Mesele de çözüm de siyasidir

Esasında Türkiye’de hukuk, hiçbir zaman ‘Türk’ kimliğinin dışında kalanları kapsamadı. Kürtlerle ilgili mesele başından beri siyasidir ve çözümü de siyasi olacaktır.

Süreç, barış ve çözüme evrilecekse gerçek anlamda demokratik hukukun ne olduğu, Kürtlerin hukukunun nasıl ikame edileceği, anayasal ve uluslararası hukuki güvencelerin nasıl sağlanacağı gibi konular tartışmaya açılmalıdır. Üstelik mevcut hukuk üzerinden değil, evrensel ve olması gereken hukuk perspektifinden hareket etmek gerekir. 

Sayın Abdullah Öcalan ile ilgili ‘umut hakkı’ bağlamında başlıca iki sorun var:

* Türkiye’nin Kürtlere yönelik hukuku ele alış biçimi,

* Avrupa Konseyi’nin meseleyi ağırdan ele alması.

Aslında hukuken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Öcalan/Türkiye dosyasında, Mart 2014’te bir kişinin ömür boyu hapiste tutulamayacağına ilişkin bir karar almıştı. Bu karar bağlamında bir süre sonra  hem siyasal hem de toplumsal şartların değişmesine paralel olarak itiraz hakkı ilkesini öne sürmüştü. Bu çerçevede, dosyanın yeniden gözden geçirilmesi mekanizması önerilmiştir. 

BAKANLAR KOMİTESİ’NİN GECİKMELİ ÇAĞRISI

AİHM kararlarının ilgili devletler nezdinde hayata geçirilmesiyle ilgilenen organ, Avrupa Konseyi’ne bağlı Bakanlar Komitesi’dir. Bakanlar Komitesi, bu kararların uygulanıp uygulanmadığını denetler. Eğer kararın uygulanması gerçekleşmiyorsa konuyu Avrupa Konseyi nezdinde sürekli gündemde tutar ve ilgili devletle çözüm için gerekli prosedürü uygular. Sayın Öcalan’ın bu dosyası 2015’ten beri Avrupa Konseyi önündeydi. Buna rağmen Türkiye’ye ilk ciddi çağrısını 2021’te yaptı. Bu çağrı, Türkiye açısından ciddi bir yaptırım niteliği taşımıyordu; daha çok tavsiye mahiyetindeydi. Mesele Eylül 2024’te ise daha ciddi biçimde gündeme getirildi. Avrupa Konseyi, Türkiye’ye Sayın Öcalan’la ilgili olarak ‘umut hakkı’ bağlamında kararın gözden geçirilmesi ve bu hakkın gerçekleşebilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması yönünde çağrıda bulundu. 

KOMİTE, GÜÇLÜ UYARIDA BİLE BULUNMADI

Türkiye ise bu konuda hiçbir düzenleme yapmadı. Türkiye’nin zaten böyle bir düzenleme niyeti bulunmadığı gibi Avrupa Konseyi’nin baskısını da yeterince hissetmedi. Dolayısıyla oldukça rahat davranıyor ve düzenleme yönünde herhangi bir niyet belirtisi bile görülmüyor. Sayın Öcalan’ın dosyası, Eylül’de yine Avrupa Konseyi’nin gündemine geldi. Konsey, maalesef ciddi  bir karar almam yerine yalnızca Türkiye’ye tavsiyede bulundu. Normalde kendi iç tüzüğü gereği Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye ciddi bir çağrıda bulunması gerekiyordu. Türkiye hakkında bir komisyon kurulmalı ve bu komisyon tarafından sıkı bir denetim süreci başlatılmalıydı. Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararını yerine getirmemesi durumunda çok ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalacağına dair güçlü uyarılar yapılmalıydı. 

MESELE, BAŞINDAN BERİ SİYASİDİR

Esasında Türkiye’de hukuk, hiçbir zaman ‘Türk’ kimliğinin dışında kalanları kapsamadı. Bunun hukuki altyapısı da hiçbir zaman tartışılmadı. Dolayısıyla Türkiye’de bir ‘milletler hukuku’ndan ya da ‘Türk’ kimliği dışındaki etnik bir hukuktan bahsetmek zaten mümkün değildir. Türkiye’de böyle bir hukuk kültürü, hukuk inşası veya hukuki bakış açısı hiçbir zaman olmadı. Bu nedenle Türkiye’de yalnızca tek bir hukuktan, yani ‘Sünni ve Beyaz Türk’ün hukuku’ndan söz edilebilir. Bu bağlamda Kürt meselesi, Sayın Öcalan’ın ağır cezaya çarptırılması, Kürt politikacılarının yargılanması veya Kürt hakları için şu ya da bu düzeyde, şu ya da bu yöntemle mücadele eden herkesin terörizmle itham edilmesi, tamamen bu anlayışın bir sonucudur. Kürtlerin hukuku diye bir hukuk olmadığı için mesele zaten başından beri siyasidir; hukuki bir mesele değildir. Eğer Türkiye’de bu konu, hukuki bir mesele olarak ele alınsaydı bile yine “Beyaz Türk’ün hukuku” çerçevesinde olurdu. Bu hukuk da insani hiçbir ölçüt barındırmıyor. 

ÇÖZÜMÜ DE SİYASİ OLACAKTIR

Nitekim medeni ülkelerde fikir özgürlüğü, milletler hukuku, etnik aidiyet ve etnik haklar bağlamında böyle bir suç isnadı kabul edilmez yani “siyasi suç” diye bir suç tanımı yoktur. Dolayısıyla mesele tamamen siyasidir ve çözümü de siyasi olacaktır. Hukuk, bu sürece yalnızca evrensel ve demokratik ilkeler çerçevesinde kolaylaştırıcı bir zemin sunabilir. Elbette bu da “olması gereken”in umut edilmesidir. Tabii, Türkiye’de hukuk uygulanırken pratikte şöyle bir sorun daha var; yasa yerine “hukuki yorum” sorunu. Yani bir yasanın çerçevesi var, hukuki tabirle “yasanın ruhu” vardır. Yargıçlar ve hukuk mercileri yasayı yorumlarken hükümetin ve devletin tasarrufları, iradesi ve isteği doğrultusunda bir yorum geliştiriyorlar. Böylece hukuki olmayan bir yorum, hukukçular tarafından hukuki bir yorummuş gibi sunuluyor. Türkiye’de “yorum”, hukukun ve yasanın çok daha ötesindedir. Hukukun yerini yorumun aldığı, yasanın anlamını kaybettiği bir pratik oluşmuş durumda. Dolayısıyla mevcut yasalar bile bir noktadan sonra anlamsız hale geliyor. 

TOPLUMSAL İÇ DİNAMİKLER SORUNLU

Türkiye’de mevcut süreç bir barış sürecine evrilecekse, bu süreçte gerçek anlamda demokratik hukukun ne olduğu, Kürtlerin hukukunun nasıl ikame edileceği, anayasal ve uluslararası hukuki güvencelerin nasıl sağlanacağı vb. konular ciddi biçimde tartışmaya açılmalıdır. Bunu yaparken mevcut hukuk üzerinden değil, evrensel ve olması gereken hukuk perspektifinden hareket etmek gerekir. Bu bağlamda özellikle Avrupa siyaseti, Türkiye üzerinde bir siyasi yol gösterici olmalı. Türkiye’nin toplumsal iç dinamiklerinin demokratikleşmeye çok elverişli olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle dışarıdan Türkiye’ye yapılacak siyasi baskının son derece önemli olduğunu değerlendiriyorum. Türkiye gibi yalnızca dar bir ırka ve belirli bir dinsel görüşe dayalı; diğer bütün kimliklere, inançlara ve fikirlere kapalı yönetimlerde hukuk sadece idari tasarrufları resmileştirme işlevi görüyor.

* Ömer Güneş, Önder Apo’nun avukatlarındandır.