26 yıldır İmralı Ada Hapishanesi’nde ağır tecrit koşulları altında tutulan Önder Apo’nun öncülüğünde gelişen “Barış ve Demokratik Toplum” süreci, uluslararası düzeyde giderek artan destekler almaya devam ediyor. Bu süreç, aynı zamanda Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin savunduğu demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmanın daha geniş kesimler tarafından tanınmasını ve görünürlük kazanmasını sağladı.
Alanında uzman pek çok isim, barış ve demokratik toplum perspektifi etrafında şekillenen bu fikirleri yalnızca Kürt halkı için değil, Ortadoğu ve dünya halkları açısından da umut verici bir alternatif olarak değerlendiriyor.
Bu isimlerden biri de eleştirel pedagoji alanının önde gelen kuramcılarından, Kanadalı eğitimci, yazar ve akademisyen Prof. Peter McLaren.
Geçtiğimiz günlerde DEM Parti’ye gönderdiği mesajla sürece desteğini açıklayan Prof. McLaren ile, çözüm sürecini ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigmanın önemini konuştuk.
Prof. Peter McLaren ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümü şöyle:
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, kapitalist moderniteye alternatif olarak “demokratik modernite” fikrini savunuyor. Sizce bu fikir, eleştirel pedagoji ve özgürleştirici eğitimle hangi açılardan kesişiyor?
Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı, dağların altındaki bir sarsıntı gibi gelişti. Bu ses, barışın yankısı da olabilir, yeni bir fırtınanın habercisi de. İmralı’daki sessizlikten taşan sesi, Kürt ufkunu Kandil’in zirvelerinden Rojava ve Hewler ovalarına kadar dalgalandırdı. Bu topraklarda, yorgun liderler, örneğin Mesud Barzani, bakışlarını diyalogun kırılgan şafağına çevirdiler. Ankara ise bir eliyle kılıca dokunarak dinledi. Yine de yol dikenlerle dolu. Kürt savaşçılar ateşkes ilan etmiş olsa da, Türk savaş uçakları, hâlâ Kuzey Irak ve Kuzeydoğu Suriye semalarında dönüyor. PKK, tarih boyunca barış vaatlerinin çoğu kez ihanetten doğan enkazın altında kaldığını bilerek, silahlarını bırakmadan önce tutuklu önderlerinin yüzünü görmek istedi.
Öte yandan yeni antlaşmalar Suriye’nin geleceğini yeniden şekillendiriyor. Şam ve Hewler’de imzalanan anlaşmalar, Kürt özerkliğini merkezi denetim karşılığında takas ediyor; petrol sahaları ve sınır bölgeleri yeniden devlete bırakılıyor. Topluluklar ise bölünmüş ve belirsiz bir halde kalıyor. Şengal’de yerinden edilmenin ve kapanmamış savaşların hayaletleri hâlâ toprağı dolaşıyor. Bu nedenle Öcalan’ın silahsızlanma vizyonu, fırtınaya karşı yanan bir mum gibi parlıyor. Barışın kök salabilæmesi için sözcüklerin ete kemiğe bürünmesi gerekir. Ben buna kendi çalışmalarımda “bedenleşme” diyorum.
Yasalar silahsızlanmış olanları korumalı, uluslar silahlarını dizginlemeli ve uzun süredir birbirinden kopmuş olanlar; Türkiye, Güney Kürdistan Yönetimi, Şam ve Kürtler — artık fethedenler ya da yalvaranlar olarak değil, kadim bir gecenin sonunu arayan akrabalar olarak konuşmayı öğrenmeli.
‘BARIŞ’IN ÖNÜNDEKİ ENGEL AYNI ZAMANDA PEDAGOJİKTİR’
Öcalan’ın demokratik modernite fikrine gelince, bu derin bir düşüncedir. Kürt direnişi konusunda otorite iddiasında bulunmasam da, Öcalan’ın barış önerisinin önündeki en büyük engelin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda pedagojik olduğunu düşünüyorum.
İmralı’nın duvarları yalnızca bir hapishanenin sınırları değildir. Bilinçten, eleştirel düşünme yetisinden korkan bir dünya düzeninin mimarisini temsil eder. “Eleştirel düşünme” derken kastettiğim, kapitalist üretim ilişkilerinin ve emeğin değer biçiminin demokratik kurumlar ve insan iradesi üzerindeki etkisini çözümlemektir. “Mimar” (architecton) kavramını Aristotelesçi anlamda kullanıyorum; yani, değerin üretiminden sorumlu olan kapitalisti kastediyorum.
Marx “değerin üretimi”nden söz ederken, yalnızca muhasebe defterlerindeki rakamları değil, insan yaşamının kâr uğruna dönüştürüldüğü o gizli simyayı anlatıyordu. Onun için değer, piyasada değil, yaşayan emeğin nabzında doğardı. Kesen, döven, dokuyan, inşa eden ellerde. Değer, bizzat zamandır; insan zamanıdır — Marx’ın “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” dediği o acımasız aritmetiğe göre damıtılan ve ölçülen zaman. Emek, meta dünyasını canlandıran gizli ateştir, ancak bu alev karartılmıştır. Işığı elinden alınmıştır. Öznelliğimizin metalaştırılmasından kurtulmak için, benim “özneleşmiş eyleyicilik” dediğim şeyi, yani kendi hikâyemizi devletin bizim adımıza yazmasına izin vermeden kendimiz yazma yetimizi geliştirmemiz gerekir.
Marx’tan alıntı yapayım. Her ürünün içinde bir hayalet vardır. Verilmiş ama asla geri dönmemiş olan artık emek, sermayenin kendine mal ettiği karşılıksız yaşam payı. Ücret, yalnızca işçinin hayatta kalmasını karşılar; emeğini değil. Geri kalan — fazlalık, tanınmayan emek — kârın yaşam kanına dönüşür. Dolayısıyla bir metanın değeri, yalnızca üretim maliyeti değildir. Onun yapımına sinmiş sessiz hırsızlıktır. Her fiyat etiketinin ardında sömürü ritmi atar — yaşayan nefesin ölü sermayeye, insan olasılığının iktidar paralarına dönüştürülmesinin bitmeyen süreci.
‘ÖCALAN’IN TECRİDİ KOLLEKTİF HAYAL GÜCÜMÜZÜN TUTSAKLIĞINI YANSITIR’
Öcalan’ın tecridi, kapitalist modernite altında kolektif hayal gücümüzün tutsaklığını yansıtır. Bizi itaat etmeye, tüketmeye ve tahakkümü düzen sanmaya eğiten bir sistemdir bu. Öcalan’ın “kapitalist modernite” dediği şey aslında devasa bir kulluk okuludur. İnsanlığın kendi onurunu unutmasını öğreten küresel bir müfredat.
İşte Öcalan’ın düşüncesi, burada eleştirel pedagoji geleneğiyle derin biçimde kesişir. Paulo Freire bize, ezilenlerin tarihsel sürecin öznesi olması gerektiğini, politikanın nesnesi olmamaları gerektiğini öğretti. Öcalan bu ilkeleri tüm uygarlıklara genişletiyor. Onun “demokratik modernite” vizyonu, özünde bir yeniden uyanış pedagojisidir. Hiyerarşiyi unutmaya, dayanışmayı yeniden öğrenmeye, dünyaya ad vermeyi yeniden kazanma çağrısıdır.
‘FREİRE VE ÖCALAN FİKİRLERİ AYNI AHLAKİ COĞRAFYADAN DOĞAR’
Freire’nin “ezilenlerin pedagojisi” ile Öcalan’ın “demokratik konfederalizmi” aynı ahlaki coğrafyadan doğar: kurtuluşun öğrenilerek, yaşanarak var olacağı inancından. Bu yüzden biz Freireciler, Amerika Birleşik Devletleri’nde kapitalist devlet tarafından acımasızca hedef alınıyoruz. Yakın zamanda suikasta uğrayan Charlie Kirk bizi “Profesör İzleme Listesi”ne koymuştu. Yönetici sınıf — Cumhuriyetçi Parti’ye sıkışmış milyarder oligarşiler — bizi “halkın düşmanı” olarak görüyor.
Her iki düşünür de eğitimin asla tarafsız olmadığını bilir. Eğitim ya ehlileştirir ya özgürleştirir. Freire için sınıf, dönüşümün mekânıydı. Öcalan için komünler ve meclisler, insanların özgürlüğün zor sanatını öğrendiği sınıflardır. Her ikisi de aynı düşmanla yüzleşir: insanları itaatkâr kâr araçlarına dönüştüren kapitalist modernitenin mekanik bilinci.
Devletin onlardan korkmasının nedeni de budur. Erdoğan’ın hükümeti, tıpkı ondan önceki birçok rejim gibi, Öcalan’ı yalnızca siyasi vizyonundan değil, pedagojisinden dolayı da susturmak ister. Çünkü o insanlara düşünmeyi, sorgulamayı, katılmayı öğretiyor. Bu, otoriterlik için — faşizm için — herhangi bir silahtan çok daha tehlikelidir. Öcalan’ın sesinin bastırılması, kolektif hayal gücümüzün, barışı düşleyebilme yetimizin bastırılmasıdır.
Brezilya’nın eski başkanı ve Trump’ın dostu Jair Bolsonaro da Freire’in hayranı değildi. 2018–2019 seçim kampanyası ve erken başkanlık döneminde Bolsonaro, Freire’in Brezilya eğitim sistemindeki etkisini “alev makinesiyle temizleyeceğini” söyleyerek onun mirasını silme sözü vermişti.
Bolsonaro ve müttefikleri, Freire’i “Marksist” olarak yaftaladı ve eğitimdeki başarısızlıkların sorumlusu olarak gösterdi. İktidara geldikten sonra hükümeti ve meclis destekçileri, Freire’in eğitimdeki statüsünü düşürmek için adımlar attı (örneğin, “Brezilya’nın eğitim hamisi” unvanını kaldırma girişimleri) ve Freireci yaklaşımların müfredattan çıkarılmasından söz ettiler.
Paulo her zaman bana, teorilerini başka ülkelere “taşımamı” değil, o ülkelerin öğretmenlerini kendi mücadeleleri bağlamında bu fikirleri yeniden yaratmaya teşvik etmemi söylerdi. Başkan Chavez de başka ülkelerden gelen eleştirel eğitimcileri saygıyla karşıladı ama dışarıdan ithal edilen eğitim reformlarının Venezüella halkının ihtiyaçlarına göre uyarlanması gerektiğinde ısrar etti.
‘ÖCALAN İNSANLIĞIMIZIN YENİDEN KAZANILMASINI İSTİYOR’
Sonuçta, Öcalan’ın vizyonunda söz konusu olan şey, insanlığımızın yeniden kazanılmasından başka bir şey değildir. Onun yazıları da, Freire’inkiler gibi, bize barışın tepeden dayatılamayacağını hatırlatır; barış, aşağıdan öğrenilmeli ve yaşanmalıdır. Her ikisi de ezilenlere güvenir. Sıradan insanların, kendi güçlerinin farkına vardıklarında koşullarını dönüştürebilecekleri ahlaki zekâya. Bu inanç devrimcidir, çünkü ne umutsuzluğa ne kaderciliğe boyun eğer. Düşünmenin kendisinin bir direniş eylemi, bilginin yaratılmasının özgürlüğün yaratılması olduğunu savunur.
Bugün, felaketin bir ders müfredatına dönüştüğü bir gezegende yaşıyoruz. Savaşın, eşitsizliğin ve ekolojik çöküşün bize her gün umutsuzluğu öğrettiği bir dünyada. Öcalan ve Freire bize başka bir eğitimin mümkün olduğunu hatırlatıyor: diyaloğa, karşılıklı özenmeye ve sevgi pedagojisine dayanan bir eğitim. Eleştirel öğretmek, kolektif örgütlenmek, vicdanla eylemek; bunlar akademik jestler değil, direniş biçimleridir.
Öcalan’ın barış önerisi, eleştirel pedagoji perspektifinden okunduğunda yalnızca siyasi bir belge değildir. Bu, insanın yeniden doğuşuna dair bir müfredattır. Kapitalizmin tükettiği ahlaki ve ruhsal hayal gücünü yeniden kazanma çağrısıdır. Hem Freire hem Öcalan bize şunu öğretir: bir halkın kurtuluşu ile zihnin kurtuluşu, farklı dillerde konuşulan aynı devrimdir.
Ve işte o ortak özgürlük dilinde, barışın başlangıcını buluruz.
‘DEMOKRATİK KONFEDERALİZM ÖCALAN’IN ÖZGÜRLÜK VİZYONUDUR’
Siz Paulo Freire’den ilham alan özgürleştirici bir pedagoji geliştirdiniz. Öcalan’ın “öz yönetim” ve “demokratik konfederalizm” ilkeleriyle kendi pedagojik yaklaşımınız arasında benzerlikler görüyor musunuz?
Demokratik konfederalizm, Öcalan’ın özgürlük vizyonudur. Gücün konseyler ve meclisler aracılığıyla aktığı, toplulukların toprağına kök salmış bir özgürlük anlayışı. Devletin hiyerarşisini ve kapitalizmin soğuk mantığını reddederek; kadınların, azınlıkların ve yerel toplulukların kendi kaderlerini belirlediği, feminizm, ekolojik duyarlılık ve dayanışmacı ekonomi ilkeleriyle şekillenen bir toplumu yeşertir. Bir zamanlar yalnızca Kürt özgürlük mücadelesinin hayali olan bu model, bugün her yerde insanın kendi kaderini tayin etmesi için bir taslağa dönüşmüştür. Yukarıdan bahşedilen değil, aşağıdan inşa edilen, devletsiz ve katılımcı bir demokrasi.
Benim çalışmalarım da bu fikirlerle yankı buluyor, ancak ben devleti yeniden tasavvur etmekten ziyade okulları komünler ya da topluluk temelli kurumlar olarak örgütlemeye odaklanıyorum. Bu alanda Öcalan’ın vizyonu, benimkinden hem çok daha ayrıntılı hem de çok daha kapsamlıdır.
Son birkaç yıldır yürüttüğüm çalışmaların büyük kısmı, aşırı sağcı aktörlerin eğitim sistemine yönelik saldırılarına karşı bir savunma niteliğinde. Bu çevreler çeşitlilik, eşitlik ve toplumsal adalet çabalarını “insan ruhunu yeniden mühendislik girişimi” olarak nitelendiriyorlar. Düşünün, öğrencileri eleştirel düşünmeye teşvik etmenin, çocukların “ruhlarını yok etmek” olarak sunulduğu bir ortamdan bahsediyoruz. Bu tür manipülatif saldırılar, ABD genelinde eğitimi tahrip ediyor.
Eleştirel düşünmek artık “woke” (uyanık) olarak damgalanıyor. Aslında, öğrencilerin politik bilinç kazanmasına veya baskıcı kurumlara ve aşırı sağ ideolojik dayatmalara karşı durmasına yönelik her çaba “woke” olarak etiketleniyor. ABD’deki bu aşırı sağ saldırılar, diğer ülkelerdeki liderler için de bir şablon haline geldi. Bugün faşist liderler, eğitimde “woke” karşıtlığı bahanesiyle benzer söylemleri kullanıyor. Budapeşte’den Buenos Aires’e, Roma’dan insan zihninin derinliklerine kadar sınıflarda karanlık bir dalga yayılıyor. Macaristan, İtalya ve Arjantin gibi ülkelerde hükümetler, “anti-woke” eğitimi bir silah haline getiriyor; toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve eleştirel düşünce dilini silmeye çalışıyor. Bakanlıklar kapatılıyor, programlar dağıtılıyor, üniversiteler birer ideolojik araç haline getiriliyor. Ve öğrenciler ayağa kalkıyor, sesleri bu yok etme makinesine çarpıyor.
Arjantin’de Milei, “hastalıklı wokeizmin ideolojik yapısını yakmaya” ant içiyor; fonları kesiyor, kadınları ve azınlıkları koruyan kurumları susturuyor. Macaristan’da Orbán, üniversiteleri kapatıyor ve okullarda LGBTQ+ yaşamına dair tartışmaları yasaklıyor, bu saldırıyı “küreselci beyin yıkamaya karşı kültür savaşı” olarak çerçeveliyor. İtalya’da Meloni, “gelenek”i savunma adına, aileleri ve sınıfları aynı kalıba sokmak istiyor; toplumsal cinsiyet ve cinsellik eğitimini kısıtlıyor.
Bu ülkelerde yaşanan fırtına yalnızca politik değil, varoluşsaldır: gençliğin hayal gücünü ele geçirme, sorgulamayı dogmayla, diyaloğu buyruğa dönüştürme savaşı. Yine de bu gölge altında direniş kıvılcımları sönmüyor. Öğrenci protestolarında, fısıltı halindeki tartışmalarda, susturulamayan eleştirel düşüncenin nabzında parlıyor. Silme fırtınası ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin, eleştirel sorgulamanın kıvılcımları sınıftan sınıfa sıçrayarak karanlığa teslim olmayı reddediyor.
‘BARIŞ AHLAKİ YENİDEN DOĞUŞ GEREKTİRİR’
Barış süreçlerinin yalnızca siyasi anlaşmalarla mı tesis edildiğini, yoksa toplumsal düzeyde bir “ahlaki yeniden doğuş”u da gerektirip gerektirmediğini düşünüyor musunuz?
Barış süreçleri asla yalnızca anlaşmalarla yaratılmaz; bir tür ahlaki yeniden doğuş, müzakereyi gerçek bir uzlaşmaya dönüştüren sessiz bir vicdan simyası gerektirir. Barış yolunun kendisinin kutsal bir iş olduğunu fark ettiren epifanik anlar, yani içgörüler gerektirir. Bu bağlamda Maximilian Kolbe’nin yaşamı ışık tutan bir örnek olarak durur. Onun cesareti, özverisi ve inancı, gerçek barışın hem içsel bir devrim hem de politik bir anlaşma olduğunu gösterir; baskı mekanizmaları altında bile sevgi ve adaleti seçme insan kapasitesinin bir kanıtıdır.
Maximilian Kolbe’nin Auschwitz’de hapsedildiği dönemde, bir mahkum kaçtıktan sonra kampta korkunç on can karşılığı bir can yasası — Sippenhaft — uygulanıyordu. Mahkumlar duvarlara yaslanmış, köşelere sıkışmış, kavurucu güneş altında görünmez olmaya çalışırken, gardiyanların adımları ve emirleri çekiç ve yıldırım gibi düşüyor, her bakış bir yok etme hükmü anlamına geliyordu.
SS-Hauptsturmführer Karl Fritzsch, 10 mahkûmu idam için seçti; bunlar arasında, Wielun ve Modlin Kalesi’nin savunmasında cesurca savaşmış, esaretten kurtulmuş, Gestapo işkencesine yedi ay dayanmış ve direnişe katılmış Polonyalı çavuş Franciszek Gajowniczek de vardı. Gajowniczek’in karısı ve çocukları için duyduğu çaresiz çığlıklar, Kolbe tarafından karşılandı; Kolbe öne çıkarak, onun yerine kendi hayatını sundu. Fritzsch’in izin verdiği üstün bir özveri eylemi.
Gajowniczek, daha önce de defalarca ölümden kıl payı kurtulmuştu: partizanların bir treni yok etmesine misilleme olarak idam için seçilmiş, daha sonra mahkûm arkadaşları ve bir asker doktorun yardımıyla tifüs enfeksiyonundan kurtulmuştu. Sonradan Kolbe’nin fedakârlığının ona yaşam gücü verdiğini, ailesini korumasını sağladığını ve rahibin hayatının boşa gitmediğini düşündü.
Kolbe, diğer dokuz mahkumla birlikte Blok 11’in “Ölüm Bloğu” açlık hücresine kapatıldı; bu mekan idam ve Zyklon B testlerinin yapıldığı ölümcül bir alandı. Işık, hava ve umut yoksunluğunda açlık ve susuzluk onları kemirirken, Kolbe’nin sesi boşluğu aşarak ilahiler, dualar ve merhamet güvencesiyle yükseldi, diğerlerini ruhen besledi. Dikkat çekici şekilde, Kolbe bu cehennem hücresinde iki hafta boyunca hayatta kaldı, diğer dokuz mahkûmu şarkı ve dualarla ayakta tuttu. Nihayet, karbolik asit enjeksiyonu ile öldürüldü ve en büyük sevgi eylemini tamamladı.
Kolbe’nin hayatını kurtarmak için canını verdiği kişi, Franciszek Gajowniczek, savaşı atlattı ve Kolbe’nin yaşam armağanını taşıdı. On yıllar sonra, 1982’de, Kolbe’nin Katolik Kilisesi tarafından aziz ilan edilişine tanık oldu.
‘HAKSIZLIK YASA HALİNE GELDİĞİNDE DİRENİŞ BİR GÖREV OLUR’
Barış ahlaki yeniden doğuş gerektirir mi? Evet, derinden öyle. Çünkü barış yalnızca anlaşmalardan doğmaz, dönüşümden doğar. Eğer Maximilian Kolbe bir açlık hücresinde bir sığınak ışığı yakabiliyorsa — eğer vahşetin külleri arasından umudu yükseltebiliyorsa — biz de barışa ruhunu veren ahlaki hayal gücünü uyandırabiliriz.
Barış, insanlar vicdan ve cesaretle birleştiğinde, gerçeğin ve adaletin ateşi yeniden yakılmalıdır; yok edilmeden, tahrip edici botların yürüyüşü altında çocuk çığlığı gibi kaybolmadan önce.
Barış ve demokrasi bir antlaşmaya vardığında, umut filizlenir. Çünkü birlikte var olduklarında, adalet yeryüzünden kaybolmaz. Ve eski gerçek bize hatırlatır: Haksızlık yasa haline geldiğinde, direniş bir görev olur.
‘BARIŞ SÖZLERLE AYAKTA KALAMAZ, PRATİK İSTER’
“Demokrasi, güçlülerin mülkü değil, insanlığın paylaşılan vaadidir” diyorsunuz. Bugün halkların bu vaadi yaşatmak için hangi sorumlulukları var?
Barış ve demokrasi yalnızca sözlerle ayakta kalamaz. Kürt mücadelesi özelinde, Ankara’nın vaadi hukuka dönüştürmesi gerekir. Bu en temel sorumluluktur. Kürtlerin çağrısı açıktır: bir zamanlar silah taşımış olanlar için genel af, kendi dillerinde konuşma ve öğretme özgürlüğü ve eşitliği hayal etmeye cesaret eden tutuklu seslerin serbest bırakılması. Bunlar taviz değil; güvenin temelleridir.
Demokrasi vaadi, parşömen üzerindeki imzalarla değil, vicdanın uyanıklığıyla korunur. Hükümetler adaletin kutsal sorumluluğunu taşır: güç mekanizmalarını onur aracına dönüştürmek, barışın yalnızca çatışmasızlık değil, adalet, doğruluk ve kapsayıcılığın varlığı olduğunu hatırlamak. Halklar da bu ateşi korumak zorundadır: kayıtsızlığa direnmek, hesap sorulmasını talep etmek, bir zamanlar düşman olarak adlandırılanlarda bile insanlığı görmek. Çünkü barış doğduğunda, o bir bebektir — hem yöneticilerin hem de yurttaşların kollarında kırılgan — ve biri yüz çevirirse, toza karışıp yok olur.
Bu vaadi yaşatmak, her gün dünyayı dinleme, uzlaşma ve affetme cesaretimiz üzerine kurmak, demokrasinin kendisinin barışın günlük emeği olduğunu hatırlamak demektir.
‘TÜRKİYE BİR KEZ DAHA KAVŞAKTA DURUYOR’
Ancak Türk devletinde, bu kırılgan şafak altında, silinmeyi reddeden gölgeler var. Toprak güvensizlikle dolu, reform vaatleri hala yerine getirilmemiş ve Suriye ile Irak’tan esen bölgesel çatışma rüzgârları, korları alevlenmeden dağıtmakla tehdit ediyor. Erdoğan’ın kumarı bıçak sırtında: milliyetçi öfke ile Kürt umudu, gücün kendini koruma içgüdüsü ile barışın doğma çağrısı arasında.
Böylece Türkiye bir kez daha kavşakta duruyor. Silahlar susmuş olabilir, ama esas mücadele şimdi başlıyor. Sessizliği güvene, güveni adaletin mimarisine dönüştürmek gerekir. Uzun süre yalnızca savaş dilinde konuşmuş bir devletin ahlaki yeniden doğuşunu inşa etmek gerekir.
Peki ya demokrasi veya barışı istemeyen devletler? Rusya’yı, ABD’yi düşünüyorum. Tüm güçler barış emeğini veya vicdan uyanıklığını hoş karşılamaz. Kendi hakimiyetine bağlı bazı devletler, demokrasiyi tehdit, adaleti ise sınırlama olarak görür. Rusya örneğin, tarih ve hırsın ağırlığıyla hareket ediyor; diyaloğun olması gereken yerde yumruğunu kaldırıyor, gölgesi sınırları aşıyor, dünyaya özgürlük yolunun engellerden azade olmadığını hatırlatıyor. Benim görüşüme göre Putin, Sovyetler Birliği’nin bir zamanlar parçası olan ülkeleri geri almayı planlıyor. ABD bile — bir zamanlar demokrasinin müjdecisi — Trump’ın maskaralık gösterisi altında, kendi çıkarı ve politik hesaplarla yük altında sendeledi; eylemleri güç ile ilke arasındaki kırılgan antlaşmayı ihlal etti. O antlaşma parçalanmış durumda. Benim evlat edinilmiş ülkem Trump’ın kötü niyetli narsisizmi bataklığında çökmüş durumda.
Bu bize şunu göstermelidir: Barış doğal bir miras değil, bir mücadeledir ve demokrasi sürekli bir deneyimdir. Dünyanın vicdanı hem tanık hem de dengeleyici rol oynamalı, otoriterlik ve faşizmin kaba çekim gücüne karşı durmalı ve adalet vaadi ne kadar direnilirse direnilsin silinemeyeceğini ısrarla hatırlatmalıdır. Çünkü güç hesap vermeyi reddettiğinde, umut daha parlak yanmalı; ateşi cesaret, vicdan ve hiçbir zorbalığın insan onuru talebini söndüremeyeceğine dair sarsılmaz inançla beslenmelidir.
‘MİLLİYETÇİLİK BARIŞIN ÖNÜNDE EN BÜYÜK ENGEL’
Peki, milliyetçilik hem Türkiye’de hem de dünyada barışın önündeki başlıca engellerden biri mi?
Evet, kesinlikle öyle düşünüyorum. Özellikle Hristiyan milliyetçiliği ve Katolik bütüncülcülüğünü eleştirdim. Ve ben bir Katolikim. Kilise ile devletin ayrı olması gerektiği görüşünü savunuyorum. Faşist diktatörlüklerde Kilise’nin rolü bana bu dersi verdi.
Milliyetçilik dünyada ciddi bir sorundur çünkü sadakati bir kafese dönüştürür ve toplulukların enerjisini kendi aleyhlerine yönlendirir. Gücü erdemin giysileriyle donatır, insanları hayali düşmanlara karşı savaşmaya ve yaşamlarını şekillendiren daha derin adaletsizlikleri görmezden gelmeye ikna eder. Dünyayı “biz” ve “onlar” olarak böler, empatiyi korku ve ideolojiyle çizilmiş sınırlara hapseder ve ortak insan çıkarlarımızı göremez hale getirir.
Etkilerini her yerde görüyoruz. Eğitimde, medyada ve siyasette, sorgulamayı caydırır, diyaloğu zayıflatır ve ilgiyi uyumla değiştirir. Milliyetçilik kontrolden çıktığında, insan ruhunu adalet, özgürlük ve kolektif sorumluluk yerine bölünmeye ve gücün sürdürülmesine yönlendirir.
İşte bu yüzden, bugün dünyada barışı inşa etmek ve demokrasiyi sürdürmek için en büyük engellerden biri olduğuna inanıyorum.
‘SESSİZLİK HEM STRATEJİK HEM DE KASITLI’
“Dünya Öcalan’ın barış çağrısına yüz çevirmemeli” diyorsunuz. Ortadoğu’daki barış mücadelelerine, özellikle Kürt meselesine uluslararası toplumun kayıtsızlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kürt meselesi söz konusu olduğunda, dünyanın kayıtsızlığı hem stratejik hem de kasıtlıdır. Kürtlerin mücadelesi, güçlü devletlerin, özellikle de ABD’nin, jeopolitik veya ekonomik çıkarlarıyla uyumlu olmadığı için, çoğu zaman kenara itilir; diğer çatışmalar ise ilgi ve kaynak alır. Petrol, ittifaklar ve bölgesel hesaplar, uluslararası gözlerin nereye odaklanacağını belirler ve Kürtleri büyük ölçüde şiddet ve baskıyı tek başlarına göğüslemeye bırakır.
Bu seçici ilgisizlik, cehalet değil, bilinçli bir tercihtir; güçle adaletin yer değiştirdiği soğuk bir hesaplamadır. Tekrar etmek gerekirse, bu seçici kayıtsızlık tesadüf değildir; kasıtlı bir tercihtir ve adalet ve insan onurundan ziyade istikrar ve kârı değerli gören küresel güç yapılarının bir yansımasıdır.
Yine de, Kürt halkının cesareti ve direnci, dünya ne kadar yüz çevirirse çevirsin, tanıklık etmemizi zorunlu kılıyor.
‘KÜRTLERİN MÜCADELESİ BİR DENEY ALANI’
Kürt halkının özgürlük mücadelesini, küresel adalet ve özgürlük mücadelelerinin daha geniş bağlamında nereye koyuyorsunuz?
Öncelikle, Kürt mücadelesini bir deney alanı, olasılık laboratuvarı olarak merkeze koyardım. İnsan ruhunun özgürlük ve hayal gücünün sınırlarını test ettiği bir alan olarak. Bu, hayatları rastgele rüzgâra savurmak değil; aksine bilinçli, neredeyse kutsal bir deneydir. Abdullah Öcalan’ın vizyonunun açığa çıkışı, siyaseti yalnızca strateji değil, doğrudan demokrasinin yaşayan nabzı ve toplumun ahlaki ve politik kurumlarının özgürce işleyişi olarak görür. Onun vizyonu özgürlüğün ta kendisinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Bu vizyonun merkezinde kadın özgürleşmesi yanıp tutuşur. Çünkü Öcalan, kadınların ezilmişliğini diğer tüm egemenliklerin kökündeki gölge olarak görür. Her gerçek devrim bu kalpten yükselmelidir; kadınların özgürlüğü, insan özgürlüğünün temel taşını oluşturur. Bunun yanında, Öcalan bir ekolojik hayal gücü, kritik pedagojide “eko-pedagoji” olarak adlandırılan bir yaklaşımı da ortaya koyar; teknoloji, ekonomi ve insan çabalarının dünya ile uyum içinde var olabileceği bir toplum öngörür. Modernliği yaralayan yıkıcı sanayileşmeye karşı bir başkaldırı.
Öcalan, 20. yüzyılda ulus devletlerin ve kapitalist imparatorlukların endüstriyel taklitleri altında ezilmiş sosyalizm deneylerinin hayaletleriyle yüzleşir ve sosyalizmi ahlaki ve politik bir yaşam alanı olarak yeniden talep eder. Demokratik moderniteye, radikal yerelleşmeye ve bölgesel farklılıkları yönlendirecek insan kapasitesinin özenli organizasyonuna dayalı bir yaşam alanı.
Böylece Kürt mücadelesi sadece hayatta kalma ya da kimlik meselesi olmaktan çıkar; güçlü bir demokratik hayal gücünün laboratuvarı, bir toplumun adalet, eşitlik ve ekolojik bilgelik arasında denge kurarak özgürce nefes alıp alamayacağını sınayan bir deney haline gelir. Bu, insanlığın ahlaki ve politik potansiyelinin varoluşsal bir deneyimidir; cesaret, sorumluluk ve hayal gücü ayrılmazdır ve olasılık ufku tanıdık ve bilinenin ötesine uzanır.
‘ULUSLARARASI TOPLUMUN TAVRI ÖCALAN’IN ANALİZİNİ DOĞRULUYOR’
Uluslararası toplumun bu olasılıkları yakalayamıyor — veya belki de istemiyor — oluşu, Öcalan’ın analizinin doğruluğunu pekiştirir. Bu, ahlaki ve politik hayal gücünün, güç ve hesap üzerine kurulu bir dünyada ne kadar kırılgan olduğunu sert bir şekilde hatırlatır. İşte bu yüzden, uluslararası toplumu hesap vermeye çağırmalıyız; bu deneyler ihmal nedeniyle kaybolmadan, Öcalan gibi devrimciler geçmişin kalıntılarına dönüştürülmeden.
Eğer Abdullah Öcalan ile doğrudan konuşma fırsatınız olsaydı, onunla neyi tartışmak isterdiniz?
Öcalan’a bir sonraki adımda ne yapılması gerektiğini, insanlığı bir araya getirmek ve başlattıklarını ilerletmek için hangi yolları gördüğünü sorardım. Bunu sormak, dünyayı adalet, eşitlik ve özgürlük kapasitesini hatırlamaya zorlayan bir vizyonu sürdürme acil göreviyle yüzleşmek demektir. Değişime kayıtsız kalanlara, rehavetin gölgesinde bile insanlığın yeniden inşa etme, hayal etme ve harekete geçme çabalarının terk edilemeyeceğini hatırlatmak demektir