Mukaddes Erdoğdu Çelik: 12 Eylül düzeni tek adam rejimiyle sürüyor!

12 Eylül faşizminin ilk devrimci şehitlerinden olan eşi İrfan Çelik için yıllardır adalet mücadelesi veren gazeteci yazar Mukaddes Erdoğdu Çelik, 12 Eylül düzeninin tek adam rejimiyle sürdüğünü vurguladı.

12 Eylül faşizmini eşi İrfan Çelik ile birlikte bir komplo dosya kapsamında tutuklandığı cezaevinde karşılayan gazeteci yazar Mukaddes Erdoğdu Çelik, ANF’ye konuştu. 

12 Eylül faşizminin ilk devrimci şehitlerinden olan eşi ve mücadele arkadaşı İrfan Çelik’in cezasızlıkla sonuçlanan şüpheli ölümünü aydınlatmak için çabalayan Mukaddes Erdoğdu Çelik, 12 Eylül düzeninin tek adam rejimiyle sürdüğünü vurguladı. Mukaddes Erdoğdu Çelik, “Bu iktidar, 12 Eylül'ün kurduğu bütün yasa düzenini, bütün işkence düzenini, bütün cezasızlık politikalarını ve adaletsizliği en arsızca kullanan iktidar oldu” diye konuştu. 

‘DARBEDEN 3 AY ÖNCE KOMPLO BİR DOSYAYLA TUTUKLANDIK’

Mukaddes Erdoğdu Çelik, 12 Eylül cuntası ilan edildiğinde TKP/ML hareketinin önderlerinden olan eşi İrfan Çelik ile birlikte tutukluydu. O dönem henüz 26 yaşında olan Çelik, darbe öncesi eşiyle komplo bir dosya ile hedef seçildiklerini anlattı. İstanbul’da MHP’li üç kişilik bir ailenin öldürülmesi ve bir fabrikatörün yaralanması olaylarının sahte tanıklıklarla üzerlerine yıkılmaya çalışıldığını belirten Mukaddes Erdoğdu Çelik, “Haziran ayında eşimle birlikte Gayrettepe Siyasi Şube’ye götürüldük. Yapılan suçlamayı hiç ciddiye almadık, hatta güldük. Suçlamaların sahte olduğunu bilen polisler de güldü. Açık açık da ‘Biz sizi elimizde tutabilmek için bu gerekçeleri öne sürdük’ diye itiraf ettiler. Gayrettepe’de 15 gün boyunca işkencelerden geçirildik. Özellikle İrfan çok ağır işkence gördü. Her tarafımız yara bere içindeydi. Çıkarıldığımız sıkıyönetim mahkemesinde polis fezlekesinin tamamen sahte bir şekilde düzenlendiğini söylediğimizde savcı bizi yeniden siyasi şubeye göndermekle tehdit etti ve hakkımızda tutuklama kararı verdi. Çözülmemiş, konuşmamış üç komünist arkadaş vardı. Biz üç kişi bu olaylardan dolayı tutuklandık” dedi.

‘DAVUTPAŞA ASKERİ KIŞLASI PİLOT OLARAK SEÇİLEN ÜÇ CEZAEVİNDEN BİRİYDİ’ 

Tutuklandıktan sonra eşi İrfan Çelik’in Davutpaşa Askeri Kışlası’na, kendisinin de Selimiye Cezaevi’ne götürüldüğünü anlatan Mukaddes Erdoğdu Çelik, Davutpaşa Askeri Kışlası’nın 12 Eylülcülerin darbeden önce pilot cezaevi olarak seçtikleri üç cezaevinden biri olduğunu belirtti. Davutpaşa’da tutsaklara çok ağır işkenceler yapıldığını, hatta orada tutukluların ve ailelerinin silahla taranması olayının da yaşandığına dikkat çeken Mukaddes Erdoğdu Çelik, anlatımını şöyle sürdürdü: “Diyarbakır, Mamak ve Davutpaşa işkencenin çok ağır olduğu pilot cezaevleriydi. Davutpaşa’da sürekli dayak, yasak ve bir de direniş vardı. İrfan da direnişin önderlerinden, temsilcilerinden biriydi. 10 Temmuz’dan 9 Eylül gününe kadar sürekli direniş ve çatışma vardı. 12 Eylül günü darbe sabaha karşı oluyor. 05.00’da Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde, ‘Hepiniz hazır olun, birazdan geliyoruz koğuşlara’ şeklinde anonslar yapılıyor. Bu anonslar bizzat müdür olan Binbaşı Adnan Özbay tarafından yapılıyor. Askerler İrfan'ın da bulunduğu koğuşa geldiklerinde, ‘Hepiniz üstünüzü başınızı giyin, yatmayın. Yatarsanız da ayakkabılarınızı dahi giyin. Hepinizi sorguya alacağız’ diyorlar. 

‘12 EYLÜL DARBESİ OLDUĞUNDA DAVUTPAŞA İŞKENCE MERKEZİ İLAN EDİLİYOR’ 

O sabah Davutpaşa Askeri Cezaevi, yönetim tarafından işkence merkezi olarak ilan ediliyor ve İrfan da idarenin hedefindeki beş kişiden birincisi oluyor. Zaten hemen o sabah sayımdan bir süre sonra gelip İrfan’ı alıyor ve sorguya götürüyorlar. Daha önceki polis sorgusunda konuşmadığını bildikleri için, ‘Konuşacaksın, her şeyi anlatacaksın’ diyerek dövüyorlar. Koğuşa tekrar götürüp, ‘Seni tekrar alacağız’ diye tehdit ediyorlar. 

‘YA KONUŞACAKSIN, YA DA ÖLECEKSİN’ TEHDİDİ

Koğuşa üstü başı yırtık bir biçimde getiriliyor. Koğuştakiler onun tekrar alınacağını bildiği için dinlenmesini istiyorlar. Bir saat sonra İrfan’ı yeniden alıp sorguya, su dolu bir mahzene götürüyorlar. Davutpaşa Osmanlı’dan kalmış bir kışla olduğu için orada su dolu bir mahzen var. Oradaki ceset torbalarını gösterip ölümle tehdit ediyorlar ve saatlerce sorgulanıyor. İrfan konuşmayınca, ‘Ya konuşacaksın, ya da öleceksin’ tehdidini savurup, ‘Unutma karın da elimizde’ diye ekliyorlar. Daha sonra tekrar koğuşa götürüp yine geleceklerini söylüyorlar. İrfan getirildiğinde koğuşta sadece Hüseyin Karakuş isimli bir tutuklu getirilmiş. İrfan da gidince işte yemek yiyorlar, gazete buluyor, okuyor, sigara yok, sigara buluyor, konuşuyorlar, sorgulardan söz ediyorlar. Sonra gece nöbetleşerek uyumaya karar veriyorlar. Nöbeti İrfan alıyor. 

‘14 EYLÜL SABAHI İRFAN KAPININ ÖNÜNDE ASILI BULUNDU’ 

Hüseyin sabah getirilen çorba karavanası gürültüsüne kalktığında İrfan'ı kapının önünde asılı buluyor. Minderler var, elektrik kablosu var, İrfan'ın kemeri var. Yastıklar ve tencere konmuş, yuvarlanmış. Ama Hüseyin bunların hiçbirini duymuyor. 14 Eylül günüydü. Yani darbeden hemen sonra. Daha sonra Hüseyin’i bulup konuştuğumda, o gece koğuşta İrfan en çok da benim için endişelendiğini söylemiş. ‘Eşimle beni tehdit ettiler, eşin elimizde dediler’ diye kaygısını paylaşmış Hüseyin ile. Tutuklanmadan önce işkence altında tutulduğumuz Gayrettepe Siyasi Şube’de de İrfan’ı bana tecavüz etmekle tehdit etmişlerdi. Hatta İrfan polislere oyun oynamış, ‘Eşime yaptığınız işkenceyi kesin. Onu hücresine gönderin, konuşacağım’ demiş. Gerçekten de işkenceyi kesip beni hücreye geri götürdüler. Tabii o zaman ben bu durumu bilmiyordum. Sonra İrfan’a eşini gönderdik deyip, gözlerini açmışlar. İrfan bu defa da sigara istemiş. Sigarayı içtikten sonra da polislere, ‘Hadi şimdi işkenceye tekrar başlayabilirsiniz’ demiş. Bunu bir tehdit aracı olarak kullanacakları belliydi. Hüseyin o son geceyi anlattığında İrfan’ın bu tehditten dolayı çok kaygılı olduğunu ve buna karşı bedenini barikat yapmış olabileceğini söylemişti.”

‘İRFAN’IN ÖLÜMÜNDEN SONRA KOĞUŞLARI GEZİP, ‘BİRİNİ ÖLDÜRDÜK, SIRA SİZDE’ DİYE TEHDİT ETTİLER!’

Eşinin şüpheli ölümünü bir gün sonra tutuklu olduğu Selimiye Cezaevi’nde öğrenen Mukaddes Erdoğdu Çelik, teşhis için morga götürüldüğünde eşinin otopsi işlemlerinden ötürü her yerinin kesik içinde olduğunu söyledi. Otopsi raporunda ölüm sebebinin larynx kırığı olarak geçtiğini belirten Mukaddes Erdoğdu Çelik, Hüseyin Karakuş’tan başka tanık olmadığı için 14 Eylül sabahı neler yaşandığını hiçbir zaman öğrenemediğini ifade etti. Ancak eşinin ölümünden sonra Davutpaşa Askeri Cezaevi’ndeki koğuşları gezen askerlerin tutsakları “Birini öldürdük, sıra sizde” diye tehdit ettiğine dikkat çeken Mukaddes Erdoğdu Çelik, “Devlet verdiği savunmada İrfan’ın intihar ettiğini ve ölümünde hiçbir dahillerinin olmadığını öne sürdü. Oysa bir sürü ölüm polisin işkencede larynx kemiğini kırması sonucu meydana gelmiştir. Bu ölümlerden ikisi Hasan Ocak ve Süleyman Yeter’dir” diye dikkat çekti. 

‘AİHM, DEVLETİN YAPTIĞI SAVUNMAYI ESAS ALDI’

Eşinin şüpheli ölümüne ilişkin hiçbir soruşturma yapılmadığına işaret eden Mukaddes Erdoğdu Çelik, tanıklar dahi dinlenmeden 1985 yılında Birinci Ordu Mahkemesi tarafından dosya hakkında takipsizlik kararı verildiğini aktardı. 

O dönem sıkıyönetim adli müşavirinin avukatına, ‘Bir komünist öldüğü için askerlerimi yargılatacağımı mı sanıyorsun?’ diye çıkıştığına işaret eden Mukaddes Erdoğdu Çelik, 45 yıldır aynı cezasızlığın sürdüğünü vurguladı. Eşiyle birlikte darbe öncesi tutuklanmalarının da bir komplo olduğunun açığa çıktığını belirten Çelik, MHP’li ailenin öldürülmesi ve fabrikatörün yaralanmasıyla ilgili açılan davadan beraat ettiklerini kaydetti. 

Yıllarca adalet mücadelesini sürdüren Mukaddes Erdoğdu Çelik, 2009 yılında geçici 15. madde kaldırılınca, eşine işkence yapan Davutpaşa Askeri Cezaevi müdürü Binbaşı Adnan Özbay başta olmak üzere, cezaevi yönetimi ve kendilerini tehdit eden dönemin askeri savcısı hakkında suç duyurusunda bulunduğunu anlattı. 

Ancak suç duyurusunun reddedildiğini belirten Mukaddes Erdoğdu Çelik, iç hukuk yollarının tükenmesiyle dosyayı bu kez de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdığını ancak oradan da bir sonuç çıkmadığına dikkat çekti. 

AİHM’in devlet tarafından yapılan savunmayı esas alarak dosyayı reddettiğini dile getiren Mukaddes Erdoğdu Çelik, “Devlet AİHM’e verdiği savunmada, İrfan’ın suçsuz olduğu yargı kararıyla ispatlanan MHP’li ailenin öldürülmesi olayından tutuklandığını başlığa taşıyarak, gördüğü işkence ve ölümü konusunda zamanaşımının olduğunu ve başvurucunun, yani benim 1985'ten sonra hiç itiraz etmediğimi söyledi. Halbuki 15. madde yeni kalktığı için başvurumu ancak yapabilmiştim. AİHM de, eşimin işkence gördüğünün ve yaşam hakkının ihlal edildiğinin sabit olduğunu ama zamanında başvurulmadığı için yakıcı bir gerekçe oluşmadığına hükmederek başvuruyu 2017 yılında reddetti. Oysa ki aynı AİHM 2009’da, eşimin şüpheli ölümünün üzerinden 27 yıl geçmişken ve olgular aynıyken dosyayı kabul etmişti” diye tepki gösterdi. 

‘12 EYLÜL’ÜN KURDUĞU DÜZENİ EN ARSIZCA KULLANAN BU İKTİDAR OLDU!’

Mukaddes Erdoğdu Çelik, eşinin dosyasının birçok benzer dosya gibi cezasızlıkla sonuçlandığını kaydetti. 12 Eylül faşist darbesinde çok insanın işkencelerle katledildiğini ya da ölüme sürüklendiğini hatırlatan Çelik, ancak hiçbir failin yargılanmadığını vurguladı. 

AKP iktidarı tarafından 12 Eylül referandumu döneminde göstermelik bir yargılama yaptırıldığını anımsatan Mukaddes Erdoğdu Çelik, bu algı üzerinden tek adam rejiminin ilan edildiğini vurguladı. 

Gelinen noktada ülkede hukukun kırıntısının kalmadığını hatırlatan Mukaddes Erdoğdu Çelik, şunları kaydetti: “12 Eylül düzeni tek adam rejimiyle sürüyor. Bu anlamda 12 Eylül hiç bitmedi. Bugün yine komplo dosyalarla tutuklamalar oluyor, yine cezasızlık sürüyor, yine grev yasakları var, yine siyasetçiler hapsediliyor. Bu iktidar 12 Eylül'ün kurduğu bütün yasa düzenini, bütün işkence düzenini, bütün cezasızlık politikalarını ve adaletsizliği en arsızca kullanan iktidar oldu. Ona bu zemini 12 Eylül hazırladı ve sonra başkanlık sistemiyle bu faşizan yönetim adeta kurumsallaştırıldı. Bugün bir kongre davasıyla ana muhalefet partisini de elinden almaya çalışıyor. Bir taraftan barış yapacağım diyor ama ülkede demokrasinin kırıntısını dahi bırakmadı. Adaletsizlik ülkenin normali oldu. Bu iktidar insanların acılarını, demokrasi ve adalet özlemini istismar ederek, 12 Eylülcülerden daha beterini yapar hale geldi. Bugün İrfan Çelik dosyasını reddetmeleri de aynı mantığın ürünü. O sıkıyönetim adli müşaviri demişti ya, ‘bir komünist öldü diye askerlerimi yargılatacağımı mı sanıyorsun?’ diye; bu iktidar da AİHM’e verdiği 60-70 sayfalık savunmada aynı mesajı vermiş oldu.” 

‘TÜRKİYE DEVRİMCİLERİ, İRFAN ÇELİK’İN GÖSTERDİĞİ FEDARKARLIĞIN KARŞILIĞINI VEREMEDİ!’ 

Bugün yıllar sonra bu adaletsizliğin hesabını soramamış olmanın, bu konuda görevini yapamamış olmanın bütün ağırlığını taşıdığını ifade eden Mukaddes Erdoğdu Çelik, bunu sadece kişisel olarak değil toplumsal olarak da hissettiğini vurguladı. 

Türkiye Devrimci Hareketi'nin bütününün handikapının bu olduğunu belirten Mukaddes Erdoğdu Çelik, şöyle konuştu: “İrfan eğer kendisi karar vermişse bu ölüme, bunu kendisi için değil tüm devrimciler adına yapmıştır. En son yanında olan Hüseyin Karakuş’un dediği gibi barikat olmak için yapmıştır. Ve barikat da olmuştur. Çünkü onun ölümünden sonra 6 ay boyunca o cezaevinde yaprak kımıldamadı. İşkence durdu. Bütün bunları düşündüğümde onun gösterdiği fedakarlığın karşılığını Türkiye devrimcileri vermediler. Hatta ölümünün daha birinci yıl dönümünde onu anmak istediğimde, cezaevinde, ‘biz intihar etmiş birinin anmasını yapmayız’ diyenler oldu. Ki kendilerinin çarşaf çarşaf polis ifadelerini biliyoruz. Ve yıllardır sorunu tartışırken, ‘İrfan niye intihar etti?’ diye soran çok oldu bana. Böyle bir sorumsuzluk. Ama kime bu olayla ilgili ne kadar hesap sorduk? Nasıl soracağız, nasıl mücadele edeceğiz diye soran çıkmadı. Hep ben kendi çabamla gündeme getirdim. Kaldı ki İrfan, İbrahim Kaypakkaya’nın da yoldaşıydı. Ama kendi arkadaşları da onun adını yaşatamadı. Bu kadar büyük bir vefasızlık.”