‘Kürt meselesinde asıl tartışma silah değil, yeni siyasal çerçevenin nasıl kurulacağıdır’

Kürt sorununun salt teknik bir silahsızlandırma yaklaşımıyla çözülemeyeceğini belirten Hişyar Özsoy,, “Bu basitçe bir silahsızlandırma meselesi değil; gelecekteki siyasal çerçevenin parametreleri bu kök yasada belirlenecek” dedi.

HİŞYAR ÖZSOY

Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına yönelik mesajları, F-35 programına ilişkin krizler ve Ortadoğu’da derinleşen çatışmalı sürecin gölgesinde yapıldı.

Suriye-Irak ve Lübnan merkezli gelişen yeni güç dengelerini, enerji ve ticaret hatlarındaki değişimleri ve tüm bu gelişmeler ekseninde Türkiye’ye biçilen rolü değerlendiren siyasetçi Dr. Hişyar Özsoy, ANF’ye açıklamalarda bulundu.

Zirvenin bölgesel yansımalarından Ankara’nın yeni taktik yönelimlerine, Rojava’daki entegrasyon tartışmalarından Meclis gündemindeki ‘Çerçeve Yasa’ tartışmalarına kadar birçok başlığı değerlendiren Özsoy, Kürt sorununda kalıcı bir çözümün ancak Kürt tarafının iradesini ve onurunu gözeten bir ‘kök yasa’ ile mümkün olabileceğini vurguladı.

NATO Zirvesi’nin Türkiye’de yapılmasının zamanlama açısından önemli bir döneme denk geldiğini belirten Özsoy, bu tür uluslararası stratejik toplantıların üç-dört yıl öncesinden planlandığına dikkat çekti. Zirvenin planlanma takviminin Türkiye’nin iç gündemiyle doğrudan bir ilişkisi olmadığını, kararın 2023 yılında alındığını ve üç yıllık bir hazırlığın ürünü olduğunu ifade eden Özsoy, şunları söyledi:

“Tabii, zirvenin Türkiye'deki önemli iç siyasi tartışmalara denk gelmesi nedeniyle insanlar bunu biraz Türkiye'nin iç siyaseti üzerinden yorumlamaya çalıştılar. Bu konu bence biraz abartılı olur. Türkiye'de CHP'ye yönelik, biliyorsunuz, bir darbe diyelim buna. Diğer taraftan Kürt meselesinde de ağır aksak ve zorluklarla ilerleyen, zaman zaman duraksayan siyasi bir süreç var. Açıkça söyleyeyim, NATO Zirvesi’nin bu iki meseleye de çok doğrudan bir etkisinin olduğunu ya da abartılı bir etkisinin olabileceğini düşünmüyorum. Bunu baştan söylemek lazım.”

‘GÜVENLİKÇİ SİYASET DIŞARIDAN DESTEK BULUYOR’

Hem dünya genelinde hem de Türkiye'nin sınırdaş olduğu coğrafyalarda -Karadeniz, Doğu Avrupa, Ukrayna, Kafkaslar, Azerbaycan-Ermenistan gerilimi ile İran, Irak ve Suriye hattında- açık çatışmaların sürdüğünü ve güvenlik tartışmalarının ön plana çıktığını kaydeden Özsoy, jeopolitik kırılmaları şöyle değerlendirdi:

“Dünya genelinde ve Türkiye'nin sınırdaş olduğu bu coğrafyalarda çok ciddi, açık ve sıcak çatışmalar var. Dolayısıyla Türkiye'nin hem Avrupa'nın güvenlik mimarisi içerisinde hem de NATO içerisindeki jeopolitik önemi artıyor. Bu güvenlikçi siyaset, Türkiye'de de güvenlikçi konsepti biraz daha öne çıkarıyor haliyle. Doğrusu Türkiye de dünyaya, 'Sizin güvenlik sorunlarınız var ama benim de güvenlik sorunlarım var' diyor ve bu konuda kendi güvenlikçi siyasetine dışarıdan destek buluyor.” 

Zirvenin ev sahipliğinin iktidara uluslararası meşruiyet ve diplomatik alan açtığını belirten Özsoy, bu durumun iç siyasetteki olası yansımalarına dair, şu tespitlerde bulundu:

“Şimdi Erdoğan'ın bunu Türkiye'deki iç siyasette nasıl kullanacağına dair tartışmalar var. CHP'ye veya Kürtlere yönelik daha saldırgan bir pozisyon alabilir mi? Bu da ihtimal dahilindedir. Ancak iç siyaset ile NATO çerçevesindeki siyaset birbiriyle ilintili olsa da birebir örtüşen durumlar değil. Birisi daha küresel ve bölgesel, diğeri ise bölgeyle de ilintili olmakla beraber daha çok Türkiye'nin iç siyasetiyle ilgili.” 

ERDOĞAN’IN YAPTIRIM PAZARLIĞI

Batı bloğunun Türkiye’ye yönelik yaklaşımının temelinde pragmatik kaygıların yer aldığını ifade eden Özsoy, “Önümüzdeki dönemde Ortadoğu'da, Karadeniz'de, Doğu Akdeniz'de ve özellikle İran-Irak-Suriye hattında Türkiye'nin önemli bir rol almasını Avrupa ve Batı kendi çıkarları açısından istiyor. Çünkü Ortadoğu'dan gelebilecek her türlü tehdide karşı, Avrupalıların diliyle bu ‘terör’ olabilir, göç olabilir, kaçakçılık olabilir. Türkiye'yi bu tehditleri bloke edebilecek bir tampon bölge gibi düşünüyorlar.

Dolayısıyla Türkiye'nin Avrupa'nın güvenlik kaygılarına göre yeniden konumlanmasını tabii ki isteyecekler. Türkiye de Avrupa'ya ve Batı'ya bu anlamda yardımcı olmasının karşılığında onların değişik biçimlerde desteğini isteyecektir” diye konuştu. 

Müttefikler arasındaki yaptırım krizine de değinen Özsoy, Ankara’nın bu süreci diplomatik bir koz olarak kullandığını belirterek şu değerlendirmede bulundu:

“Şöyle bir tartışma da var: Türkiye bir NATO üyesi ve tam da bahsettiğim açık savaşların ve çatışmaların gölgesinde, jeopolitik konumu itibarıyla NATO içindeki önemi giderek artıyor. Ancak diğer taraftan NATO üyesi ülkelerin, yani Türkiye'nin müttefiklerinin Türkiye'ye uyguladığı yaptırımlar da söz konusu. Amerika'nın, biliyorsunuz, CAATSA bağlamındaki yaptırımları bunlardan biri. Türkiye'nin S-400 meselesi yüzünden F-35 programından çıkarıldığını da biliyoruz.

Şimdi hem Avrupa hem de Amerika açısından Türkiye'nin genel güvenlik mimarisi içerisindeki yeri ve önemi artarken şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor. Türkiye de bunu ısrarla söylüyor: ‘Madem kendi güvenliğiniz için bana bu kadar ihtiyacınız var, o zaman neden NATO müttefikleri olarak bana yaptırım uyguluyorsunuz?’

Türkiye bu yaptırımların kaldırılması için çok yoğun bir diplomasi yürütüyor. Doğrusu, bu yaptırımların belli bir bölümü de kaldırıldı. Avrupa'da İngiltere, Almanya ve Fransa'nın kimi kısıtlamaları kaldırıldı. Ancak Amerika'nın CAATSA bağlamında hâlâ yürürlükte olan bazı yaptırımları söz konusu. S-400 meselesi bir şekilde çözülürse, açıkçası Türkiye üzerindeki yaptırımların kaldırılması ya da hafifletilmesi daha yoğun biçimde gündeme gelecektir.” 

‘TÜRKİYE’NİN RUSYA’YA ESKİSİ KADAR İHTİYACI KALMADI’

Suriye sahasındaki yeni güç dengeleriyle birlikte Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkisinin nitelik değiştirdiğini belirten Özsoy, Ankara’nın dış politika önceliklerinde de önemli bir dönüşüm yaşandığını söyledi.

Özsoy, “Türkiye açısından şöyle bir pozisyon değişikliği de var: Suriye'deki rejim değişikliğinden sonra, bölgesel siyaset itibarıyla Türkiye'nin Rusya'ya eskisi kadar ihtiyacı kalmadı. Türkiye'nin Rusya'ya önemli oranda enerji bağımlılığı var. Ancak Suriye siyasetinde artık Rusya'nın eskisi kadar büyük bir etkisi bulunmuyor. Türkiye'nin daha önce Rusya'yla bu kadar yakınlaşmasının, hatta S-400'leri almasının nedenlerinden biri de Rusya üzerinden Suriye ve Rojava siyasetini dizayn etmeye çalışmasıydı. Bir anlamda bunu siyasi bir rüşvet olarak değerlendirebiliriz. Türkiye, Astana sürecinde İran ve Rusya'yla çok yakın çalışıyor, Suriye'deki siyaseti bu aktörlerle birlikte dizayn etmeye çalışıyordu” dedi.

Bölgesel aktörlerin kendi iç krizlerine odaklanmasının Ankara’yı yeniden Batı eksenine yaklaştırdığını vurgulayan Özsoy, şöyle devam etti:

“Rusya kendi derdine düştü, İran da kendi sorunlarıyla uğraşmaya başladı. Rusya, Ukrayna savaşıyla; İran ise İsrail ve ABD ile yaşadığı çatışmalarla meşgul. Bunun sonucunda Türkiye, Suriye'de yeniden Amerika ve Batı'yla partnerliğe yöneldi. Bu çerçevede düşünüldüğünde Türkiye, Rusya'dan belli bir mesafe alıp yeniden Atlantik bloğuna ve NATO'ya daha fazla yakınlaşmak isteyecektir. İran savaşı da NATO'nun Türkiye açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Bütün bu genel parametreler içerisinde hem dünyada hem bölgede hem de Türkiye'de güvenlikçi ve askeri siyasetin önümüzdeki dönemde daha da güçleneceğini söyleyebiliriz. Bunun doğrudan olmasa bile Kürt meselesine, Türkiye'deki demokrasi mücadelesine, CHP'nin durumuna ve genel olarak demokrasi, hukuk ve insan hakları alanına olumsuz etkileri olabileceğini söyleyebiliriz.”

‘KÜRTLER ORTADOĞU’DA ÖNEMLİ BİR SİYASİ DİNAMİK OLMAYA DEVAM EDECEK’

Ortadoğu’da önümüzdeki süreçte ciddi değişim ve çatışmaların olası olduğunu kaydeden Özsoy, şu değerlendirmede bulundu:

“Şu an gelinen noktada, İran-İsrail meselesine bakarsak, İran'da rejim değişikliği Amerika'nın gündeminde yok. İsrail de bu konuda Amerika'yı başlangıçta olduğu gibi ikna edemiyor açıkçası. Dolayısıyla Amerika ile İsrail arasında bu konuda belli bir açı farkı var. Her ne kadar rejim değişikliği gündemde olmasa da önümüzdeki süreçte Kürtler, İran siyasetinde önemli bir dinamik olmaya, kanaatimce, devam edecekler.

İran meselesi şu an için paranteze alınmaya çalışılıyor; fakat daha tam anlamıyla paranteze de alınmış değil. Ancak İran ile İsrail arasındaki gerilim önümüzdeki dönemde devam edecek. Bu gerilim devam ettiği müddetçe Kürtler hem İran'da hem de Ortadoğu genelinde önemli bir siyasi dinamik olmaya devam edecekler.” 

COLANİ- TRUMP GÖRÜŞMESİ VE ROJAVA’YA ETKİLERİ

Suriye ve Rojava sahasındaki gelişmelere de değinen Hişyar Özsoy, Şam’ı merkezileştirme hamlelerinin yerel halkların kazanımlarını hedef aldığını belirterek, “Suriye'de entegrasyon tartışmaları var ama Türkiye'nin Şam'a yoğun bir baskısı ve desteği de söz konusu. Malum, NATO Zirvesi’nde devlet liderleri dahi Trump'la o kadar kolay görüşemezken -gerçi bazıları protesto etti, görüşmediler- NATO üyesi olmayan, hatta bir yıl öncesine kadar terörist olduğu söylenen Colani, Türkiye'nin ev sahipliğinde Trump'la bir görüşme gerçekleştirdi. Yani önümüzdeki iki-iki buçuk yıl boyunca, şu an bizim gördüğümüz kadarıyla, Kürtlerin de çok lehine olmayan Amerikan konsepti devam edecek. Bundan kastım, Şam'ın mümkün mertebe güçlendirilmesi. Bu da tabii yerel yapıların zayıflatılması anlamına geliyor” dedi. 

Şam rejiminin gelecekte karşılaşabileceği kırılganlıklara ve uluslararası güçlerin pozisyonuna işaret eden Özsoy, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Şam'ın başında başka sıkıntılar da var. Hizbullah'la bir savaşın içerisine çekilebilir. İsrail'in yarın öbür gün ne yapacağı belli olmaz. Şam'ın ileride Suriye'yi toparlayıp toparlayamayacağı da ayrı bir tartışma konusu. Dolayısıyla her ne kadar şu an için kısmi bir gerileme olsa da Kürtler, Suriye'de bir şekilde siyasal denklemin içerisinde önemli bir dinamik olmaya devam edecekler.

Entegrasyon tartışmaları biraz Şam'ın inisiyatifine bırakılmış durumda. Rojava meselesi artık uluslararası bir meseleden ziyade Suriye'nin iç meselesi olarak görülüyor. Zaten yapılan entegrasyon anlaşmasının herhangi bir resmi uluslararası garantörü de yok. Aracılar var. Fransa ve İngiltere bu tartışmalarda aracı olmaya çalışıyor. Türkiye de, biliyorsunuz, entegrasyon tartışmalarına müdahil oluyor.

Belli ki önümüzdeki dönemde Şam yönetimi, Kürtlerin kazanımlarını pratikte daha da daraltarak, entegrasyonun içini mümkün mertebe boşaltarak Rojava'yı hem kültürel anlamda hem yerel yönetimler açısından hem de askeri anlamda daha fazla sıkıştırmaya çalışacak. Önümüzdeki iki-iki buçuk yıl için biraz böyle bir trend olacağı görülüyor.” 

‘BAŞÛR KIRILGAN BİR SÜRECİ YAŞIYOR’ 

Irak’da yaşanan değişimler ve İran savaşının etkileri açısından Başur’un bu yeni dönemde kırılgan bir süreçten geçtiğine işaret eden Özsoy, şunlara dikkat çekti:

“Başûr'da durum şu: Bir taraftan aslında İsrail-İran-Amerika geriliminde tarafsız kalmaya çalışarak en akılcı olanı yapmaya çalıştı. Mümkün mertebe tarafsız kalmaya çalıştı. Ama diğer taraftan Başûr'un ne kadar kırılgan olduğu, ne kadar saldırılara açık hale geldiği ve Amerika'ya rağmen korunaklı bir alan olmadığı da ortaya çıktı. İran'ın oraya nüfuz edebildiğini ve saldırılar gerçekleştirebildiğini biliyoruz. Yani şu an Başûr son derece kırılgan bir durumda. Mümkün mertebe bu büyük savaşların içerisine girmemeye ve Kürdistan'ı bir savaş alanına dönüştürmemeye çalışıyor. Bu konuda doğru yapıyor.

Ancak içerideki siyasi istikrarsızlık devam ediyor. Gerçi son zamanlarda KDP ile YNK arasında biraz daha yakınlaşma olur mu, olacak mı şeklinde beklentiler arttı. Bir de ilginç bir durum var: Türkiye'nin pozisyonu da kısmen farklılaşıyor, özellikle Süleymaniye'ye karşı.” 

Ankara’nın YNK hattındaki diplomatik ve askeri hareketliliğine de dikkat çeken Özsoy, “Türkiye'nin uzun zamandır Süleymaniye'ye yönelik sert bir diplomasisi vardı. Ancak yakın zamanda hem İbrahim Kalın'ın hem de Hakan Fidan'ın Süleymaniye ve YNK ile yaptığı görüşmeler söz konusu. Bu, kısmen İran'ın Süleymaniye üzerindeki etkisini kırmaya yönelik. Diğer taraftan ise Süleymaniye'yi biraz daha Hewlêr'e yakınlaştırma çabası da var. Amerika da tabii bu işin içerisinde ve onlar da bunu teşvik ediyor. ‘Acaba YNK ile KDP'yi biraz daha birbirine yakınlaştırabilir miyiz?’ şeklinde birtakım ilginç denemeler ve çabalar söz konusudur.” 

‘GÜNEY’İN ÇOK HIZLI BİR ŞEKİLDE KENDİNİ SALDIRILARA HAZIRLAMASI GEREKİYOR’

Kürt güçleri arasındaki parçalı yapının taşıdığı risklere karşı ulusal birlik çağrısı yapan Özsoy, şunları ekledi: “Ancak hala kendi iç bütünlüğünü sağlayamamış, askeri anlamda ortaklaşamamış, yönetim ve kurumlar itibarıyla ortaklaşamamış parçalı bir yapıdan bahsediyoruz. Açıkçası ciddi bir saldırı olması halinde Başûr, bu haliyle kendisini muhafaza edebilecek bir pozisyonda görünmüyor.

Umarız onlar da bu bölgesel savaşlardan ders çıkarır ve ne olursa olsun kendi iç çelişki ve çatışmalarını bir köşeye bırakarak siyasi birlik konusunda daha yoğun bir çaba sarf ederler. Ne Suriye savaşı bitmiş durumda ne Irak'taki istikrarsızlık sona ermiş durumda ne de İran meselesi kapanmış durumda. Ortadoğu'da bir sonraki sıcak savaşın ne zaman başlayacağını kestiremiyoruz. Her an, her saniye olabilir.

Dolayısıyla Güney'in de kendisini çok hızlı bir şekilde olası saldırılara hazırlaması lazım. O saldırılar gelecektir; mesele biraz zamanlama meselesidir. Umarız o zaman gelene kadar en azından hazırlıklarını yapmış olurlar. Hem birlik konusunda hem de uluslararası ve bölgesel güçlerle geliştirecekleri ittifaklar itibarıyla kendilerini hazırlamaları gerekiyor.” 

‘SÜRECİN SELAMETİ AÇISINDAN YASANIN MUHTEVASI BELİRLEYİCİ OLACAK’

Meclis kulislerinde tartışılan ‘Çerçeve Yasa’ taslağına dair gelişmeleri değerlendiren Özsoy, sızdırılan bilgilerin niteliğine ilişkin şüphelerini belirterek, şöyle konuştu:

“Tabii, sızdırıldığı kadarıyla biliyor ve takip ediyoruz. Doğrusu bunların ne kadar güvenilir bilgiler olduğunu çok fazla kestirmek mümkün değil. Belki nabız ölçmek için bazı bilgiler sızdırıldı, belki manipülasyon yapıldı, onu bilemeyeceğim. Ama önümüzdeki yakın zaman içerisinde bunun Meclis gündemine geleceğine dair aşağı yukarı netleşmiş bir tartışma var. DEM Parti'nin kimi sözcüleri de böyle ifade ettiler, haber ajansları da bunu kısmen paylaştı.

Umarız daha fazla gecikmez. Bu aslında bir zamanlama meselesiydi. Kürt tarafı ısrarla bunu dile getiriyor. Silah bırakma töreninden bu yana bir yıl oldu ve açıkçası PKK'nin sabrı da son dönemde zorlandı. Biliyorsunuz, gayet net ve sert ifadelerle hem DEM Parti'den hem de PKK'den kimi açıklamalar geldi. Biraz da sızdırılan bu bilgilere yönelik olarak, bunların kabul edilemeyeceğine dair açıklamalar yapıldı.”  

Sürecin selameti açısından yasanın muhtevasının belirleyici olacağını vurgulayan Özsoy, Önder Apo’nun çözüm taslağını işaret ederek şöyle devam etti:

“Zamanlamadan daha önemlisi tabii ki bu yasanın kapsamı ve içeriği. Yasada kapsam dışında tutulacaklar olacak mı, olmayacak mı tartışması var. Gelecek insanların yargılanıp yargılanmayacağı tartışması var. Benim kanaatim şu: Bu yasa tabii ki bütün tarafların tüm taleplerine birebir denk gelecek şekilde hazırlanmaz. Nihayetinde bu bir müzakere sürecidir. Mesele, bir orta yol bulunup bulunamayacağıdır.

Bu konuda Sayın Abdullah Öcalan'ın da taslak önerileri olduğunu biliyoruz. Devlete bu önerilerini sunmuş. Açıkçası sürecin ilerleyebilmesi için bir orta yol, bir ara formül bulmaya çalışıyor. Bence burada kritik olan nokta şudur: Şu ana kadar Kürt tarafı ve PKK, belli bir stratejik sabırla ve önemli bir politik esneklikle meseleye yaklaştı. Bu sürecin bozulmaması için gerekli esnekliği gösterdi. Şu ana kadar bu esnekliği gösterdiler.

Şimdi, eğer bu yasanın kapsamı dar tutulur ve pişmanlık gibi onur kırıcı, haysiyet kırıcı birtakım durumlar içerirse, hareketin muhtemelen o kadar esneklik göstermeyeceğini düşünüyorum.” 

‘KAZANAN-KAYBEDEN MANTIĞI, SÜRECİ ÇÖKERTİR’

Yasal düzenlemenin güvenlikçi ve tasfiyeci bir akılla ele alınmasının tehlikelerine değinen Hişyar Özsoy, şunları söyledi:

“Burada önemli olan, bu yasanın kazanan-kaybeden mantığı üzerinden veya güvenlikçi bir mantıkla hazırlanmaması; yasaya tabi olacak insanların onurunu, gururunu kıracak, onları rencide edecek bir yapıda olmamasıdır. Bunun dışında Kürt tarafı önemli oranda esneklik gösterebilecek durumda. Zaten Sayın Öcalan'ın yasanın kapsamına ilişkin önerilerinde de bunlar var. Umarız devlet bu esneme kapasitesini çok fazla zorlamaz; meseleyi bir oldubittiye getirerek kapsamı iyice daraltılmış, bu yasaya başvuracak veya yasaya tabi olacak insanların onurunu, gururunu ve şahsiyetlerini kıracak, onları rencide edecek birtakım maddeler içeren bir düzenleme yapmaz.”

Sürecin sadece fiziki bir geri dönüşle sınırlanamayacağını, demokratik siyaset kanallarının mutlaka açılması gerektiğini ifade eden Özsoy, şöyle devam etti:

“Tabii en önemli konulardan biri de bu insanların yalnızca yeniden sivil hayata katılmaları değil, siyasete katılmak isteyenlerin de önünün bir şekilde açık tutulmasıdır. Belki bunun zamanlaması tartışılabilir, konu müzakere edilebilir. Belki birkaç yıl için ve kimi hassasiyetler de gözetilerek, formel siyasete girişleri konusunda farklı düzenlemeler yapılabilir. Yani zamanlamaya ilişkin birtakım düzenlemeler olabilir.

Ama nihayetinde, eğer bir halkla barış yapıyorsanız, askeri-siyasi bir örgütü tasfiye edip bu insanların bir daha silaha başvurmamasını, bir daha şiddete yönelmemesini istiyorsanız, o zaman bu insanların sivil ve demokratik siyasette kendilerini ifade edebilmelerinin olanaklarını da ortaya çıkarmak lazım. Bu, meselenin köküne, yani şiddet meselesine yönelik bir adımdır. Yüz yıldır Kürt meselesini belirleyen ve şekillendiren şiddet meselesine köklü, kapsamlı ve kesin bir çözüm ancak böyle mümkün olabilir.”

‘SIZDIRILAN BİLGİLER KAYGI VERİCİ’

Devletin tasfiyeye dayalı dayatmacı bir refleks geliştirmesi durumunda tıkanmanın kaçınılmaz olacağını vurgulayan Özsoy, şunlara dikkat çekti:

“Güvenlikçi bir mantıkla yaklaşıp, 'Bir şekilde örgütü askeri ve siyasi olarak tasfiye edelim, ardından bu insanların sivil siyasete katılmalarını da engelleyelim' şeklinde bir anlayışla hareket edilirse, bu biraz sıkıntılı bir durum olur. Benim görebildiğim bu. Bütün bu seçenekler ortada. Yasa taslağı resmi olarak ortaya çıkmadan çok fazla yorum yapabilecek durumda değiliz. Ancak şu ana kadar sızdırılan bilgiler doğrusu kaygı verici.

Umarız yasa, sızdırıldığı şekliyle hazırlanmaz. En azından PKK'nin de taleplerinin dinlendiğini gösteren, bu talepleri kısmen de olsa içeren, insanları rencide etmeyen, onur ve haysiyetlerine dokunmayan, aynı zamanda bu insanların zaman içerisinde demokratik siyasete katılmalarının önünü açan bir mantıkla yasa hazırlanmalıdır.”

'KÖK YASA GELECEĞİN PARAMETRELERİNİ BELİRLEYECEK’

Yasanın basit bir teknik silahsızlanma mevzuatı olarak görülemeyeceğini, gelecekteki anayasal ve demokratik adımların zeminini oluşturacağını vurgulayan Hişyar Özsoy, şunları vurguladı:

“Öyle bir yasa yapılsın ki Kürt meselesinde artık yeniden ölümler ve savaşlar olmasın. Kürt meselesinin esasına ilişkin tartışmalar; bundan kastım dil, yerel yönetimler ve anayasal vatandaşlık gibi meselelerdir, daha demokratik ve siyasal şartlar altında yapılabilsin. Şu an için hâlâ bir yöntem olarak silahlı mücadelenin aşılması tartışılıyor. Dolayısıyla gündemdeki yasa bu anlamda dardır. Kapsamı, bir şekilde kendisini feshetmiş ve demokratik siyasete katılmak istediğini ifade eden askeri ve siyasi bir örgüte yönelik olarak çıkarılacak bir yasadır. Bu bir evredir.

Kürt siyasetinin bir bütün olarak yeniden demokratik siyasal alanda, Türkiye'de bu alan her ne kadar daraltılmış olsa da legal ve demokratik zeminde kendisini konumlandırma çabasıdır. Bu aşama başarılırsa, bundan sonra yoğun toplumsal ve siyasal mücadelelerle Kürt meselesinin yöntemine değil, esasına yönelik ciddi tartışmalar yapılabilir.

O açıdan 'kök yasa' denilen bu yasanın nasıl hazırlandığı, çerçevesinin ve kapsamının ne olduğu, ileride Kürt meselesinin çözümünün esasına yönelik yapılacak tartışmalara da sanırım bir çerçeve sunacaktır. Dolayısıyla bu, basitçe bir silahsızlandırma meselesi değildir. Kürt meselesinin içinde tartışılacağı siyasal çerçevenin parametreleri de bu kök yasada kendisini ifade edecektir.”