Ankara’da 1970’li yıllarda Önder Apo’nun öncülüğünde başlayan özgürlük yürüyüşü, bugün milyonlarca insanın umudu olan bir yürüyüşe dönüştü. 1978 yılında Amed’in Fis köyünde bir evde ilk kongresini yapan PKK, aradan geçen 47 yılın sonunda, dünya üzerinde sosyalizme olan inancın yok denecek bir düzeye indiği bir anda; yeni bir sosyalizm anlayışıyla sadece Kürt halkına ya da Ortadoğu halklarına değil, dünya halklarına da kurtuluşun sosyalizmde olduğunu hatırlattı ve umut oldu.
PKK’de sosyalizm anlayışı, belli zamanlarda ve belli dönemlerde değişkenlik gösteren, bir yere saplanıp kalmayan bir anlayış olarak karşımıza çıkıyor. İlk çıktığı dönemden bugüne kadar hep bir eleştirel bakış ile sosyalizm anlayışlarını değerlendiren PKK, bazılarına göre “Apocu Sosyalizm” olarak da bilinen bu anlayışı mücadele içerisinde şekillendirdi.
Her şey 1970’li yılların kaotik ortamında, Ankara’da bir evde başladı. Önder Apo’nun uzun süredir kafasında tasarladığı ve kimseye söylemediği “Kürdistan sömürgedir” cümlesini açıktan dile getirdiği günden bugüne, 50 yıla yakın bir dönem geçti. Dışarıdan çok farklı şekilde adlandırılmasına rağmen, bugüne kadar en çok kullanılan ve sahiplenilen tanımıyla Apocu hareket; 50 yıllık mücadele dönemi sonrasında, 2025 yılında, tüm dünyada sosyalizme karşı inançsızlığın yayıldığı, karamsarlığın insanların gündelik hayatına sirayet ettiği bugünlerde, yeni bir sosyalizm anlayışının tanımını tam olarak yaparak dünya sosyalist hareketinin gündemine oturdu.
Riha’nın Amara köyünde başlayan bir hayat, bugün dünya sosyalist hareketinin önderliğini üstlendiğini açık bir biçimde tüm dünyaya deklare etti.
Peki, PKK ve Önder Apo sosyalizm ile yeni mi tanıştı?
Sosyalizme yönelik tanımları yeni mi?
Reel sosyalizm ve bilimsel sosyalizme yönelik eleştirileri neler?
En önemlisi de “Demokratik Ulus Sosyalizmi” ne demek? Neden böyle bir tanıma ihtiyaç duyuldu?
Önder Apo’nun 27 Şubat’ta yaptığı tarihi çağrının her sözcük tartışılırken; sosyalizme yönelik vurgusu, ardından PKK’nin sosyalizme dair açıklamaları ve Önder Apo’nun kaleminden çıkan metinde “Demokratik Ulus Sosyalizmi” tanımı ile reel sosyalist anlayışlara yönelik eleştirileri çok tartışıldı. Ancak yapılan tartışmalar, kamuoyunda hep bir yanı eksik olarak yer aldı.
PKK’de sosyalizm her zaman bir eleştiri süzgecinden geçirilmiş, yeni bir sosyalizm anlayışı ise PKK’nin her döneminde var olagelmiş bir anlayış olarak kendini göstermiştir. Özgürlük Hareketi’nin grup aşamasında başlayan sosyalizm arayışı, ilk başlarda reel sosyalist anlayışın belirgin özelliklerini taşıyordu. Özellikle devletçi bir sosyalizm idealiyle şekillenen grup, Marksist-Leninist anlayışla, proletarya diktatörlüğü üzerinden burjuva sistemi reddeden bir yaklaşım kuruyordu. Apocu grup, reel sosyalizme ve reel sosyalistlerin uygulamalarına yönelik eleştirileri içinde barındırsa da temel anlamıyla bir reel sosyalist devlet idealini kendisine hedef olarak benimsemişti. Burada şunu da belirtmekte yarar var: Reel sosyalist anlayışta sosyalist bir devlet, tek partinin iktidarı anlamına geliyordu.
Kürt Özgürlük Hareketi’nde sosyalizmin gelişimini ve yeni bir sosyalizm anlayışı olarak dünyada ilgiyle karşılanan “Demokratik Ulus Sosyalizmi” tanımını; 33 yıldır tutsak olan, tutsaklığının dokuz aylık dönemini İmralı’da Önder Apo’nun yanında geçiren PKK davası tutsağı, yazar Nasrullah Kuran, ANF’ye değerlendirdi.
Son dönemde özellikle tartışılan bir konuyu sormak istiyorum. PKK, gerçekten de bir çevrenin dediği gibi sosyalizme mi döndü yoksa sosyalizmi hep mi savundu?
Reel sosyalizmi nasıl anladığınız ve anlamlandırdığınızla ilişkili bir durum. Eğer sosyalizm bir insan ve toplum bilimi ise; insanı ve toplumu sürekli inançlı, umutlu, moralli ve örgütlü kılmanın, mücadelesiz bırakmamanın sosyal bilimi ise, o vakit bunu kimin başardığına bakmak gerekir.
Önder Apo öncülüğündeki kurucu kadroların Ankara-Çubuk’taki ilk toplantısından ilk manifestoya, PKK’nin kuruluşundan günümüze kadar gelen tüm süreçlerde, PKK bir sosyalist oluşum olarak kendisini gerçekleştirmiştir.
Reel sosyalizmin çözüldüğü; kapitalist saldırganlığın ve sömürgeciliğin zirve yaptığı, birçok örgütün mücadeleyi bırakıp sistemle bütünleştiği, insanlığın iddiasız, umutsuz ve örgütsüz bırakıldığı bir zamanda, sosyalizm adına söz kurup eylemde bulunan, ‘Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır’ şiarıyla toplumsal mücadeleyi örgütleyen ve bunda süreklilik yaratan örgüt PKK olmuştur. Geliştirdiği ideolojiyle insanı özgürlük bilinciyle buluşturmuş, politik inşayla örgütünü açığa çıkarmış ve eylemiyle sosyalist umudu ve inancı yeniden yeşertip canlı tutmuştur.
‘BİZİM NAZARIMIZDA SOSYALİZM, ÖZGÜRLÜK İNANCI VE BİLİNCİNİN VARLIK KAZANMASIDIR’
Peki bunu nasıl başarmıştır?
Elbette ki, sosyalist teori ve pratiğin ideolojik temelde toplum gerçeğine paralel yeniden üretilmesi ve politik, örgütsel bir bedene kavuşturulmasıyla bu mümkün hale gelmiştir. Bu doğrultuda yeni sosyalist insan ve toplum yaratma çabası, denebilir ki yürüttüğü mücadelenin yüzde 95’ini oluşturmuştur. Günümüzün mücadelede sınır tanımayan, yaşamını fedakârlık ve fedailik üzerine kuran binlerce militanın ve her koşulda direnen halk gerçekliğinin varlığı, tam da bunun ifadesidir. Sosyalizm, toplumsal varoluşun ruh ve bilinç kazanarak kendini örgütlemesi, kendini sürekli yeniden oluşturma çabası içerisinde bulunması eylemidir. Sosyalist örgüt ve militan bunun için vardır. Görevi, toplumsal inancı, umudu ve morali sürekli diri tutmak ve örgütlü kılmaktır. PKK bunu başarmış mıdır? Evet!
Geliştirdiği özgürlük ideolojisi, ortaya çıkardığı mücadeleci insan ve toplum hakikatiyle bir farklılık yaratmış ve bunu bütünlüklü bir 21. yüzyıl sosyalizmi düzeyine taşımıştır. Bizim nazarımızda sosyalizm ve sosyalistlik, bu özgün ve demokratik var oluşun toplum ile insan somutunda yaşam bulmasıdır. Özgürlük inancı ve bilincinin varlık kazanmasıdır.
Nihayetinde sosyalizm biçiminde adlandırdığımız toplumsal olgu, kimsenin mülkiyeti değil; ayrıca alim-ulema ilişkisi kaldırmaz ve bildiğimiz kadarıyla sosyalist yapısallık, söz ve eyleme dair fetva üreten bir halifelik kurumu da geliştirmiş değil. Toplumsallaşabildiğin ve özgürlük ideolojisiyle toplumun ruhunu ve bilincini ayaklandırıp örgütlü eyleme dönüştürebildiğin ölçüde sosyalistsindir. Ne kadar bilincin ve eyleminle gerçekleşebiliyor, ne kadar toplumsal karşılık üretebiliyorsan o kadar sosyalistsin. Toplumsal yaşamdan ve onun mücadele gerçeğinden öğrendiğimiz budur. Bunun dışında kalan her şey, eskilerin demesiyle laf-ı güzaftır. Düşünürün dediği gibi, ‘Sana ışık tutanlara sırtını dönersen, göreceğin tek şey kendi karanlığındır.’
‘KISIR BİR TAKLİTÇİLİK ETKİ VE SONUÇ ÜRETEMEMEKTEDİR’
PKK'nin sosyalizm anlayışında hep bir eleştiri vardı. İlk manifestodan bugüne kadar sosyalizmi, Kürdistan coğrafyasına uygulamak üzerine kurulu bir mücadele yürüttü. PKK neden bir sosyalizm biçimini kendine hedef almak yerine böyle bir şeye girişti?
Çünkü PKK diyalektiği, daha özdeş bir içerikte ifade etmek gerekirse Önder Apo diyalektiği, bunu doğru ve uygulanabilir kılmadı da ondan. Tabii bu reel sosyalizm etkilerinin hiç taşınmadığı anlamına gelmiyor. Biliyorsunuz, PKK kuruluş kongresi kendisini Marksist-Leninist bir yapılanma olarak tanımlamıştır. Fakat politik gerçekleşme ve teorik inşa, bu tarz bir örgütlenmeyi aşan bir çizgide gelişmiştir. Bunun örneklerine diğer mücadele deneyimlerinde de rastlanır. Ancak PKK olayında bu, Önder Apo tarafından daha derinlikli ve esnek bir tarzda ele alınmıştır.
Mesela Che Guevera’nın anılarını okumuşsanız hatırlarsınız, bir yerde Küba Devrimi’nin tarım politikasına ilişkin geniş bir program hazırladıklarını fakat sahaya inip köylülerle temas ettikten sonra programı yeni baştan yazmak zorunda kaldıklarını anlatır. Yine strateji bahsinde, ‘Elinde hazır reçeteyle savaş meydanına çıkan komutan, ölü bir komutandır’ tespiti yapılır. Özü, her devrim ve mücadelenin realitesinin, sahiplik ettiği kendine özgü bir coğrafya ve kültürün olduğu bir yerde başarı göstermiş bir örneğin her yerde aynı sonuçları üretemeyeceği ve ezberlerle yola çıkılamayacağı doğrusuna dayanır.
PKK’nin kuruluşundan önce yapılan Kürdistan seferleri ve Önder Apo’nun yaptığı toplantı ve geziler, aslında bu doğrunun erkenden kavranmasına yol açtı. Esasta Türk Solu’ndan ayrı örgütlenmeye gitme kararı da bu deneyimden bağımsız değildir. Kısır bir taklitçilik, orijinal olan kadar etki ve sonuç üretememektedir. Önder Apo, böyle bir kolaycılığa yönelmenin benzer sonuçlarıyla, yani yenilgiyle karşı karşıya bırakacağını fark ettiğinden, sosyalizmin ‘somut şartların somut analizi’ ilkesine bağlı kalmayı tercih etti. Kürt ve Kürdistan olgusunun zordan da zor karakteri, kuşkusuz ağır ve sancılı bir mücadeleye işaret ediyordu. Böyle olmakla birlikte, zorluklarla sınanmış ve bu zeminde kendini kanıtlamış bir mücadelenin kolay kolay yenilemeyeceği de aşikardı.
Nitekim Önder Apo bunu kendisinden başlattı; zor bir önderlik olma vasfını kendinde geliştirdikçe, çözümlemelerle kadroya/militana yansıtıp topluma taşıtmaya başladı. Bugün PKK somutunda ifadesini bulan sosyalist militan tipoloji ve Kürdistani toplumsal varoluş, bu çabanın bir sonucu olarak varlık bulmuştur. Bu da PKK ve Kürdistan özgünlüğünde sosyalizm ile sosyalist militanda yaşanan tıkanıklığın aşılması, yeni ve iddialı bir ruh ve bilinçle, evrensel bir sosyalizm anlayışının yeniden insanlığın umudu haline gelmesi demektir.
Onca bölgesel ve küresel tasfiye operasyonlarına rağmen PKK’nin ayakta kalmayı başarması ve her tasfiye girişimine hamlesel düzeyde yanıtlar vererek daha da gelişip büyümesi, yine kaynağını bu özgün sosyalist diyalektikten, Önder Apo diyalektiğinden almaktadır. Demokratik Modernite paradigması bütünlüğü içerisinde Demokratik Toplum Sosyalizmi, bu özgün deneyimin hem baş toplamı hem de teknik ve pratik evrensel bir çıkarsaması olarak günümüzde dünya insanlığına mal edilmiş ve sosyalizmin yeniden ışımasına yol açmıştır. Bu da PKK ve Önderliğinin, taklitten ziyade kendi öz pratikleşme ve deneyimine bağlı sosyalist oluşumunda ısrarın yarattığı bir sonuçtur.
‘TEMEL YANLIŞ OLUNCA, GERİSİNİN YIKIM HALİNDE ZUHUR ETMESİ KAÇINILMAZ OLUYOR’
PKK'nin reel sosyalizme yönelik eleştirileri nelerdir?
Reel sosyalizme en temel eleştirilerimizi, öncelikle ana kaynak konumundaki ‘Komünist Manifesto’dan, onun üç ana dayanağı olan Alman ideolojisi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız ütopik sosyalizminin öncülük ettiği sosyal bilimden başlatıyoruz. Çünkü bu üç dayanak, tüm reel sosyalist deneyimlere temel teşkil etmiştir. Temel yanlış olunca, gerisinin yıkım halinde zuhur etmesi kaçınılmaz oluyor.
Bir defa, Alman ideolojisi Hegelyan bir ideolojidir. Dolayısıyla Marks ve Engels’in yaptığı, ideolojik olarak sol Hegelcilik olmuştur. Hegel, devleti, özellikle de ulus devleti kutsallaştırmış ve savaşı mutlak bir güç haline gelmenin temel bir aracı olarak benimsemiştir. Hegel’e göre devlet olmak, içte ve dışta daima savaş halinde bulunmaktır. Savaşı ve devleti bu düzeyde mutlaklaştıran bir ideolojinin demokrasi ve sosyalizm üretemeyeceği açıktır.
Nitekim genelde devlet, özelde ise ulus-devlet deneyimlerinin açığa çıkardığı tarih, toplumsal varoluşun yıkım ve vatandaşlık etiketiyle modern köleliğe yatırılmasından başka bir şey değildir. Reel sosyalizmin devlet ve iktidar ideolojisiyle bu noktada bir hesaplaşmaya gitmek yerine olduğu gibi benimsemesi, devrimlerin ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin kısa sürede karşıtlarına benzeşmesine ve karşıtlaşmasına yol açmıştır. Bu konuda Çin ve Vietnam, güncel örnekler olarak önümüzde durmaktadır.
İngiliz ekonomi-politiği ise, endüstriyel devrimle şahlanan kapitalizmin politiğidir. Gerçekte ekonomi olmayan bir ekonominin, sermaye ve iktidar tekelleri tarzında kendilerini dayatmaları, azami kâr kanunu temelinde toplumu sömürüye yatırmaları olayıdır. Bunun sonucunda ekonomik indirgemeci yaklaşım güç kazanırken, endüstriyalizm ulusal gelişme ve büyümenin mutlak belirleyeni, ölçüsü haline getirilmiştir.
Neticede Marks-Engels nezdinde kapitalizm ve endüstriyel aşama, yaşanması gereken zorunlu bir aşama olarak ele alınırken, komünal üretim ve yaşam, ‘Asya üretim tarzı’ adı altında ilkellik ve gerilikle eş değer görülüp mahkûm edilmiştir. Oysa A. Smith ve Ricardo’nun iktisat teorileri doğrultusunda pratikleştirilen İngiliz ekonomi politiği, sermaye ve iktidar tekellerinin artı değer gaspına, işsizler ordusuna ve açık-örtülü zorun, ulus devlet biçimindeki aygıtına dayanarak var olmuştur. Patron-işçi, kâr-ücret, değer ve artı-değer tarzındaki dar ele alışlar, sorunun temel çelişkisinin görünüp açığa çıkarılmasını değil, daha çok maskelenmesine ve adeta görünmez hale getirilmesine sebebiyet vermiştir.
Diğer taraftan, Fransız sosyal biliminin pozitivizmin en kaba materyalizmini bilimsellik olarak benimsemiş olması, reel sosyalizm açısından diğer önemli bir açmazı oluşturmuştur. Zira Newtonyen fizik yasalarının, Durkheim’in determinist bakış açısı çerçevesinde topluma uyarlanması, deyim yerindeyse toplumsal hakikatin parçalara ayrılarak bilim adı altında masaya yatırılması ve bütünlüğünden koparılması sonucunu yaratmıştır.
Bu da ‘ya-ya da’ ilişkisindeki karşıtlaşmayı her koşulda meşrulaştıran bir karşıtlığın, sınıf ve cins olguları üzerinden sürekli üretilmesi anlamına gelmiştir. İnsanın metafizik yönünün bilimsellik adına reddedildiği böylesi bir zeminde, salt maddi bir varlık olarak insan fazlasıyla mekanik kılınmış ve dolayısıyla insan-insan ve insan-doğa ilişkisi, güç ekseninde belirlenen bir özne-nesne ilişkisine indirgenmiştir.
Halbuki insan, tarihsel ve toplumsal bir varlık olarak aynı ölçekte evrenseldir. Bilim, felsefe ve ideolojinin bu içerikteki pozitivist yorumları, doğa ve toplum ilişkisinde meydana gelen sapmaların da sorumlusu olmuştur.
Reel sosyalizme eleştirilerimizi, giriş bağlamında bu kök üç ana kaynak üzerinden geliştirmemiz, sanırım eleştiri mantığımıza dair yeterli bir veri sunacaktır. Detayları öğrenmek isteyenler için, Önder Apo’nun ‘Demokratik Uygarlık Manifestosu’ yeterli bir kaynak olacaktır.
Devam edecek…