Emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin desteğiyle Colani öncülüğündeki HTŞ çetelerinin bir yıl önce Suriye’deki yönetimi ele geçirmesiyle kaos büyüyor, bölgedeki kadim halklara yönelik katliam saldırılarına her gün bir yenisi ekleniyor. Alevilere ve Dürzilere saldıran HTŞ çeteleri, şimdi de Türkiye destekli SMO çeteleriyle birlikte, üstelik üniformalarına taktıkları DAİŞ sembolüyle Halep’te Kürt halkının yaşadığı mahalleleri hedef alıyor. Bu mahallelerden Eşrefiyê ve Şêxmeqsûd’da hastanelere saldıran, sivilleri kaçıran, ağır silahlarla donatılmış çetelere karşı halk 7 gündür direniyor. Bu saldırının, Suriye geçici hükümeti ile Demokratik Suriye Güçleri (DGS) arasındaki 10 Mart Mutabakatı görüşmelerinin devam ettiği, DSG’nin 1 Nisan anlaşmasını uygulamaya hazır olduklarını açıkladıkları bir dönemde ve Paris’te geçici hükümet ile İsrail arasında gerçekleşen görüşmenin hemen ardından gerçekleştirilmesi birçok soru işaretini beraberinde getirdi.
DEM Parti Şirnex Milletvekili ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Newroz Uysal Aslan, cihatçı çetelerin Kürt halkına yönelik saldırılarını ve Türkiye’nin pozisyonunu ANF’ye değerlendirdi.
‘SURİYE GEÇİCİ HÜKÜMETİ DSG’YE TEHDİT VE ŞANTAJLA MUTABAKATI KENDİ İSTEDİĞİ ÇERÇEVEDE İMZALATTIRMAK İSTİYOR!’
Newroz Uysal Aslan, Halep'te HTŞ ve SMO çetelerinin Kürt mahallelerine saldırısının Suriye’de geçici hükümetin Kürtlerin iradesine karşı tutumunu gösterdiğini belirtti.
10 Mart Mutabakatı’nın görüşüldüğü, Eşrefiyê ve Şêxmeqsûd mahalleleri konusunda DSG’nin 1 Nisan anlaşmasına uyacağını açıkladığı bir dönemde, aylarca süren ablukadan sonra saldırıların başlatılmasının birçok anlam taşıdığını vurgulayan Newroz Uysal, “Buradaki en önemli faktör, geçici hükümetin, DSG’nin iradesini ve statüsünü yok sayarak 10 Mart Mutabakatı’nı kendi istedikleri çerçevede imzalatmaya zorlamaktır. Şantaj, tehdit ve gözdağı ile kendi istediklerini empoze etmeye çalışıyorlar. İkincisi, Kürt mahallelerine yönelik saldırıların, Suriye geçici hükümet ile İsrail’in Paris’teki görüşmelerinden sonra oluşması, Kürtleri Fırat'ın doğusuna sıkıştırmaya dönük Türkiye'nin de desteklediği stratejide geçici hükümetin ve İsrail’in anlaştıklarını gösteriyor. Aynı zamanda 3 Ocak’ta geçici hükümet ile DSG arasında gerçekleşen görüşmelerde diyalog ve müzakerelerin devam edeceği açıklaması yapılmışken, bu saldırıların başlaması bu anlaşma ve görüşmelerden de dönüldüğünü de gösteriyor” dedi.
‘İKİ MAHALLEYE SALDIRMAK SURİYE’NİN TAMAMINDA BİR SAVAŞA NEDEN OLUR’
Geçici hükümete bağlı cihatçı çetelerin Eşrefîye ve Şêxmeqsûd mahallelerine saldırmalarının bütün halkları hedef alan bir saldırı olduğuna işaret eden Newroz Uysal, “Geçici hükümetin saldırısı sadece bu iki mahalleyi kapsayan bir savaşa dönüşmez, aynı zamanda Efrîn’den göç etmek zorunda kalanlar, Kürtler, Arapların yanı sıra Êzidîlerin bir kısmı da bu mahallelerde. Orada Êzidîlere yapılacak her müdahale, Suriye'nin tamamında da bir savaşın, saldırıların gelişmesine de sebep olabilir. Aynı zamanda Suriye'de istikrar, diyalog, demokratik bir yeni anayasal yönetim iddiasında bulunanların da bu iddiadan ne kadar korktuğunu gösterir. Yani bir bütün olarak kaygı verici, öfkelendirici, var olan genel siyasetin dışında savaşı artırabilecek bir adım. Bu nedenle bizler hem yakından takip ediyoruz, hem de kaygıyla izliyoruz” ifadelerini kullandı.
‘TÜRKİYE SÜRECİ SURİYE’DEKİ GELİŞMELERE PARALEL YÜRÜTÜYOR!’
Türkiye’de Kürt meselesine ilişkin bir sürecin devam ettiği bir dönemde bu saldırıların başlamasının da manidar olduğunu belirten Newroz Uysal , sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’deki sürecin Suriye’deki gelişmelere paralel olarak yürütüldüğünü söylemek artık bir düşünceden ziyade bir gerçeğe dayanıyor. Cumhurbaşkanından bakanlıklara ve bu süreci yürüten komisyon başkanı Numan Kurtulmuş'tan diğer herkesin söylemlerine baktığımızda, mevcut barış ve demokratik toplum sürecinin en temel dayanaklarından birinin Ortadoğu'da oluşturulacak yeni düzen olduğu açıkça gözüküyor. Bu düzenin nereye evrileceğini gösterebilecek en önemli nokta da Suriye ve Suriye içerisinde de Kürtlerin pozisyonu itibariyle Rojava. Hem Sayın Öcalan’ın bu konudaki tutumu ve yaklaşımı hem de devletin ortaya koyduğu tutum ve yaklaşım ortada.
‘KÜRTLERLE BİR BARIŞ OLACAKSA BUNUN BÜTÜNLÜKLÜ OLMASI GEREKİR!’
Kürtlerle bir barışma olacaksa, sadece Türkiye'deki Kürtlerle değil, bir bütün olarak Kürtlerle barış olması gerektiğini, bilhassa sürecin daha en başında DAİŞ saldırılarının başladığı dönemlerde belirtmiştik. Dolayısıyla Türkiye devletinin bu konudaki tutumunu ikircikli, ikiyüzlü, farklı siyasi akıllarla, ajandalarla değil, samimi, ciddi bir akılla göstermesi gerektiğini söyledik hep. Kürtlerle kardeşlik, barışma deyip, Kürtlerin Rojava'da, Suriye'de statü almaması üzerinden bir konuşlanma, oradaki Kürt karşıtı siyaseti güçlendirme, Kürt karşıtı askeri pozisyonlara güç vermesinin kabul edilemeyeceği yönünde çok açıklamalarımız oldu. Ama bütünden baktığımızda, son 3-4 aylık tabloda meselenin ne kadar Suriye'deki durumla bağlantılı olduğunu görebiliriz. Hem komisyonun çalışma biçiminin uzatılması, hem 10 Mart Mutabakatı’nın yerine getirip getirilmemesi üzerindeki tartışmalar bunun Suriye’deki gelişmelerle ne kadar doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor. Suriye’deki durumun Türkiye’nin aleyhine olmadığını, tam tersine lehine bir pozisyon olduğunu ısrarla iletmemize rağmen Türkiye Kürtsüz bir Ortadoğu, Kürtsüz bir Türkiye siyaseti yürütme konusundaki ajandasını açıkça dile getirmese de, verdiği mesajlar, açıklamaların alt metinlerinin tamamı buraya çıkıyor.
‘AÇIKLAMALARIN HİÇBİRİ SÜREÇLE UYUŞMUYOR!’
Mesela Milli Savunma Bakanlığı'nın yaptığı açıklamalar hem dezenformasyon hem manipülasyon. Orada ölen sivillerin ve yaralıların bile sanki asayiş güçleri tarafından yaralandığını ifade edebilecek kadar büyük bir dezenformasyon var ortada. Bu savaşın genişletilmesini isteyen, genişletilmesi halinde destek verebileceğini söyleyen bir akıl var. Bunların hiçbirisi, bu açıklamaların hiçbirisi, bu söylemlerin hiçbirisi şu an içerisinde bulunduğumuz süreçle uyuşmuyor, süreçle bağdaşmıyor. Tam tersine süreci boşa düşüren, süreci anlamsızlaştıran, süreci Kürtlerin aleyhine bir tutum ve stratejiymiş gibi gösteren bir tablo açığa çıkabiliyor.”
‘KÜRTLERİN KÜRTLERE YAPILAN SALDIRIYA KARŞI SES ÇIKARMASI BİLE ENGELLENİYOR’
Halep’teki Kürt mahallelerinde yürütülen sivil katliamların durdurulmasına ilişkin birkaç önce Şirnex Cizîra Botan’da yapmak istedikleri açıklama ve yürüyüşe polisin saldırdığını hatırlatan Newroz Uysal Aslan, bu durumun bile devletin kimi koruduğunu, olaya nasıl yaklaştığını gösterdiğini kaydetti. “Kürtlerin Kürtlere yapılan saldırılara karşı ses çıkarmasına Türkiye devleti neden engel olur? Ya işbirlikçisidir, ya destekçisidir, ya göz yumucusudur ya da bunun böyle sürmesini isteyen bir pozisyondadır” vurgusunda bulunan Aslan, “İşte bu pozisyon ne yürüyen sürece ne de kendilerinin ifade ettiği kardeşlik hikayesine, kardeşlik denklemine de uyuşmuyor. Halk bunu görüyor, bu çelişkileri görüyor. Biz bu çelişkilere rağmen bu süreçteki ısrarımızı, barıştaki ısrarımızı ortaya koymaya çalıştık ki, halen de tarafların diyalog ve müzakereye dönmesi gerektiğini ve bunun savaşla değil, müzakere ve görüşmeyle çözülebileceğini biz ifade ediyoruz. Ancak bu mesele, salt bir çelişki meselesi değil. Türkiye'nin kendisine göre yürüttüğü Kürt karşıtı politikaların bir sonucu ve birçok alanda ajandası olduğunu da bir kere daha gösteriyor” dedi.
‘DAİŞ’İ UZAKTA ARAMA!’
Türkiye'nin de içerisinde bulunduğu, İngiltere ve Amerika gibi uluslararası güçler tarafından desteklenen şu andaki Suriye geçici hükümetinin tamamının aynı zamanda DAİŞ türevleri olduğunu hatırlatan Newroz Uysal, ama dünyada bu hükümeti meşruymuş gibi pazarlayan devletler olduğunu anımsattı.
Bu devletlerin kendi istedikleri siyaseti var ettirmeye çalıştıklarını belirten Newroz Uysal, bu ülkelerin başında da Türkiye'nin geldiğinin altını çizdi.
Şu an mevcut geçici hükümetin içindeki birçok kişinin, Türkiye'de okuyan, maaş alan ya da Türkiye'nin desteklediği gruplar olduğuna işaret eden Newroz Uysal Aslan, şunları kaydetti:
“Halep'teki her iki mahalleye saldıran dört gruptan bahsediliyor. Bu dört grup her ne kadar geçici hükümet içerisindeki, genelkurmaya ait taburlar olarak gösterilse de giyimleri, saldırı biçimleri, ideolojik yaklaşımları, hedef aldıkları kesim itibariyle DAİŞ mantığıyla hareket ettikleri gözüküyor. Bu gruplar açıkça DAİŞ amblemlerini üniformalarında taşıyor zaten. Bu gruplar sadece Halep’te Kürtlere değil, daha önce de Dürzilere ve Alevilere yapılan saldırılarda da benzer armaları, benzer kol yakalıklarını ya da bandajları taşıyan gruplar. Bugün DAİŞ karşıtı koalisyon buradaki durumlara sessiz kalıyorsa, mesele grubun isminin değişmesi değil. Bugün tüm uluslararası koalisyon diyor ki, DAİŞ isim değiştiriyor, DAİŞ maske değiştiriyor. İşte maske budur. DAİŞ kendisi bugün bu saldırıları gerçekleştiriyor. Bu maskenin ortaya çıktığı, teşhir olduğu bir alan burasıdır. Türkiye'nin de bu yürütülen saldırılarda etkisi olduğu tartışılamaz bir gerçektir.
‘BU, KÜRTLERİN ÖLDÜRÜLMESİNİ ENGELLE AMA STATÜSÜNÜ TANIMA ÜZERİNDEN OLMAZ!’
Bu noktada teşhiri ve ortaya çıkan tabloyu gerçek anlamda görebilmek gerekir. Birleşmiş Milletler ya da birçok ülkenin dış işleri bakanlıkları düzeylerinde Halep’te Kürtlere yönelik saldırılara karşı açıklamalar oldu. Ama bu, Kürtlerin öldürmesini engelle ama statüsünü tanıma üzerinden olmaz. Statüsü olmayan, kimliği tanınmayan, statüye sahip olmayan Kürtler her zaman katliamla yüz yüze kalma riskiyle de karşı karşıyadır. Bugün Rojava'daki durum da budur. Statüsüzlüğe, tanınmamaya karşı tutum ve tavır bugün cezalandırılıp bir noktada mesaj verilmek isteniyor. Kürtler bu mesajı alıyor ama 12-13 yıldır orada yürütülen mücadelenin karar vericileri de bizzat kendileri olacaktır. Bizler de orada bulunan güçlerin açıklamalarını okuyor, görüyoruz. Bu noktada saldırıların durdurulması, uluslararası koalisyon ve ara bulucu diye kendini tarif eden kurumlar ve devletler tarafından da bunun önünün alınması çağrıları yapılıyor. Kürtler, Türkiye’de de, Avrupa'da da, Rojava'da da, birçok yerde de ayakta. Bu saldırıya karşı sessiz kalınması veya sadece izleyici pozisyonda olunması mümkün değil.”