27 Şubat 2025’te Önder Apo’nun çağrısıyla başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçti. Tartışmaların odağında kritik bir soru duruyor: Bir çatışma sürecinin gerçek anlamda sona ermesi için silahların susması yeterli midir, yoksa kalıcı bir barış çok daha kapsamlı bir dönüşümü mü gerektirir? Barış çalışmaları literatürü bu soruya on yıllardır tek bir yanıt veriyor. O da silahların sustuğu an yalnızca ‘negatif barış’ın başlangıcıdır. Asıl mesele, adaletsizliğin, inkârın ve eşitsizliğin ortadan kalktığı pozitif barışa ulaşabilmektir.
Pozitif barış kavramının çatışma çözümü süreçlerinde ne anlama geldiği, Türkiye’deki sürecin bugün geldiği aşamada Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünün neden merkezi bir eşik olarak tartışıldığı, Güney Afrika ve Kuzey İrlanda gibi dünya örneklerinin bize neler öğrettiği ve Kürt hareketinin bu deneyimlerden çıkarabilecekleri nelerdir?
POZİTİF BARIŞ NEDİR?
Barış araştırmalarının kurucu isimlerinden Norveçli sosyolog Johan Galtung’un 1969’da ortaya attığı ayrım, bugün hâlâ çatışma çözümü literatürünün temel taşlarından biridir. Galtung’a göre negatif barış, yalnızca doğrudan şiddetin, yani savaşın, çatışmanın ve silahlı çatışmanın yokluğu anlamına gelir. Pozitif barış ise çok daha derin bir kavramdır. Toplumsal adaletin, eşitliğin ve yapısal şiddetin ortadan kalkmasının sağlandığı bir durumu tarif eder. Galtung’un vurguladığı üzere, bir toplumda silahlar sussa dahi, eşit olmayan güç dağılımı, fırsat eşitsizliği, kimliklerin inkârı ve kaynakların adaletsiz paylaşımı sürüyorsa, o toplumda hâlen yapısal şiddet var demektir ve bu da gerçek barışın önündeki en büyük engeldir.
Bu çerçeveden bakıldığında, bir çatışma çözümü sürecinin yalnızca silah bırakma ve örgütün feshi gibi adımlarla sınırlı kalması, en iyi ihtimalle negatif bir barış sağlar ancak kalıcı olmaz. Pozitif barışın inşası için siyasi temsilin önündeki engellerin kaldırılması, anadilde eğitim ve kültürel hakların tanınması, geçmişle yüzleşme mekanizmalarının kurulması, mağdurlar için adalet ve tazminat süreçlerinin işletilmesi ve en önemlisi, sürecin taraflarının eşit ve onurlu bir müzakere zemininde temsil edilmesi gerekir.
ÖNDER APO’NUN ÖZGÜRLÜĞÜ NEDEN BU KADAR MERKEZDE?
27 Şubat 2025’te Önder Apo’nun yayımladığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, PKK’nin kendisini feshetmesi ve silahlı mücadele stratejisine son vermesi çağrısıyla, Türkiye’de yeni bir sürecin fitilini ateşledi. Çağrının ardından PKK’nin fesih kararı alması ve sembolik bir silah bırakma töreninin gerçekleştirilmesiyle sürecin ilk aşaması tamamlanmış oldu. Ne var ki aradan geçen bir yılı aşkın sürede, sürecin ilerlemesi için kilit bir adım henüz atılmadı. Önder Apo’nun İmralı’daki tecrit koşulları sürüyor ve fiziki özgürlüğüne kavuşmasına dair somut bir hukuki adım henüz atılmış değil.
DEM Parti, DBP ve TJA’nın Haziran 2026’da Wan, Mersin, İstanbul ve Amed’de düzenlediği mitinglerde bu konu en açık biçimde dile getirildi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, sürecin tek muhatabı olan Önder Apo’nun 27 yıldır cezaevinde tutulmasının artık kabul edilemez olduğunu belirterek, ‘umut hakkı tanınmadan barış olmaz’ dedi ve Meclis’ten sürece hukuki güvence sağlayacak açık, net ve cesur bir çerçeve yasa çıkarılması çağrısında bulundu. DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar da Amed’deki mitingde, Önder Apo’nun özgürlüğünün ‘barışın resmi’ olduğunu vurguladı.
UMUT HAKKI NEDEN ÖNEMLİ?
Hukuk literatüründe umut hakkı, ömür boyu hapis cezalarının dahi bir gün sona erebileceği ihtimalinin insana tanınmasını ifade eder ve insan onuru ilkesinin bir gereği olarak kabul edilir. Kürt siyasi hareketi açısından bu kavramın önemi tek başına hukuki değil, bununla birlikte sembolik ve stratejiktir. Sürecin muhatabı olarak kabul edilen bir liderin, toplumla ve siyasetle yeniden buluşabilmesi, hem PKK tabanının silah bırakma kararına duyduğu güveni pekiştirecek hem de devletin barış iradesindeki samimiyetinin somut bir göstergesi olacak. Aksi durumda, yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı kalan bir ‘çözüm’, Galtung’un tarif ettiği negatif barışın ötesine geçemeyecek ve kalıcılığı baştan tartışmalı hale gelecektir.
DÜNYA ÖRNEKLERİ BİZE NE ANLATIYOR?
Güney Afrika: Nelson Mandela, ırkçı apartheid rejimine karşı yürüttüğü mücadele nedeniyle 27 yıl hapiste kaldı ve 11 Şubat 1990’da Victor Verster Cezaevi’nden serbest bırakıldı. Mandela’nın hikâyesi, sürecin sadece ‘liderin özgür kalması’ ile sınırlı kalmadığını, özgürlüğün ancak eşit bir müzakere zemininin parçası olduğunda anlam kazandığını gösterdi. Mandela, 1985’te apartheid hükümetinin kendisine sunduğu koşullu ve bireysel özgürlük teklifini reddederek, ‘Halkım özgür değilse benim özgürlüğümün hiçbir anlamı yoktur’ demişti. Serbest bırakıldıktan sonra Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) baş müzakerecisi olarak hükümetle CODESA sürecini yürüten Mandela, 1994’teki ilk özgür seçimlerle birlikte ülkenin ilk siyah cumhurbaşkanı oldu.
Kürt basınında da tartışıldığı üzere, Mandela’nın serbest bırakılması tesadüfi bir insani jest değildi. Apartheid rejiminin uluslararası yaptırımlar, iç isyan ve ekonomik çöküş karşısında sürdürülemez hale gelmesinin bir sonucuydu. Bu da gösterdi ki, bir liderin özgür kalması tek başına yeterli değildir. Bu adımın kalıcı bir dönüşüme evrilmesi için örgütlü bir toplumsal güç, uluslararası destek ve müzakere masasında eşit temsil şarttır.
Kuzey İrlanda: 30 yıla yakın süren ve ‘The Troubles’ olarak anılan çatışma döneminin ardından, İngiltere hükümeti ile IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein arasında 1990’larda başlayan müzakereler, 1998’de tarihi Hayırlı Cuma Anlaşması ile sonuçlandı. Sürecin en kritik dönüm noktalarından biri, İngiltere’nin Sinn Fein lideri Gerry Adams’ı çözümün meşru bir aktörü olarak tanımasıydı. 1994’te Adams’a sembolik olarak ilk ABD vizesinin verilmesi de bu meşrulaştırmanın bir parçasıydı. Süreç boyunca İngiliz hükümetinin ısrar ettiği önce silah bırakma, sonra müzakere formülü, sürecin defalarca çıkmaza girmesine yol açtı. 1997’de iktidara gelen Tony Blair hükümetinin silahsızlanmayı bir ön koşul olmaktan çıkarıp müzakere edilecek konulardan biri haline getirmesiyle süreç nihayet ivme kazandı.
10 Nisan 1998’de imzalanan anlaşma, IRA’nın silah bırakmasının yanı sıra, İngiltere’nin IRA mahkûmlarını serbest bırakmasını, Kuzey İrlanda’dan asker çekmesini ve bölgeye yerinden yönetim hakkı tanımasını da içeriyordu. Anlaşma halk oylamasına sunuldu ve yüzde 71 destek oyu aldı. Kuzey İrlanda deneyiminin en önemli dersi, barışın sadece devletler ve silahlı aktörler arasında imzalanan bir belge olmadığıydı. Eğitimden hukuk sistemine, insan hakları hassasiyetinden sivil toplumun sürece katılımına kadar uzanan çok katmanlı bir toplumsal inşa süreci olduğuydu.
DÜNYA DENEYİMLERİ VE KÜRT HAREKETİ
Liderin özgürlüğü bir sembol değil, sürecin işlerliğinin testidir. Hem Mandela hem de Gerry Adams örnekleri, bir liderin sürece dahil olabilmesinin, hareketin tabanı nezdinde sürecin meşruiyetini ve güvenilirliğini sağlayan en kritik eşiklerden biri olduğunu gösteriyor. Önder Apo’nun tecridinin sürmesi, PKK tabanında ve Kürt siyasetinde sürecin samimiyetine dair kuşkuları büyütme riski taşıyor.
Silah bırakma tek taraflı bir teslimiyet değil, karşılıklı bir müzakere konusu olmalıdır. Kuzey İrlanda deneyimi, silahsızlanmanın bir “ön koşul” olarak dayatılmasının süreci yıllarca kilitlediğini, bunun yerine eşzamanlı ve karşılıklı bir müzakere maddesi haline getirildiğinde ilerleme kaydedildiğini gösteriyor. Kürt hareketi açısından bu, çerçeve yasa ve hukuki güvencelerin, silah bırakma adımlarıyla eşzamanlı ve şeffaf şekilde ilerlemesi gerektiği anlamına geliyor.
Toplumsal örgütlülük ve uluslararası destek bu konuda en belirleyici başlıklardan biri olarak duruyor. Mandela’nın serbest bırakılması, sadece ahlaki bir çağrı niteliği taşımıyordu, onlarca yıllık örgütlü direnişin, ekonomik yaptırımların ve uluslararası kamuoyu baskısının sonucuydu. Kürt hareketi için bu, sürecin sadece Ankara ile İmralı arasındaki bir diyaloga sıkıştırılmaması, toplumsal meşruiyetin ve uluslararası kamuoyunun sürekli diri tutulması gerektiği anlamına geliyor.
Barış, hak temelli kurumsal reformlarla kalıcı hale geldiği sürece anlam kazanmış oluyor. Kuzey İrlanda’da kurulan İnsan Hakları Komisyonu, müfredat reformu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi güvenceleri, anlaşmanın kâğıt üzerinde kalmasını önledi. Kürt meselesinde de anadilde eğitim, demokratik siyasetin önündeki hukuki engellerin kaldırılması ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi kurumsal adımlar atılmadan, sürecin pozitif barışa evrilmesi mümkün görünmüyor.
Teslimiyet ile barışın karıştırılmaması ilkesi de bu aşamada önemlidir. Gerek Mandela’nın 1985’teki koşullu özgürlük teklifini reddetmesi gerekse Kürt hareketinin ‘barış onur ve hak tanımayla gelir, teslimiyetle değil’ vurgusu, sürecin taraflarının onurlu ve eşit bir zeminde temsil edilmesi gerektiğine işaret ediyor. Aksi halde varılacak olan ‘anlaşma’, kalıcı olmayan kırılgan bir sükûnetten öteye geçemeyebilir.
POZİTİF BARIŞA GİDEN YOL AÇIK MI?
Türkiye’deki barış sürecinin bugün geldiği aşamada, atılan adımların negatif barışın ötesine geçip geçemeyeceği, büyük ölçüde önümüzdeki dönemde atılacak somut hukuki ve siyasi adımlara bağlı görünüyor. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, sembolik bir talebin ötesinde sürecin taraflarının birbirine duyduğu güvenin ve devletin barış iradesindeki samimiyetinin en somut göstergelerinden biri olarak öne çıkıyor. Dünya örnekleri, bu adımın atılmaması durumunda sürecin kırılgan bir sükûnetten öteye geçemeyeceğini göstermiştir. Atılması durumunda ise, toplumsal örgütlülük ve hak temelli kurumsal reformlarla desteklendiği takdirde, kalıcı bir pozitif barışın mümkün olabileceğini gösteriyor.
Meclis’te tartışılan çerçeve yasa, gerçekten de “dağdan, cezaevinden, sürgünden demokratik siyasete dönüşün yolunu” açacak kapsamlı bir hukuki güvenceye mi dönüşecek, yoksa sürecin sembolik adımlarla sınırlı kalmasına mı yol açacak? Bu sorunun yanıtı, sadece Kürt meselesinin değil, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin de geleceğini belirleyecek.