin yalnızca bir tarafı değil; çözümün mimarı, diyaloğun kurucusu ve barışın garantörüdür" sözleriyle umut hakkının süreç üzerindeki olumlu etkisine dikkat çekti.

'SİYASİ ÇIKARLAR İÇİN İNSAN HAKLARI GERİ PLANA İTİLİYOR'

AK Bakanlar Komitesi’nin başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın olmak yaklaşık 4 bin tutsağı doğrudan etkileyen böylesi bir genel sorunda Türkiye’ye Haziran’a kadar süre vermesini hem hukuki hem de toplumsal açından nasıl değerlendiriyorsunuz? Yine baktığımızda komite yaklaşık 12 yıldır bu konuya dair etkili bir adım ve yaptırımda da bulunmadı.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan başta olmak üzere binlerce siyasi tutsağı doğrudan ilgilendiren bu temel hukuk meselesinde Türkiye’ye Haziran ayına kadar süre tanıması, hem hukuki hem de toplumsal düzlemde ciddi soru işaretlerine yol açmaktadır. Zira bu mesele yalnızca bir cezaevi uygulaması ya da bireysel hak ihlali değil; Türkiye’de demokratikleşme, Kürt sorununun çözümü ve toplumsal barışın geleceğiyle doğrudan bağlantılıdır. Sayın Öcalan, Kürt halkı için yalnızca bir siyasal figür değil; aynı zamanda çözüm ve barış süreçlerinin başat aktörlerinden biri olarak tarihsel bir rol üstlenmiştir. 1999 yılında başlayan esarete ve ağır tecrit koşullarına rağmen, Türkiye’deki halkların ortak geleceği için diyalog ve çözüm odaklı bir yaklaşım ortaya koymuştur. Ancak bu süreç boyunca İmralı'da uygulanan özel rejim, yalnızca bireysel bir hak ihlali olarak değil, aynı zamanda bir halkın iradesinin sistematik biçimde bastırılması olarak değerlendirilmelidir. Ulusal ve uluslararası hukuk açısından İmralı’daki uygulamalar, anayasal güvencelere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve evrensel insan hakları normlarına açıkça aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlara karşın, mutlak iletişimsizlik hali yıllardır sürdürülmekte; bu durum da AİHM’in 3. madde kapsamında tanımladığı “insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağının ihlali anlamına da gelmektedir. Komitenin yaklaşık 12 yıldır söz konusu açık ihlaller karşısında etkili bir yaptırım uygulamaması ise, uluslararası kurumların siyasi çıkarlar karşısında insan hakları ilkelerini nasıl geri plana ittiğinin somut göstergesidir. Bu durum yalnızca Kürt halkı açısından değil, Avrupa kamuoyu nezdinde de ciddi bir güven erozyonuna yol açmaktadır. Çünkü burada tecrit edilen yalnızca bir kişi değil; bir çözüm zemini, demokratik bir gelecek umudu ve barış perspektifidir.

İmralı’da uygulanan izolasyon politikası, Türkiye’deki otoriter yönetim anlayışının ve çözümsüzlük siyasetinin merkezinde yer almaktadır. Bu özel rejim, hem Sayın Öcalan’ın toplumsal etkisini sınırlandırmayı, hem de Kürt halkının demokratik taleplerini kriminalize ederek siyasal mücadele alanlarını daraltmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla bu durum yalnızca cezaevleriyle sınırlı bir uygulama değil; medya, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı, ana dilde eğitim ve yerel yönetimler gibi birçok alana yayılan daha geniş bir baskı mekanizmasının parçasıdır. Bu bağlamda, Sayın Öcalan’ın özgürlüğü ve kamuoyuyla doğrudan iletişimi, Türkiye’nin demokratik geleceği açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. İnsan hakları ve hukuk ilkeleri siyasi hesaplara kurban edilemez. Tecridi olağanlaştıran her yaklaşım, otoriterliğin ve çözümsüzlüğün bir parçası olur. Bu noktada sorumluluk, yalnızca uluslararası kurumlarda değil; halklarda ve demokratik kamuoyundadır. Zira devletlerin çıkar odaklı ve çifte standartlı tutumları karşısında gerçek bir değişimi ancak örgütlü halk iradesi sağlayabilir. Bugün tecride karşı verilen mücadele, aynı zamanda demokrasi, adalet ve özgür bir gelecek mücadelesidir.

'KOMİSYON HUKUKSUZLUĞA GERÇEK BİR ÇÖZÜM ÜRETMELİ'

AK Bakanlar Komitesi’nin Meclis’te kurulan komisyona atıfta bulunması  ne anlama geliyor, sizler bu yorumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, Türkiye’de Meclis’te kurulan bir komisyona atıfta bulunarak süreci oraya havale etmesi; hukuki sorumluluğun, siyasi bir manevrayla görünmez kılınması anlamına gelmektedir. Oysa tablo oldukça nettir: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları Türkiye tarafından uzun süredir sistematik biçimde ihlal edilmektedir. Bu ihlallerin en çarpıcısı, Sayın Öcalan’a uygulanan ağırlaştırılmış izolasyon rejimidir. Bu durum, aynı zamanda milyonlarca insanın iradesinin, demokratik çözüm umudunun ve diyalog hakkının gaspıdır. Bakanlar Komitesi’nin bu açık hukuksuzluk karşısında Meclis komisyonunu işaret etmesi, süreci muğlaklaştıran ve sorumluluktan kaçan bir tutumdur. Özellikle vurgulamak gerekir ki, AİHM kararları yalnızca tavsiye niteliğinde değil; bağlayıcıdır ve uygulanması zorunludur. Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi olarak bu yükümlülükleri yerine getirmekle sorumludur. Ne var ki Komite, 12 yılı aşkın süredir bu konuda ciddi bir irade göstermemiş, yaptırım mekanizmalarını işletmemiştir. Böylece Türkiye’nin hukuk dışı uygulamaları karşısında fiilen bir zemin sunmuş, insan hakları hukukunun evrenselliğine zarar vermiştir. Bugün Sayın Öcalan şahsında görmezden gelinen bu hukuksuzluk, yarın başka topluluklara karşı da meşrulaştırılabilir. Bu da yalnızca bir kişinin değil, tüm insan hakları rejiminin zedelenmesi anlamına gelir.

2013-2015 yılları arasında yaşanan çözüm sürecinden açığa çıktığı gibi, Sayın Öcalan’ın barıştan, dialog ve demokratik çözümden yana göstermiş olduğu irade, Türkiye ve Kurditan halklarına ciddi bir nefes alanı sağlamıştır. Ancak bu irade desteklenmek yerine bastırılmış, ardından tecrit daha da derinleştirilmiş ve toplumsal çatışma politikası yeniden devreye sokulmuştur.

Bugün Meclis’te kurulan komisyonun, bu yapısal hukuksuzluğa gerçek bir çözüm üretecek olması, bu yönlü çabası aynı zamanda kendileri için bir öz eleştiri olacaktır. Zira aynı Meclis, yıllardır Sayın Öcalan’ın ailesiyle ve avukatlarıyla görüşme hakkının bile gasp edilmesine sessiz kalmıştır. Tecridi özel hukuk rejimi haline getiren anlayış değişmeden, hiçbir komisyon ya da yasa girişimi meşruiyet taşımaz.

Meselenin özü, Kürt halk önderinin fiziki özgürlüğü ve demokratik çözüm süreçlerine aktif katılımıdır. İmralı’daki izolasyon, bireysel bir uygulama değil; toplumsal barışın, ortak yaşamın ve çoğulcu siyasetin önünü tıkayan bir baskı aracıdır. Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukların ve otoriterleşmenin en somut örneği, bu özel rejimdir. Demokratik Bölgeler Partisi olarak, bu hukuk dışı uygulamaların son bulmasını ve diyalog yollarının açılmasını savunuyoruz.

Bu talep sadece Kürt halkının değil, Türkiye’deki tüm halkların geleceği açısından yaşamsaldır. Uluslararası kurumlara da çağrımız nettir: Çifte standartlara, oyalamalara ve siyasi hesaplara son verin. Hukuk, koşullara göre eğilip bükülemez.

'BAĞLAYICI VE ETKİLİ MÜDAHALE SÜREÇLERİ BAŞLATILMALI'

Başlayan süreç bütün kesimler tarafından destekleniyor. Bu durum uluslararası kurumlarda ve alanlarda da sık sık dile getiriliyor. Hızlı olunması çağrısı yapan komitenin umut hakkına dair ne tür bir adım atması ya da yaptırım da bulunması gerekiyor?

Bugün Türkiye’de ve uluslararası düzeyde giderek güçlenen “umut hakkı” talebi, yalnızca hukuki bir mesele değil; aynı zamanda etik, siyasal ve insani bir sorumluluk çağrısıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin bu konuda hız çağrısı yapması olumlu olmakla birlikte, bu çağrılar artık somut adımlarla desteklenmek zorundadır. Zira yalnızca sözle yetinildiğinde, hukuk ihlalleri derinleşmekte, toplumsal umut zayıflamakta ve çözüm olasılıkları giderek tükenmektedir. Sayın Öcalan’ın neredeyse çeyrek asırdır ağırlaştırılmış bir izolasyon altında tutulduğu, bu izolasyon ile tam anlamıyla iletişimsiz bırakıldığı inkâr edilemez bir gerçektir. Bu durum sadece Türkiye’nin iç hukuku açısından değil; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler'in işkence yasağını düzenleyen belgeleri bakımından da ciddi bir ihlal teşkil etmektedir. AİHM’in 2014 yılında verdiği ve "Umut Hakkı"nı tanımlayan karara rağmen, Türkiye ne gerekli yasal düzenlemeleri yapmış ne de bu ağır uygulamayı sonlandırmıştır. Bu ihlalin yıllardır sürebilmesinde, Avrupa Konseyi organlarının çelişkili ve etkisiz tutumlarının ciddi payı vardır. Komite, yalnızca izlemekle yetinemez; etkili denetim ve bağlayıcı yaptırımlar uygulamakla yükümlüdür. Süreci yalnızca Meclis’te kurulmuş bir komisyona havale etmek, hukuki sorumluluğun siyasal kılıfla ötelenmesinden başka bir anlam taşımaz. Burada yapılması gereken açıktır: AİHM kararlarına uyulmadığı ve İmralı’daki izolasyon sonlandırılmadığı sürece, Konsey’in yaptırım mekanizmaları özellikle İstanbul Protokolü çerçevesinde denetim ve üyelik haklarının askıya alınması gibi devreye sokulmalıdır. Bu adımlar, yalnızca hukukun üstünlüğünü değil, Avrupa Konseyi’nin kurumsal ciddiyetini de koruyacaktır.

Gelinen aşamada Sayın Öcalan, sadece Kürt halkı için değil; Türkiye toplumunun tümü için çözüm, barış ve demokratik dönüşüm perspektifinin taşıyıcısı olmuştur. Bu nedenle bugün İmralı’da devam eden bu kapalı rejim, yalnızca ceza infazına ilişkin bir uygulama değildir; Türkiye’deki demokratik alanları baskı altına alan yapısal bir otoriterliğin parçasıdır. Bu nedenle "umut hakkı", yalnızca Sayın Öcalan’ın değil, Türkiye toplumunun tamamının hakkıdır. Umudun sistematik biçimde bastırıldığı bir ülkede, barış da demokrasi de inşa edilemez. Bu duruma karşı Uluslararası kurumlar, bugüne kadar izleyici konumunda kalmakla yetinmiş; çifte standartlı yaklaşımlarıyla tecridin sürmesine zemin hazırlamıştır. Oysa bu yapılar, artık müdahil ve sorumluluk sahibi aktörler olmak zorundadır. Aksi halde "insan hakları" söylemi, inandırıcılığını yitirir ve içi boş bir politik araç haline gelir. Toplumun farklı kesimlerinden yükselen destek, çözüm için güçlü bir zemin oluştuğunu göstermektedir. Uluslararası organların bu iradeye kulak vermesi ve ona denk düşen adımlar atması zorunludur. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, artık bağlayıcı ve etkili bir müdahale süreci başlatmalı; Türkiye’ye yönelik siyasi yaptırımlar dâhil tüm mekanizmaları devreye sokmalıdır.

'OYALAMA POLİTİKALARI TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ KARARTMAKTADIR'

Türkiye’de yürütülen süreç göz önüne alınınca baş müzakereci olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgür çalışır ve yaşar koşullarında  olması gerekiyor. Bu bütün kesimler tarafından dile getirilmesine rağmen, AKP bu konuda üç maymunu oynamaya devam ediyor. Türk devletinin özellikle de AKP iktidarının zamana yayan, pratik adım atmayan bir yaklaşımı var, bu konuda neler söyleyebilirsiniz? AKP'in çıkarsal yaklaştığı bu sürecin yavaş ilerlemesi devlete nasıl zararlar veriyor?

Çözüm sürecinin kalıcı, adil ve toplumsal bir barışa evrilmesi için en temel koşul, baş müzakereci olan Sayın Abdullah Öcalan’ın özgür, sağlıklı ve güvenli koşullarda yaşaması ve siyasal faaliyette bulunabilmesidir. Çünkü, Onun geliştirdiği çözüm perspektifi; toplumsal uzlaşı, birlikte yaşam ve silahsız çözüm yolları açısından eşsiz bir deneyim sunmaktadır. Bu gerçeklik bugün artık sadece Kürt toplumu tarafından değil, Türkiye’deki birçok siyasal ve sivil çevre tarafından da dile getirilmektedir. Ancak, siyasal iktidar bu ortak talebi görmezden gelerek adeta "üç maymunu" oynamakta; süreci oyalamakta, zamana yaymakta ve yapısal hiçbir adım atmadan çözüm umutlarını zayıflatmaktadır. Bu tutum sadece Kürt halkının değil, Türkiye toplumunun genelinin barış umudunu hedef almakta; geleceğe dair güveni ve toplumsal istikrarı aşındırmaktadır. Tecrit politikalarıyla yürütülen bu çözümsüzlük hattı ve mutlak izolasyon hali, ulusal ve uluslararası hukukla bağdaşmadığı gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da açık ihlali anlamına gelmektedir. AKP iktidarı, uluslararası kurumların yaptırımsız ve tutarsız yaklaşımlarını da fırsata çevirerek, süreci kendi siyasal hesaplarına göre şekillendirmeye çalışmaktadır. Bir önceki çözüm sürecinden açığa çıkanlar da bunun somut örneğidir: Sayın Öcalan’ın barışçıl çözüm yönündeki güçlü iradesine rağmen süreç, hükümet tarafından seçim kazanımı için araçsallaştırılmış, ardından ise çözümün önü tamamen kapatılmıştır. Bu tür çıkara dayalı ve günübirlik siyaset tarzı, yalnızca Kürt meselesinde tıkanmaya yol açmamakta; toplumun demokratikleşmesini, iç hukuk sisteminin işlerliğini ve uluslararası meşruiyetini de ciddi biçimde zedelemektedir. Siyasal kutuplaşmayı derinleştiren bu yaklaşım, ekonomik krizleri, güvenlik tehditlerini ve toplumsal güvensizliği kalıcılaştırmaktadır.

Unutulmamalıdır ki Sayın Öcalan, bu sürecin yalnızca bir tarafı değil; çözümün mimarı, diyalogun kurucusu ve barışın garantörüdür. Yirmi beş yılı aşkın süredir ağır tecrit koşullarında bulunmasına rağmen, her fırsatta çatışmasızlık, demokratik siyaset ve toplumsal uzlaşı çağrısında bulunmuştur. Onun sesi kısıldığında, aslında halkların ortak geleceği, siyasal çözüm iradesi ve barış umudu susturulmaktadır. Bu nedenle, bugün yürürlükte olan İmralı rejimi, teknik anlamda bir ceza infaz meselesi değil; doğrudan doğruya siyasal bir bastırma aracıdır. Kendisine yönelik uygulanan tecrit, geniş toplum kesimlerinin demokratik taleplerine yönelik devletin sistematik cevabının bir yansımasıdır. Bu nedenle tecrit yalnızca bireysel bir ihlal olarak değil, Türkiye’nin siyasal krizini derinleştiren yapısal bir sorun olarak ele alınmalıdır. AKP’nin bu süreci yalnızca iktidarını tahkim etmek için oyalama politikası olarak görmesi, günü kurtarabilir; fakat Türkiye’nin geleceğini karartmaktadır. Barış, ancak adaletle mümkündür. Çözüm, ancak karşılıklı muhataplık ve diyalogla inşa edilebilir. Ve özgürlük, ancak eşitlik temelinde kalıcı hale gelir. Türkiye’nin de Orta Doğu’nun da bu ilkelere her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Sayın Öcalan’ın rolünü tanımadan yürütülen her süreç eksik, her çözüm arayışı yarım kalmaya mahkûmdur.

'TECRİDE KARŞI VERİLECEK MÜCADELE TÜRKİYE'NİN HUKUK VE ADALETLE YENİDEN BULUŞMA MÜCADELESİDİR'

Son olarak bu konuda ki hukuksuzluk bütün kesimler tarafından tepkiyle karşılandı. Cezaevlerinde hasta ve yaşamını idame ettiremeyen çok sayıda tutsak var. Umut hakkı sadece İmralı değil, bir bütünen binleri etkiliyor. Bu konuda başta Kürt halkı ve demokrasi güçleri olmak üzere toplumsal güçlere düşen görevler nelerdir?

Türkiye cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri artık münferit olaylar olmaktan çıkmış, bütünlüklü ve sistematik bir devlet pratiğine dönüşmüştür. Bu durumun en çarpıcı örneği, İmralı’daki mutlak tecrit politikasıdır. Başta İmralı olmak üzere, cezaevlerine ilişkin ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin hem kendi anayasasını hem de tarafı olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerini fiilen askıya aldığını göstermektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2014 tarihli içtihatlarıyla da sabit olan “umut hakkı”na rağmen, tecrit rejimi devam ettirilmekte; bu durum sadece İmralı ile sınırlı kalmayarak, cezaevlerindeki binlerce siyasi tutsağın yaşam koşullarını doğrudan etkilemektedir. Özellikle de kendi başına yaşamını sürdüremeyecek durumdaki yüzlerce hasta tutsağa yönelik ihmalkâr ve kasıtlı yaklaşım, adeta cezaevlerinde sessiz bir infaz rejimi oluşturmuştur. Ne yazık ki, siyasi iktidar bu tabloyu görmezden gelmekte; Adli Tıp Kurumu ve ilgili kurumlar da yaşam hakkını hiçe sayan uygulamalara imza atmaktadır. Bu durum, hukuki olduğu kadar ahlaki bir krize de işaret etmektedir. Bu nedenle ısrarla ‘Umut hakkının, yalnızca teknik bir infaz düzenlemesi olmadığını; onurlu, insani ve hukuka uygun bir yaşamın vazgeçilmez temeli olduğunu’ vurguluyoruz. Bu hakkın gasp edilmesi, yalnızca mahpusların değil; onların ailelerinin, toplumun ve gelecek nesillerin de adalete olan inancını aşındırmaktadır.

Siz basın emekçileri aracılığıyla kamuoyuna da yansıdığı gibi; İmralı merkezli tecrit uygulamaları aynı zamanda hasta tutsaklara yönelik politikaların da meşrulaştırıldığı bir zemin haline getirilmiştir. Avrupa Konseyi, CPT, AİHM gibi kurumlar yıllardır bu ağır insan hakları ihlalleri karşısında somut ve caydırıcı adımlar atmaktan imtina etmekte; raporlar ve uyarılarla yetinmektedir. Bu tutum, yalnızca Türkiye’deki iktidarın hukuk dışı uygulamalarını cesaretlendirmekle kalmamış, aynı zamanda uluslararası insan hakları rejiminin inandırıcılığını da ciddi biçimde zayıflatmıştır. Bu koşullar altında belirleyici olan, toplumsal güçlerin, halkların ve demokratik muhalefetin ortak iradesidir. Kürt halkı başta olmak üzere, kadın hareketleri, gençlik örgütleri, insan hakları savunucuları ve emek-demokrasi güçleri bu süreçte tarihi bir rol oynamaktadır. Tecride, keyfi tutukluluğa ve hasta tutsaklara yönelik ihmal politikalarına karşı verilecek mücadele, aynı zamanda Türkiye’nin hukukla, adaletle ve barışla yeniden buluşma mücadelesidir.

Bu mücadeleyi yalnızca hukuki çerçevede değil, aynı zamanda etik ve siyasal bir sorumluluk olarak görmek gerekir. Çünkü cezaevlerinde uygulanan baskılar, dışarıdaki toplumun da demokratik taleplerine yönelen baskının bir yansımasıdır. Bu nedenle, verilen her tepki, yürütülen her kampanya, sadece tutsaklara değil, tüm topluma nefes aldıracak demokratik bir zeminin oluşturulmasına katkı sunacaktır. Sayın Öcalan’ın yıllardır sürdürdüğü barışçıl ve çözüm odaklı yaklaşım, bugün hâlâ Orta Doğu ve Türkiye’de en gerçekçi çözüm modeli olarak önümüzde durmaktadır. Onun sesi susturuldukça, diyalogun, müzakerenin ve birlikte yaşamın kanalları da kapanmaktadır. Onun fikirleri izole edildikçe savaş siyaseti daha da hakim gelmektedir. Bu nedenle, Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü savunmak ve onun toplumsal rolünü oynayabileceği koşulları sağlamak, yalnızca bir bireyin hakkını değil; hepimizin ortak geleceğini savunmak anlamına gelir. Bu bağlamda çağrımız nettir: Ne İmralı tecridi, ne hasta tutsaklara uygulanan sessiz ölüm politikaları, ne de umut hakkının gaspı kabul edilemez. Bu hukuksuzluklara karşı sessiz kalmak, suça ortak olmak demektir. Bu nedenle tüm demokrasi güçlerini, barış isteyen herkesi daha örgütlü, daha kararlı ve daha kolektif bir mücadele hattında birleşmeye davet ediyoruz. Çünkü bu mücadele, yalnızca mahpusların değil, özgür ve adil bir gelecek isteyen herkesin mücadelesidir.