Nazım’la suskunluğu da taşıdık
Birlikte çok yük taşıdık. Sadece fiziksel ağırlıklar değil; bazen korkuyu, bazen yorgunluğu, bazen de suskunluğu taşıdık. Nazım’ın varlığı, en zor anlarda bile ‘yalnız değiliz’ duygusunu diri tutuyordu.
Birlikte çok yük taşıdık. Sadece fiziksel ağırlıklar değil; bazen korkuyu, bazen yorgunluğu, bazen de suskunluğu taşıdık. Nazım’ın varlığı, en zor anlarda bile ‘yalnız değiliz’ duygusunu diri tutuyordu.
Bazı insanlar vardır; zaferi, bir anın sonunda değil, o ana giden yolda öğretir. Nazım onlardan biriydi. Onunla geçirdiğimiz zamanlar, bir sonucun sevinci değil; direnmenin, dayanmanın ve birlikte ayakta kalmanın sessiz ama derin zaferiydi.
Bir yıl boyunca aynı toprakta; aynı dar, karanlık ve direniş mekanlarında nefes aldık. Karanlığın içinde çalışırken zamanın nasıl aktığını bilmezdik. Ne gündüzün saatleri vardı ne de gecenin dinginliği ama Nazım vardı. Sessizliği bozan kısa cümleleri, yorulduğunda bile yüzünden eksilmeyen o sakin kararlılığı ve gülüşü vardı.
Nazım, zamanın en kötü anlarında bile gülüşünü eksik etmemeyi, ortama moral olabilmeyi başarır ve yaşadığımız açmazları aştırırdı. Karanlıkta el yordamıyla çalıştığımız saatleri, gözlerindeki ışıkla aydınlatırdı. O ışık olmasaydı, o günlerin sonraki günlere devri de olmazdı.
BAKAR AMA TÜKETMEZDİ
Hastalandığım günleri unutamam. Yürüyemediğimde, gücüm tükendiğinde, beni kilometrelerce sırtında taşıdı. Ne bir şikâyet etti ne de bunu bir fedakârlık olarak sundu. Sanki olması gereken buydu. Sanki dayanışma, onun için düşünülmesi gereken bir erdem değil; refleks haline gelmiş bir yaşam biçimiydi.
Birlikte çok yük taşıdık. Sadece fiziksel ağırlıklar değil; bazen korkuyu, bazen yorgunluğu, bazen de suskunluğu taşıdık. Omuz omuza yürüdüğümüz o günlerde, insanın insana yaslanarak nasıl güçlendiğini öğrendim. Nazım’ın varlığı, en zor anlarda bile ‘yalnız değiliz’ duygusunu diri tutuyordu.
Gezdiğimiz günler oldu. Kısa molalarda, dar zaman aralıklarında. O anlar, savaşın ve mücadelenin arasına sıkışmış küçük nefesler gibiydi. Nazım, o anlarda da aynıydı; dikkatli, gözlemci, sakin. Her şeye bakar ama hiçbir şeyi tüketmezdi. Sanki gördüklerini bir gün anlatmak üzere içinde biriktirirdi.
SESSİZLİK BİR SOHBETTİ ONUNLA
Geceleri uzun uzun sohbet ederdik. Bazen hayattan, bazen ölümden, bazen de hiç konuşmadan… Sessizlik de bir sohbetti onunla. Acele etmezdi. Sözcükleri tartar, düşünceleri aceleyle harcamazdı. O gecelerde anladım: Nazım sadece olanı kayda geçiren biri değil, yaşananın yükünü de taşıyan biriydi.
Nazım’la geçen zaman, bana zaferin ne olduğunu yeniden öğretti. Zafer; hayatta kalmak kadar, insan kalabilmekti. Birlikte dayanabilmek, birbirini yarı yolda bırakmamaktı. Karanlığın içinde bile insanlığını koruyabilmekti.
HEP KARANLIKLA SAVAŞMIŞTI
Nazım, bize gazeteci olmanın, insanlığa dayatılan karanlık dünyanın içinde aydınlığı getirecek haberleri ulaştırmanın ne denli önemli olduğunu gösterdi. Duruşunda, yaşamında aydınlığın, aydın olmanın apayrı bir yeri vardı. O hep karanlıkla savaşmıştı, o hep karanlığın içinde aydınlığı yayan olmuştu. Bugün onun kalemi, onun mikrofonu, onun kamerası elden ele dolaşıyor, insanlığa aydınlığı yaymaya devam ediyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Nazım’la paylaştığım her anın ağır ama onurlu bir miras olduğunu görüyorum. Birlikte geçirdiğimiz zaman, kazanılmış bir zaferin en güzel anlarıydı. O anlar, kaybolmadı. Taşındı. Hatırada, tanıklıkta ve insanın insana duyduğu sorumlulukta yaşamaya devam ediyor.