Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu 11’inci toplantısını tamamladı. İkinci oturumda konuşan sivil toplum temsilcileri, zorunlu göçlerin yarattığı etkiler, köylere dönüş hakkı, koruculuk sistemi ve anadilde eşitlik konularına dikkat çekti.
Mezopotamya Göç İzleme ve Araştırma Derneği Eşbaşkanı Murat Sarı, 1990’lı yıllarda binlerce köy ve mezranın boşaltıldığını, milyonlarca insanın zorla göç ettirildiğini hatırlattı. Göçün yalnızca yer değiştirme olmadığını, ciddi sosyo-ekonomik, kültürel ve psikolojik sonuçlar yarattığını söyleyen Sarı, “Göç eden kadınlar kentlerde düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kaldı, çocukların eğitim hayatı kesintiye uğradı, aileler sosyal izolasyon ve psikolojik sorunlarla karşılaştı. Kendi topraklarında tarım ve hayvancılıkla geçinen insanlar kentlerde vasıfsız ve ağır işlere mahkûm edildi” dedi.
Sarı, göçün ekolojik yansımalarına da değinerek, boşaltılan köylerde orman yangınları, tarım topraklarının işlenmemesi ve meraların boş kalmasının doğal dengeyi bozduğunu söyledi. Özellikle maden sahaları ve taş ocaklarının köylere dönüşün önünde engel oluşturduğunu belirtti. Diyarbakır’ın Dicle ilçesine bağlı Kurşunlu köyünde süren madencilik faaliyetlerini örnek veren Sarı, “Halk köyüne dönmek istiyor ancak dinamit patlatmaları, ağır metal kirliliği ve kimyasallar bu dönüşü imkânsız hale getiriyor” ifadelerini kullandı.
Geçmişte yaşanan mağduriyetlerin kabul edilmesi ve giderilmesi gerektiğini vurgulayan Sarı, koruculuk sisteminin toplumsal barışın önünde engel olduğunu dile getirdi. 1980’lerde kurulan bu sistemin köylere dönüşte güvenlik endişesi yarattığını söyleyen Sarı, “Koruculuk, toplumsal ayrışma ve güvensizlik oluşturuyor. Köylerin gerçek isimleri iade edilmeli, silahlar toplanmalı, köye dönüş programları altyapı ve tarımsal desteklerle güçlendirilmeli, ekolojik restorasyon projeleriyle süreç tamamlanmalıdır” dedi.
Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu Temsilcisi Abdullah Sağır ise konuşmasında kardeşliğin ancak eşitlikle mümkün olabileceğini vurguladı. Anadilin yok edilmesini “insanlık suçu” olarak nitelendiren Sağır, “Kardeşlik, hakların eşit ve özgürce kullanılmasını gerektirir. Bir dili ortadan kaldırmaya çalışmak dine, insan haklarına ve kardeşliğe aykırıdır” dedi.
Sağır, ayrıca farklı inanç ve kimliklere sahip halkların ibadet ve eğitimde yaşadığı sorunlara dikkat çekti. Gerilla cenazelerine yönelik saldırılara da işaret eden Sağır, “Kanunlarda yer almasa da bölgede yaşayan halkın çocuklarının cenazelerine karşı vefatından sonraki safhalarda toplumsal dayanışmayı zedeleyici ve hatta ortadan kaldırıcı bazı uygulamalar bölgemizde görülmekte ve yaşanmaktadır. Bu uygulamalar arasında bazı cenazelerin sadece benim dediğim akraba tarafından kaldırılması ve definden sonra ölün mezarına dikilen taşların tahrip edilmesi, cenaze teçhizi esnasında görev yapan yıkayıcı ve taşıyıcı ve taşınması için cenaze aracını tahsis eden veya taziyelerde yer alanların hukuki takibata uğramaları yer almaktadır. Halbuki dinimize göre Müslüman çocuğunun yıkanması, kefenlenmesi, namazı kılınması ve defnedilmesi, mezarı uzaksa cenaze arabası ile götürülmesi sağ olanların dini ve insani görevi ve hakkı kabul edilmiştir” dedi.
Kardeşlik hukukunun ve bedelinin neyi gerektiriyorsa yapılması gerektiğini belirten Sağır, “Empati kurularak mutlaka kanunlar o şekilde düzeltilmeli. Hatalarla yüzleşilmeli ve gerekiyorsa özür dilenmelidir” ifadelerini kullandı.
Komisyon, önümüzdeki hafta düşünce kuruluşlarının temsilcilerini dinleyecek.