ABD, 2 Ocak’ta Venezuela’ya saldırarak Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdı. ABD Başkanı Trump, saldırıya ilişkin yaptığı basın açıklamasında sırasıyla Kolombiya, Küba ve Meksika liderlerini tehdit etti. ABD saldırısına karşı Latin Amerika’da çok sayıda gösteri düzenlendi.
4 Ocak’ta Paris’te, ABD’nin garantörlüğünde İsrail ile belkemiğini HTŞ’nin oluşturduğu geçici Suriye hükümeti anlaştı. Anlaşmanın ertesinde Suriye rejim güçleri, Halep’teki iki Kürt mahallesi olan Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye saldırmaya başladı.
Coğrafi olarak birbirinden bağımsız iki bölgede yaşanan son gelişmeleri, bu gelişmelerin halklara etkisini hem Latin Amerika hem de Rojava konusunda araştırmalar yapan yazar ve araştırmacı Metin Yeğin, ajansımıza yorumladı.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahalesiyle başlamak istiyorum. Ardından Küba, Meksika ve Kolombiya’ya dönük tehditler geldi. Latin Amerika’yı yakından takip eden biri olarak bu saldırı ve tehditlerin bölge halkları üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle şunu söylemek gerekir: Bu, çok büyük ve açık bir hukuksuzluk. Ancak genel yorumların aksine ben bu operasyonun, sonuç itibarıyla başarısız olduğunu düşünüyorum. Maduro’nun ve eşinin kaçırılması bir sonuç gibi sunuluyor ama Bolivarcı hükümet Maduro’dan ibaret değil. Tarık Ali’nin bir tanımı vardır: ABD bir yere müdahale ettiğinde geride kaos bırakmıyorsa, o müdahalenin gerçek bir etkisi yoktur.
Bugün Venezuela’ya baktığımızda hükümet içinde bir çözülme ya da siyasal bölünme görüyor muyuz? Hayır. Anayasa Mahkemesi ve anayasal mekanizmalar işlemeye devam etti. Anayasaya göre başkana bir şey olursa, başkan yardımcısı görevi devralır; bu da oldu. Orduda bir bölünme yaşandı mı? Hayır. Bazı bireysel işbirlikleri olabilir, bu her ülkede mümkündür; ancak kurumsal bir kopuş yok.
Sokakta muhalefet güçlendi mi? Aksine. Hatta Maduro karşıtı bazı kesimler bile dış müdahaleye karşı çıkarak sokakta hükümetle birlikte yer aldı. Çünkü halklar, dışarıdan dayatılan müdahaleleri kabul etmiyor. Kimse başının üstüne bombalar yağmasını istemez. Bu nedenle Trump’ın bu hamlesi, şu an için Venezuela açısından boşa düşmüş durumda. Elbette yarın ne olur bilemeyiz; ancak mevcut olgu budur.
‘SAF BİR ŞİDDET GÖSTERİSİ’
Peki bu müdahalenin dünya ölçeğindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?
Bana göre Trump, bu hamleyi esas olarak dünya kamuoyuna dönük yaptı. Bu, Pasolini’nin deyimiyle “faşizmin pornografisi”, yani saf bir şiddet gösterisi. “Ben her şeyi yapabilirim” mesajı verilmek istendi.
Ardından Küba’yı, Meksika’yı ve Kolombiya’yı açıkça tehdit etti. Bununla da yetinmedi, Danimarka’dan Grönland’ı talep etti. Bu, sadece “aykırı” ülkelerle sınırlı bir tehdit dili olmadığını, Avrupa’ya kadar uzanan bir küstahlık olduğunu gösterdi.
Hükümetler düzeyinde ciddi bir tepki görmedik. Avrupa hükümetleri uzun süredir sessiz ve pasif. Ancak dünya kamuoyu düzeyinde bu çok büyük bir etki yarattı. “Gerekirse işgal ederiz” söylemi dolaşıma sokuldu. Oysa tarih bize şunu gösteriyor: ABD, 1900’lerin başındaki Latin Amerika işgallerinden sonra her seferinde geri çekilmek zorunda kaldı.
Kolombiya örneğini vereyim. ABD, narkotrafik bahanesiyle Kolombiya’ya doğrudan askeri müdahalede bulundu ve hükümetle birlikte hareket etti. Plan Condor süreçleri yaşandı; ama gerilla yenilmedi. Söylenenler büyük bir panik yaratabilir, ancak sahadaki gerçeklik her zaman farklı işler. ABD, askeri ve ekonomik olarak baskı kurabilir, ama halkları yenmek bu kadar kolay değildir.
‘HUKUKUN PERVASIZCA ÇİĞNENDİĞİ BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI DÖNEMİ ANDIRIYOR’
Bu tabloyu Latin Amerika’nın sömürgecilik geçmişi, darbe deneyimleri ve direniş hafızasıyla birlikte düşündüğümüzde nasıl bir etki yaratıyor?
Bu etkileri somut olarak görüyoruz. Honduras’ta Trump’ın desteklediği aday seçimleri kazandı. Şili’de, Pinochet geleneğinden gelen neofaşist sağın yükselişinde Trump’ın etkisi var. Arjantin’de Milei, Brezilya’da Bolsonaro süreci… Bunların hepsi aynı dalganın parçası.
Ancak bu, sadece sağın yükselişi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda sol popülist hükümetlerin de ciddi bir eleştiriyle karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Kıta giderek daha uçlara savruluyor: Bir yanda radikal sağ, diğer yanda daha radikal bir sol arayışı.
Bu durum bana Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemi hatırlatıyor. Hukukun pervasızca çiğnendiği, geleneksel normların askıya alındığı bir dönemden geçiyoruz. Bu tablo, Latin Amerika halklarını doğrudan etkiliyor. Meksika’yı tehdit etmek bile başlı başına absürt; çünkü Meksikalı göçmenler olmadan ABD ekonomisi zaten ciddi biçimde sarsılır.
‘ASIL İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ ŞEY HALK DİPLOMASİSİDİR’
Latin Amerika’daki bu gelişmelerle Ortadoğu’daki son gelişmeler arasında bir bağ kurmak mümkün mü? Paris’te ABD garantörlüğünde İsrail-HTŞ arasında yapılan anlaşmanın ardından Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırılar yaşandı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bazı yorumcular, ABD’nin Latin Amerika’ya dönerek Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırdığını söylüyor. Ama ABD hiçbir zaman Ortadoğu’dan gerçekten çekilmedi. Dünyanın hegemonik efendisi olmaya kalkanlar, hiçbir zaman dünyanın bir tarafını boş bırakamazlar. Her tarafta bunu yapmak zorundalar. Hegemonya dediğiniz şey; dünyanın bir bölümünü boş bırakmayı kaldırmaz. Her yerde olmak zorundasınız; ama bu aynı zamanda her yerden darbe yemenin de yolunu açar. Bu, paradoksal bir durumdur.
ABD, Ortadoğu’da hâlâ başat bir aktör. Fırat’ın batısına dair “müdahale etmeyeceğiz” açıklamaları bile dengeleri anında tersine çevirebiliyor. Çünkü burası bugün dünyanın jeopolitik merkezi. Ancak tam da bu nedenle, sadece devletler arası diplomasiye bel bağlamak yeterli değil.
Hükümetler, çıkarlarına göre bir günde pozisyon değiştirebilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Bu yüzden asıl ihtiyaç duyduğumuz şey halk diplomasisidir. Halkların birbirini anlaması, yaşananların doğrudan halklara anlatılması gerekir. Bu, jeopolitik olarak çok önemli bir unsur. Ama nihayetinde her şey yine de bir halk diplomasisine ihtiyaç doğuruyor.
Yani halkların birbirini anlaması ve dünyanın bütün halklarına bu durumu anlatmak zorunluluğu var. Bunun sadece hükümetler üzerinden yürümemesi gerekiyor. Çünkü bütün devletler ve hükümetler, kendi çıkarları söz konusu olduğunda bir gün içerisinde değişebiliyorlar. Tarih bunu çok gösterdi; bugün de yaşıyoruz.
Yani herhangi bir devlete güvenmek zaten mümkün değil esasen. Bu nedenle her yerde, bütün halklara dünyanın durumunu anlatmak zorundayız. Ancak bu şekilde başka türlü bir baskı, yani bir halk diplomasisi sürdürülebilir. Bu, bizim en fazla güvenmemiz gereken bir araç. Yoksa yukarıdan planlar yapılır ve biz de sadece seyirci olabiliriz.
SOKAK VURGUSU
Son olarak şunu sormak istiyorum: Halkların kendi diplomasisini kurmasında aydınlara ve gazetecilere nasıl bir rol düşüyor?
El Salvador barış sürecinde, eski gerilla komutanlarından Roberta Canas çok çarpıcı bir şey söylemişti: “Burjuvazi barış istedi; çünkü biz onların ürettiklerini taşıtmıyorduk. Elektrik sabotajları yapıyorduk. Burjuvazi, yoksulların ölmesine aldırmaz; satışının düşmesine aldırır.”
Bir de şunu eklemişti: “El Salvador devletinin dünyada 125 elçiliği vardı, bizim FMLN’nin ise 185 elçiliği.” Yani dünyaya olup biteni anlatan bir halk diplomasisi kurmuşlardı.
Bugün de özellikle savaş koşullarında, kadınların hedef alındığı faşist saldırılarda, kadın özgürlüğünü savunanların kim olduğunun dünyaya anlatılması gerekiyor. Bence sistemin zayıf karnı burası. Bu, devletler üzerinden değil, sokakta yapılmalı. Kitlesel dayanışma ve meşruiyet oluştuğunda, devletlerin bu saldırıları sürdürmesi çok daha zor hale gelir. Aksi halde yukarıda planlar yapılır, biz de sadece izleyici oluruz.