Son Dakika: ‘BM’de Kürt halkı için gözlemci millet statüsü istenecek’

‘Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratik çözüm fikri, Romanlar için ‘Biz de masadayız’ demektir

Cumur Ülker: “Bugün KÖH’ün vurguladığı demokratik çözüm fikri, Romanlar için de ‘artık biz de masadayız’ demek. Biz buna ‘demokratik entegrasyon’ diyoruz; yani kendi öz-belleğimiz ve kültürümüzle eşit yurttaş ve özne olarak var olmak.”

CUMUR ÜLKER

Türkiye tarihi, ülke sınırları içerisinde yaşayan bütün halklar ve topluluklar için birer katliam ve asimilasyonun süreklilik gösterdiği bir tarihtir. Sadece Kürtler değil; Aleviler, Ermeniler, Rumlar ve Romanlar için de asimilasyon ile soykırım saldırılarının yoğun yaşandığı bir tarih olarak karşımıza çıkar.

Son elli yıllık süreçte Kürtlerin örgütlü bir direniş halinde süren mücadelesi, sadece Kürtlerin değil, diğer halkların üzerindeki asimilasyon saldırılarını da geriletmiş; Türk devletinin kırım, yok etme ve kendine bağlama politikalarının önüne bir set olmuştur.

27 Şubat 2025’te Önder Apo’nun çağrısıyla başlayan yeni süreç, yine sadece Kürtler için değil, Türkiye’de yaşayan tüm halklar ve topluluklar için de bir umut, yeni bir dönemin ilk adımı olmuştur. Asimilasyon ve soykırım saldırılarına maruz kalan halklardan biri olan Romanlar da bu süreçte yeniden kendi dilleri ve kültürleriyle yaşamak için bir umudun ortaya çıktığına inandılar.

Türkiye’de Romanların haklarına dair araştırmalar yapan ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) içerisinde çalışmalar yürüten Cumur Ülker, Roman mahallelerinde yaşananları ve Roman halkının yeni sürece ilişkin düşüncelerini ANF’ye değerlendirdi.

‘ROMANLAR KOLTUK DEĞNEĞİ İMAJIYLA ARAÇSALLATIRILDI’

Romanların, Türk devletinin güvenlikçi politikalarına bir koltuk değneği olmaları için çok çaba harcandığını belirten Ülker, Romanların kriminalize edildiğini dile getirerek şunları söyledi:

“Romanlar, güvenlikçi paradigmanın gölgesinde ‘koltuk değneği’ imajıyla araçsallaştırıldı; dil ve bellek bastırıldı, mahalleler kriminalize edildi, kentsel dönüşümle yerinden edilmeler yaşandı. Yoksulluk ise ‘kültür’e değil, yapısal dışlanmaya bağlandı. Buna rağmen güçlü bir karşı-bellek ve dayanışma ağı büyüdü.

Diğer yandan hem varlığımıza hem de hafızamıza ve bilgimize karşı geliştirilen şiddet açısından iki durum gelişti: Romanca, Abdalca ve Dom lehçeleri kamusal alandan dışlandı; Roman halkını ‘devlet yanlısı’ olarak resmeden gacoluk bakışı geliştirildi. Mekansal baskı ve ayrımcılık açısından Sulukule’de (2006–2010) görülen tipte kentsel dönüşümler yaratıldı. Ayvansaray, Tepeüstü ve Tepecik gibi alanlarda profilleme yapılarak Romanlara ‘şüpheli’ muamelesi geliştirildi. Sınıfsal açıdan ise enformel, sigortasız işlere sıkıştırma ve gençliğin eğitimden kopması sağlandı.”

‘SORUNUN ADI KÜLTÜR DEĞİL, SİSTEMATİK YOKSULLAŞTIRMA VE GÜVENLİKÇİ POLİTİKA’

Romanların işsizlik ve güvencesizlik üzerinden bir sömürü sistemine alındığına dikkat çeken Ülker, sorunun sistematik olarak yaratıldığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Romanlar, işsizlik ve güvencesiz emek, eğitimde ve sağlıkta dışlanma, barınma baskısı ve ağır kriminalizasyon gibi hem sınıfsal hem de ontolojik yok saymalarla karşı karşıya.

Elbette bu şiddete karşı güçlü bir kültürel dayanışma, kadınların görünmez emeğinin görünür kılınması ve gençlerin yaratıcı direncinin açığa çıkarılması gerekiyor. Çünkü sorunun adı ‘kültür’ değil; sistematik yoksullaştırma ve güvenlikçi idaredir.  Çözüm ise hizmete eşit erişim, mahalle temelli eğitim-istihdam hatları, dil ve kültür merkezleri ile şeffaf yerel yönetimler.”

‘MAHALLELER NARKOPOLİTİKA VE DİJİTAL NEFRETLE KUŞATILDI’

Özellikle 15 Temmuz 2016’daki iktidar içi klik çatışmaları sonrasında devletin, devrimci mahallelerin yanında Roman mahallelerine de özel savaş konsepti üzerinden yöneldiğini ifade eden Ülker, “Özel savaş pratikleri metropole tercüme edilerek mahalleler narkopolitika, çeteleşme ve dijital nefretle kuşatıldı. Kentsel dönüşüm hızlandı, polis profillemesi sıradanlaştı. Roman mahalleleri zaten damgalıydı; fark şu: Damgalama, genelleştirilmiş güvensizlik rejimine bağlandı.

Buna karşı yerel kadın ve gençlik kolektiflerinin kurulması; hukuk ve zarar azaltım pratiklerinin (madde kullanımında sağlık temelli yaklaşım) hayata geçirilmesi, dijital nefret izleme ekiplerinin oluşturulması ve kentsel dönüşümde yerinde iyileştirme ile kira destek garantisinin sağlanması hayati önem taşımaktadır” dedi.

‘HAFIZA MERKEZLİ ÇALIŞMALAR GERÇEKLEŞTİRİLMELİDİR’

Roman mahallelerine bu süreçte tarikatların da girdiğine işaret eden Ülker, demokratik bir toplumun olmadığı yerlerde bu tip oluşumların yaygınlaşabileceğini sözlerine ekleyerek şöyle devam etti:

“Eşit ve demokratik toplumun olmadığı yerde tarikatlar, yardım ve aidiyet üzerinden hızla çoğalır; dil ve kültür erozyonu ile patriyarkal baskı derinleşir; siyasal itaat kaçınılmaz olur.

Çözümsel olarak yaklaşırsak eşit ve kapsayıcı mahalle evleri oluşturulmalı, burs ve etüt ağları sağlanmalı, kadın dayanışma merkezleri geliştirilmeli; dil kursları, sanat ve spor kulüpleri ile hak temelli sosyal destek hatları kurulmalıdır.”

Devletin Romanlara yönelik saldırılarına ve özel savaş taktiklerine yönelik bir dil ve bellek hattının oluşturulması gerektiğini söyleyen Ülker, Roman halkı için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

“Öncelikle Dil ve Bellek Hattı olmazsa olmazdır. Romanes-Abdalca dersleri, arşiv ve sözlük çalışmaları, hikaye ve şarkı kayıtları; 2 Ağustos ve yerel anma takvimleri gibi hafıza merkezli çalışmalar gerçekleştirilmelidir.

Hukuk ve İzleme Komiteleri kurularak; nefret suçu, polis şiddeti, ayrımcılık ve ırkçılıkla mücadele edilmelidir.

Zarar Azaltım ve Gençlik Atölyeleri kurularak; madde kullanımında sağlık temelli yaklaşım uygulanmalı, gençlik için müzik, spor ve kodlama faaliyetleri yapılmalıdır.

Kadın Meclisleri kurularak; şiddete karşı çok dilli destek hatları geliştirilmeli, ekonomik kooperatifler kurulmalı ve bakım emeğinin sosyalleşmesi sağlanmalıdır.

Yerel Demokrasi sağlanarak; mahalle meclisleri kurulmalı, katılımcı bütçe sağlanmalı ve yerel yönetimleri bağlayıcı protokoller yapılmalıdır.

Çapraz Dayanışma Hatları geliştirilerek; Kürt, Alevi, göçmen ve işçi örgütleriyle kalıcı platformlar kurulmalı ve gacoluk yerine karşı-anlatı üretimi sağlanmalıdır.”

‘KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ’NİN DEMOKRATİK ÇÖZÜM FİKRİ, ROMANLAR İÇİN ‘BİZ DE MASADAYIZ’ DEMEKTİR’

Kürt Özgürlük Hareketi ile Türk devleti arasında başlayan yeni sürece dair Romanların temkinli bir umut içerisinde olduklarını belirten Ülker, Roman halkının da kendi varlığı için bir direniş içerisinde olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

“Roman halkı bu sürece umutla ama aynı zamanda temkinle bakıyor. Çünkü bizler de 50 yıl boyunca yok sayıldık, ‘devletin yanındadır’ diye yaftalandık. Oysa gerçek öyle değildi: Roman mahalleleri hep işsizlik, yoksulluk, polis baskısı ve kentsel dönüşümle yüzleşti.

Bugün Kürt Özgürlük Hareketi’nin ısrarla vurguladığı demokratik çözüm fikri, Romanlar için de ‘artık biz de masadayız’ demek. Biz buna ‘demokratik entegrasyon’ diyoruz: yani sisteme yamalanmak değil, kendi öz-belleğimiz ve kültürümüzle eşit yurttaş ve özne olarak var olmak. Örneğin, Roman mahallesinde bir dil merkezi açıldığında sadece ‘kültürel etkinlik’ yapılmış olmuyor; devletin yüzyıllardır yok saydığı Romanca tekrar kamusal alana dönüyor. Bu da gerçek barışın temelidir.

‘YILLARCA ENTEGRE OLUN DEDİKLERİ ŞEY, ‘SUSUN, YOK OLUN’ OLDU’

Diğer yandan Romanların bu sürece bakışı, kolonyal modernitenin yarattığı ‘asimilasyon = entegrasyon’ kurgusunu reddetmekle ilgili. Çünkü bize yıllarca ‘entegre olun’ dediler ama kastettikleri hep ‘susun, yok olun, folklorik süs olun’ oldu. Oysa bizim önerimiz demokratik entegrasyondur:

•Pozitif/demokratik çünkü Roman halkı özneleşerek kendi dilini, belleğini ve taleplerini toplumsal sözleşmeye dahil ediyor.

•Dekolonyal çünkü ‘gacoluk’ bakışı yerine kendi bilgimiz ve hafızamız üzerinden söz kuruyoruz.

Örneğin, Edirne’deki Kakava Şenliği devlet için ‘turistik’ bir vitrin; ama Kakava, Romanların hafızasını kamusal bir politik zemine taşıyor.

Başka bir örnek olarak, kentsel dönüşüm sürecinde Sulukule Romanlarının direnişi, sadece ‘mahalle mücadelesi’ değildi; Romanların kendi varoluşlarını, yani ontolojilerini koruma savaşıydı. Bu yüzden Romanlar yeni sürece şöyle bakıyor: Eğer barış sadece Kürtler için değil, bütün halklar için bir demokratik dönüşüm ise, o masada Romanların sesi olmadan barış da eksik kalır.”

‘ROMANLARA YÖNELİK SEÇKİNCİ DİL BARİYERLERİNİ YIKMAYA DÖNÜK ÇALIŞILMALI’

Romanların DEM Parti tarafından yapılan halk toplantılarına sınırlı da olsa katıldığını, ancak temsiliyet düzeyinde bir katılımın olmadığını söyleyen Ülker, özellikle Romanlara karşı yılların propagandasıyla oluşturulan seçkinci dilin terk edilmesi gerektiğini vurguladı. Ülker sözlerini şöyle sürdürdü:

“Halk toplantılarına yer yer katılım oldu; ancak temsiliyet çoğu yerde sınırlı kaldı. Nedenleri de güvencesizlik, yılların güvensizliği, ‘adımız yine kullanılacak’ endişesi ve bazı yerel yapısal bariyerler. Katılan Roman inisiyatifleri dil-kültür, konut ve gençlik sorunlarını taşıdı; fakat sürekli diyalog ve Romanların kendi örgütlü yapılarıyla kurumsal eşleşme gerektiği açık.

Ne yapılmalı:

Öncelikle yılların güvensizliği, seçkinci dil, lojistik (ulaşım ve çocuk bakımı), temsiliyet açığı gibi bariyerleri yıkmaya dönük çalışmalar yapılmalı.

Şöyle düşünelim: Trakya’daki Roman dernekleri yerel toplantılara katıldığında somut talepleri (konut/istihdam) yarım bırakılmamalı ve ileri taşınmalı.

Örneğin, İstanbul ve İzmir’de genç Romanların söz kurmasına dair alanlar açılarak, dil-kültür başlıklarının görünürleşmesi sağlanmalı.

Demokratik Entegrasyon adımı olarak ne yapılmalı:

Ortak Çalışma Hattı kurulmalı (DEM Parti-Roman örgütleri-belediyeler)

Roman kadın ve gençlik kotası toplantılara dahil edilmeli.”

‘HAKİKAT, ADALET VE KATILIM AYNI ANDA İLERLEMİYORSA BARIŞ KIRILGANDIR’

Barışın kırılgan bir zemini olduğunu ve 2013’te eksik olan şeyin toplumsal ayak olduğunu sözlerine ekleyen Ülker, şunları ifade etti:

“Bir Roman olarak ölçütüm şudur: Hakikat, adalet ve katılım aynı anda ilerlemiyorsa barış kırılgandır. 2013’te eksik kalan şey, toplumsal ayağın zayıflığı ve yerelden müşterek mekanizmaların kurulmamasıydı. Bu kez kalıcı olması için siyasi ve kültürel hakların güvenceye girmesi, yerel-katılımcı yönetim ve izleme kurullarının oluşturulması, Roman, Kürt, Alevi ve benzeri toplulukların eşit ve özne olarak masada yer alması. Bunlar niyet olarak kalmamalı; kurumsal teminat ve geri alınamaz kazanımlarla sağlamlaştırılmalıdır.

Peki bu ölçütler nedir:

Dil ve kültür güvencesi (Romanes dahil), yerel katılımcı yönetim, nefret suçlarına özel yargısal mekanizma, barınma ile istihdamda pozitif/demokratik önlemler.

Örneğin, yerel yönetimleri bağlayıcı protokoller ve şeffaf izleme kurulları oluşturulabilir; bu kurullardan çıkacak yıl sonu ‘Roman göstergeleri’ raporu gibi çalışmalar yapılabilir.

Demokratik entegrasyon olarak ise: Toplulukların etki analizi (her güvenlik ve şehircilik kararında Roman etkisi), bağımsız izleme kurulu (Roman, Kürt, Alevi temsilleri ile) ve geri alınamaz normlar (yasal güvence).”

‘BARIŞ BİR LÜTUF DEĞİL, ÇEVRELERİN KURDUĞU ONTOLOJİK BİR SÖZLEŞMEDİR’

Barışın merkezden gelen bir lütuf olmadığını, ontolojik bir sözleşme olduğunu belirten Cumur Ülker, son olarak şunları söyledi:

“Barış, ‘merkezden verilen bir lütuf’ değil; çevrelerin kurduğu yeni ontolojik bir sözleşmedir. Romanların masadaki varlığı, sadece Romanlar için değil, bütün toplum için demokratik çoğulluğun testidir. Biz entegrasyon istemiyoruz; demokratik entegrasyon istiyoruz: Dilimizle ve belleğimizle eşit-özne olarak. Roman yoksulluğu bir kültür değil, sürdürülmüş bir politik tercihin sonucudur.”