26 yıldır İmralı Ada Hapishanesi’nde ağır tecrit koşulları altında tutulan Önder Apo’nun öncülüğünde gelişen “Barış ve Demokratik Toplum” süreci, uluslararası düzeyde giderek artan destekler almaya devam ediyor. Bu süreç, aynı zamanda Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin savunduğu demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmanın daha geniş kesimler tarafından tanınmasını ve görünürlük kazanmasını sağladı.
Alanında uzman pek çok isim, barış ve demokratik toplum perspektifi etrafında şekillenen bu fikirleri yalnızca Kürt halkı için değil, Ortadoğu ve dünya halkları açısından da umut verici bir alternatif olarak değerlendiriyor.
Bu isimlerden biri de eleştirel pedagoji alanının önde gelen kuramcılarından, Kanadalı eğitimci, yazar ve akademisyen Prof. Peter McLaren.
Geçtiğimiz günlerde DEM Parti’ye gönderdiği mesajla sürece desteğini açıklayan Prof. McLaren ile çözüm sürecini ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigmanın önemini konuştuk.
Prof. Peter McLaren ile yaptığımız söyleşinin ilk bölümü şöyle:
Kürt sorunun demokratik çözümüne dönük yürüyen sürece desteğinizi açıklamak için gönderdiğiniz mesajınız sadece siyasi bir açıklama olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve insani bir çağrı olarak da dikkat çekti. Bu mesajı yazmaya sizi ne motive etti?
Kanada’nın geniş sessizliğinde büyüdüm; kar, dünyanın savaşı nazikçe reddedişi gibi düşerdi. Kapımda askerlik celbi yoktu, yatağımda üniforma beklemiyordu. Yalnızca başka erkeklerin cesaretinin ve korkusunun yankıları vardı. Yine de İkinci Dünya Savaşı, çocukluğumun görünmez yoldaşıydı. Babam, bazı erkeklerin yara izlerini taşıdığı gibi, savaşın anısını sessizliklerinde taşırdı. Avrupa’nın bataklık siperlerinde, Kraliyet Kanada Mühendisleri ile birlikte savaşmış, yıkımın ortasında köprüler inşa etmişti. Amcam Terry Goddard ise Kraliyet Donanması’nın 808. Filosu’nda uçmuş, kanatlı bir avcı olarak gri Atlantik boyunca Alman savaş gemisi Bismarck’ı kovalamış, ta ki o çelik canavar ateşle kanayıp soğuk, sonsuz denizin altına gömülene dek.
Savaşmışlardı -öyle derlerdi- ta ki oğulları bir daha savaşmak zorunda kalmasın diye. Bu yüzden ben de barışın bir armağan değil, başkalarının acısıyla ağır bedeller ödenmiş bir miras olduğuna inanarak büyüdüm.
Sıra bana geldiğinde, başka bir savaş alanı seçtim: Sınıfı, sokağı, vicdanı. İmparatorlukların savaşlarına, ulusların tahakkümü kader sanan cinnetine karşı durdum. Yürüdüm, konuştum, yazdım. Umudun hâlâ kendi adını cesaretle ‘sosyalizm’ diye anabildiği yerlere gittim. Venezuela’da, Hugo Chávez hükümetinin davetiyle, adaleti bir slogan değil, eşitler arasında paylaşılan ekmek olarak düşleyen insanların arasında yürüdüm.
Bunun bedeli olarak güçlüler dikkat kesildi; solcu hocaları ihbar etmeleri için öğrencilere para verdiler. 2006’da adım, “Kara Otuzlu” denilen listeye girdi; genç zihinleri yıkıcı fikirlerle zehirlemekle suçlanan profesörler arasına. Sözlerimiz gizlice kaydediliyor, yasadışı bir şeymiş gibi rapor ediliyordu. Ve şimdi, yıllar sonra, kendimi yine bir listede buluyorum. Bu kez Turning Point USA’dan Charlie Kirk’ün hazırladığı bir listede; yakın zamanda, bizzat bölünmesine yardım ettiği ulusun ateşli rüzgârları içinde suikasta uğramış bir adamın listesinde.
Bu tür listeler, modern Engizisyon’un defterleridir. Yine de zulümden gurur duymam; sadece sessiz bir farkındalığım var: Ezilenlerin yanında durmak, rahata alışmış olanların öfkesini davet etmektir. Babam faşistlerle çelik ve dumanla savaşmıştı. Ben onların hayaletleriyle, kelimeler ve tanıklıkla savaşıyorum. Sonunda, her iki mücadele de aynı kırılgan hayal içindir -insanlığın, çok geç olmadan kendini bir başkasının gözlerinde görmeyi öğrenebilmesi için.
‘SÖZCÜKLER DE SİLAHTIR’
Mesajınızda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tarihi deklarasyonuna atıfta bulunarak, “Silahlar yerine sözcükleri seçenlerin cesaretini selamlıyorum” demiştiniz. Sizce, neden günümüz dünyasında barış dilini duymak bu kadar zor?
O halde şu gerçeği de ekleyelim: Sözcükler de silahtır. Hep öyle olmuşlardır. Mermilerden daha derine yara açabilirler; çünkü daha hiçbir asker nişan almadan önce zihnin savaş alanını şekillendirirler. İmparatorluklar, aldatmacanın hecelerinden inşa edilmiştir; uygarlıklar, nefretten doğan tek bir kelimeyle yıkılmıştır. Ad vermek, güç kullanmaktır. Birini aşağı, düşman ya da insanlığın altında tanımlamak, kılıç çekilmeden çok önce şiddetin yolunu başlatmaktır.
Bugün, tıpkı karanlık zamanlarda olduğu gibi, demagoglar korkunun eski sözlüğünü yeniden keşfediyor. ‘Haşere’, ‘hain’ gibi kelimeleri öyle bir savuruyorlar ki, sanki insanlık yeryüzünden silinmesi gereken bir lekeymiş gibi. Donald Trump, “Ülkemizin sınırları içinde yaşayan komünistleri, Marksistleri, faşistleri ve radikal solcu eşkıyaları haşere gibi kökünden söküp atacağız” dediğinde, yeni bir nefret dili icat etmiyordu. 20. yüzyılın hayaletlerine yankı veriyor, Hitler’in hezeyanlarını besleyen o zehirli kuyudan içiyordu.
Belki de en ürkütücü olan, onun cehaleti ya da sinsiliğidir. Kendi şikayet ve şiddet kültünde dizlerine kadar batmışken başkalarına “faşist” demek, yalnızca ironiden ibaret değil; silaha dönüştürülmüş bir ahlaki körlüktür. Trump, faşizmin ne olduğunu bilmez; çünkü faşizm kendini göremez. Kendi suçlarını başkalarına yükleme becerisiyle hayatta kalır.
Ve böylece kelimelerin savaşı, ruhun savaşına dönüşür. Mesele yalnızca kimin konuştuğu değil; kimin dinlediği ve hâlâ dilin sevgi, hakikat ve her insanın, şu anda bile sönmemesi gereken bir kıvılcım taşıdığını hatırlatma çabası için kullanılabileceğine inananların kim olduğudur.
Evet, işte tam da burada, yeni Babil’imizin ışıklı devrelerinde, insanlıktan çıkarma sanatının kadim biçimi artık kodla konuşmayı öğrenmiştir.
Bugün silahlar çelikten değil, söz diziminden dövülüyor. Ekranlarımızın yüzeyinin altında mırıldanan algoritmik mantık dizilerinden. Botlar, ikna dilinde fısıldıyor; platformlar öfkeyi büyütüyor, çünkü öfke kârlıdır. İletişimin mekanizması bir ayna katedraline dönüştü. Dünyayı olduğu gibi değil, her kabilenin görmek istediği gibi yansıtan bir yapıya. Bu dijital yeraltı mezarlarında, hakikat artık aramızda akan bir nehir değil; yalnızca kendi yansımalarımızın göründüğü durgun bir su birikintisidir.
İnsanlar artık konuşmuyor; alışveriş ediyor. Sözcükler, anlam aramak için değil, puan kazanmak, bağlılık göstermek, kimlikler pazarında aidiyet satın almak için değiş tokuş ediliyor. Bir zamanlar dönüşüm vaadi taşıyan söylem -diyalog yoluyla daha insan olma umudu- sadakat gösterisine dönüştü. Algoritma ise kayıtsız ama mutlak bir güç olarak, en yüksek sesle bağıranı, en keskin nefret edeni, duygusunu veriye dönüştürmeyi en iyi becereni ödüllendiriyor.
Ve böylece, bir arada olma ihtimalinden sürgün edilmiş halde buluyoruz kendimizi. İnsanlığı birleştirebilecek aynı teknolojiler, yalnızlıklarımızı çoğalttı. Bu yankılı odalarda empati yabancı bir dile, hakikat ise kimsenin inanma cesareti göstermediği bir söylentiye dönüştü.
‘HAKİKATİ DİLE GETİRMEK BİR DİRENİŞ EYLEMİDİR’
Böyle bir çağda hakikati dile getirmek, başlı başına bir direniş eylemidir. Çünkü bu, bize şunu hatırlatır: Dil, makineler tarafından ele geçirilse bile, hâlâ insan ruhunun taşıyıcısı olabilir. Zehrinden arındırıldığında sözcükler yeniden bölmenin değil, uyandırmanın araçları haline gelebilir.
Bugünün dijitalleşmiş söylemlerinin gürültüsü içinde barışın dilini duymak zordur; çünkü barışın dili sessiz bir dildir ve dünya artık bu dili dinlemeyi unutmuştur.
Sloganların gök gürültüsü, algoritmik bağrışmalar, bitmek bilmeyen öfke ve suçlama akışları arasında barış, çağımızın makinelerinin duyamayacağı kadar yumuşak bir tonda konuşur. Trend olmaz; satılmaz, egoyu okşamaz, zafer vaat etmez. Barış bir gösteri değildir. Ruhlar arasında bir fısıltıdır. Oysa o fısıltı, bugünün söylemlerinin metalik gürültüsü altında boğulur; her kelimenin bir silaha, her cümlenin bir çatışmaya, her sessizliğin ise bir yenilgiye dönüştüğü bir çağda.
Görünüşe göre, yükseltilmiş gürültünün ama azalmış anlamın çağında yaşıyoruz. İletişim araçları çoğaldı, ama bir arada olma sanatı soldu. Eskiden iyileştirmek için söylenen sözler, şimdi fetih için kullanılıyor. Dijital Babil kuleleri inşa ediyoruz. Her biri daha da yükseğe, daha da büyük bir karmaşaya doğru yükseliyor ve ne kadar tırmanırsak, birbirimizi o kadar az anlıyoruz.
‘BUGÜN BARIŞI KONUŞMAK BİR İSYANDIR’
Yine de barışın dili varlığını sürdürüyor. Tıpkı Öcalan’ın yaptığı gibi. Barışın dili sözcüklerin arasındaki duraklamalarda, yanıt vermeden önce alınan nefeste, karşılık vermeye hazırlanmak yerine dinleme cesaretinde yaşar. Şefkatin hâlâ ölümü reddettiği yerlerde barınır bu barış dili. Elle yazılmış bir mektupta, bir annenin ninnisinde, affetmenin küçük mucizesinde kendisini hissettirir bu dil kendisini.
Bugün barış konuşmak safdillik değildir; başkaldırı veya bir isyandır. Hâlâ, bütün bu gürültünün altında insanlığın daha iyi sesinin beklediğine inanmaktır. Rüzgârda titreyen bir mum gibi kırılgan, evet, ama hâlâ yanmakta olan bir ışık gibi.
‘SON DEĞİL YENİ BİR BAŞLANGIÇ’
Abdullah Öcalan'ın “barış ve demokratik toplum” çağrısını insan onuruna dayalı bir siyaset biçimi olarak mı görüyorsunuz?
Bu konuda otorite olduğumu söyleyemem; gelişmeleri çoğunlukla okuduklarımdan takip ediyorum. Yine de bana göre bu, kesinlikle son derece onurlu bir siyaset biçimi gibi görünüyor.
Abdullah Öcalan, hapishanesindeki yalnızlığından, Kürdistan’ın dağlarına, vadilerine, nar bahçelerine ve kayalık geçitlerine kadar yankılanan bir mesaj gönderdi. Yoldaşlarına silahlarını bırakmaları, direnişin ateşini yaşamın sıcaklığına dönüştürmeleri çağrısında bulundu. Bu bana çok onurlu geliyor. Aksi nasıl düşünülebilir ki? Uzun zamandır savaş uçaklarının gürültüsünü duymaya alışmış göklerin altında, Öcalan’ın yoldaşları silahlarını yaktılar. Bu eylem ne bir aşağılanma ne de bir yenilgiydi; aksine, bir yeniden sahiplenme ritüeliydi. Aslında, bunun bizzat yaşamın onuruna tanıklık ettiğini söyleyebilirim. Bir zamanlar isyanın sembolü olan tüfekler birer hatıraya dönüştüğünde ve bir zamanlar birbirine yabancı olan sesler yeniden konuşmaya başladığında bu, olasılıkların kırılgan gemilerini taşıyan kadim bir söylem akışını yeniden harekete geçirebilir. Elbette bu, bir garanti anlamına gelmez.
‘BARIŞ TESLİMİYET DEĞİL MÜCADELENİN DÖNÜŞÜMÜDÜR’
Küresel ölçekte, özellikle de Ortadoğu’da militarizm ve savaş söylemlerinin giderek güçlendiği bir dönemde, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın barış ve diyalogdan yana tutarlı duruşunu nasıl değerlendirmeliyiz?
Ben iki ulusun arasında duran biriyim. Hem Kanada hem de Amerika Birleşik Devletleri vatandaşıyım. Ve şu anda, ABD’de kalan son demokratik temelleri dahi paramparça eden Donald Trump’ın ikinci iktidar dönemini yaşıyorum. Trump’ın, memleketim olan Kanada’ya saldırarak, ekonomisini tarifelerle felce uğratmaya, onu imparatorluğun hüküm alanına katmaya, elli birinci eyalet yapmaya çalıştığını izliyorum.
Savaş düşleri gören bir ülkede yaşıyorum. Petrolü kader, diğer ulusları ise av olarak gören bir ülkede. Venezuela’yla savaş yoluyla “rejim değişikliği” arayışında olan, Gazze’nin yıkımını finanse eden, yok etmeyi “özsavunma” diye adlandıran, ölüm makinelerini “özgürlük” diliyle saran bir ülkede. Acı tanıklıklarım bana jeopolitiğe kuşkuyla yaklaşmayı öğretti. Gücün sık sık ilke kılığına büründüğü, savaşın ise erdem gibi satıldığı o sahnede.
Ve yine de bu tahakküm uğultusunun ortasında, Marmara Denizi’ndeki bir adada yer alan bir hapishane hücresinden yükselen bir ses var: Abdullah Öcalan’ın sesi. Fetih değil, vicdandan; şartlar değil, konuşmadan söz eden bir ses. Dünya bıçaklarını bilerken, o diyalogdan bahsediyor. Diğerleri savaş çağrısı yaparken, o uyanışa çağırıyor. Dünyanın askerileşme hummasıyla yandığı bir çağda, onun sözleri neredeyse yeryüzüne ait değilmiş gibi tınlıyor. Sanki insanlığın unuttuğunu hatırlayan başka bir ahlaki boyuttan gelen bir ses gibi.
Barış, çatışmanın yokluğu değildir; yaratımın emeğidir. Barış, ölümün hüküm sürdüğü yerde yaşamı yeşertmektir. Barış, fetih yerine merhameti seçen ellerdir; tehdit görülen yerde onuru görebilen gözlerdir, uzlaşmanın mümkün olduğuna inanan yüreklerdir.
Öcalan’ın vizyonu bana göre dünyevi anlamda bir “zafer”le ilgili değildir. O, bir metamorfozdan, yani insan ruhunun dönüşümünden bahsediyor. Özgürlük, gücü ele geçirmek değil, sorumluluğa uyanmaktır: başkalarına, yaşamlara ve şafaktan önce fedakarlık eden ölülere karşı sorumluluk. Barış, çatışmanın yokluğu değil; mücadeleyi yaratım haline, ateşi ışığa, öfkeyi farkındalığa, acıyı bilgelik haline dönüştürme cesaretidir.
Ve köylerde, kasabalarda, rüzgarla savrulan yaylalardan bereketli nehir vadilerine kadar, artık kırılgan bir umut doğmuştur. Bir zamanlar düşman olanların korkusuzca aynı yollarda yürüyebileceği, bir zamanlar dökülen kanın artık keder yerine anlayışı besleyebileceği yönünde bir umut.
Açık konuşalım. Barış bir armağan değildir. O, bir ahittir. Kutsal bir emek, ellerin vurmayı, gözlerin nefret etmeyi, yüreklerin unutmayı reddettiği bir yaşam ezgisidir. Ve o ahdin ışığında, barışın bu toprakların ahlaki ve ruhsal mimarisi haline gelebileceğine dair bir umut vardır. Güçlü, sarsılmaz, ebedi bir umut.
Barış, teslimiyet ya da mücadelenin son bulması değil; onun dönüşümüdür. Ateşi ışığa çevirebilme, fedakarlığı sürüp giden bir acıya değil, onura dönüştürebilme cesaretidir. Özgürlük ise bir silah değil, herkesin birlikte yürüyebileceği bir ufuktur.
‘BARIŞIN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN DEVLETİN DE SİLAHSIZLANMASI GEREKİR’
Barış sürecinin başarısı için Kürt tarafı, PKK’nin feshedilmesini de içeren bir dizi somut adım attı. Ancak Türk devleti buna karşılık olarak bugüne kadar elle tutulur somut adımlar atmış değil. Sürecin yürütücüsü olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, ağır cezaevi koşullarında tutuluyor. Sizce devletin bu noktadaki sorumlulukları nelerdir?
Burada ciddi engeller söz konusu. İlk engel, sessizlik gibi görünüyor. Öcalan’ın sesi, bize devletin dayattığı bir sessizlik duvarının ardından ulaşıyor. İmralı Adası’nda izole edilmiş durumda. Ziyaret hakkı yok, konuşma hakkı yok, hatta değiştirmeye çalıştığı dünyanın havasını soluma hakkı bile yok. Ve bu sessizlik tesadüf değil; bu bir politikadır. Devlet onun fikirlerini istiyor ama iradesini değil; sözlerini istiyor ama varlığını değil. Barışın kendisi de onunla hapsedilmiş durumda.
İkinci engel ise, tanıma korkusu. Türk devleti bir yüzyıldır Kürt meselesini kucaklanacak bir halk olarak değil, yönetilmesi gereken bir sorun olarak görme iddiasını sürdürüyor. Bugün bile, PKK silahsızlanmayı ilan ettiğinde, Öcalan barış için elini uzattığında, hükümet bunu uzlaşmanın başlangıcı olarak değil, “terörizme karşı zafer” olarak nitelendiriyor. Eski refleksler hâlâ sürüyor: inkâr et, kontrol et, yeniden adlandır, bastır.
Ve elbette, bütün bunların sergilendiği siyaset sahnesi var. Cumhurbaşkanı Erdoğan, barış sürecine ahlaki bir dönüşüm eylemi olarak değil, politik hayatta kalma aracı olarak yaklaşıyor. Anayasal görev süresi sınırlarıyla karşı karşıya; Kürtlerin desteğinin iktidarını uzatmak için kritik olduğunu biliyor. Ancak varlığını, Kürt taleplerini reddetmeye dayandıran aşırı milliyetçi MHP ile kurduğu ittifaka da zincirlenmiş durumda. Bu nedenle iki ateş arasında kalıyor: Barışa yönelmek, kendi tabanını yabancılaştırma riski taşırken; tabanını memnun etmek ise peşinde olduğunu iddia ettiği barışı boğmayı gerektiriyor.
O barış dilinde konuşsa da Türk SİHA’ları kuzey Suriye’de başka bir dilde konuşuyor. Türkiye’nin sınırlarının ötesine taşan, Ankara’nın PKK ile ayırt edilemez olarak nitelendirdiği Kürt grupları hedef alan bir operasyon. Bu bir çift sahnedir: İçeride diplomasi, dışarıda yıkım.
Yine de bütün bunlara rağmen Öcalan’ın fikri, yaşamaya ve yayılmaya devam ediyor. Tabandan yukarıya inşa edilmiş bir birlikte yaşam ve radikal demokrasi fikri. Dışlamak yerine kapsayıcı bir Türkiye fikri. Ama bunun gerçekleşebilmesi için devletin de silahsızlanması gerekiyor. Silahlardan değil, korkudan, kibirden ve inkardan.
‘EN BÜYÜK ENGEL DAĞLARDA DEĞİL, TÜRKİYE’NİN KALBİNDEDİR’
Evet, en büyük engel dağlarda değil, Kürt halkının arasında değil, hatta hapishanelerde bile değil. Türk devletinin sorumluluğu kendi kalbindedir. O kalp gerçekten dinlemeyi öğrenene kadar barışın yolu kapalı kalacak ve geleceğin anahtarı İmralı’daki hücrenin içinde kilitli duracak.
Sizce Türkiye’deki barış süreci, Ortadoğu’daki ve dünyadaki demokrasi tartışmaları açısından ne anlam taşıyor?
Türkiye’deki barış süreci, yüzyıllar boyunca süren çatışmaların açtığı bir nehrin üzerine kurulmuş kırılgan bir umut köprüsüdür. Ve belki de demokrasiyi karşı kıyıya taşıyabilecek kadar sağlam olan tek ses, gençliğin sesidir.
Atlantik’in ötesinde de genç kuşakların sesleri yükseliyor. Maryland Üniversitesi’nin Critical Issues Poll araştırmasına (Temmuz–Ağustos 2025) göre, genç Amerikalıların yüzde 37’si Filistinlilerden, yalnızca yüzde 11’i İsraillilerden yana. Hatta en genç Cumhuriyetçiler bile yaşlı kuşaklarının sadakatlerinden kopuyor. Bu toplumsal duyarlılık değişimleri, demokrasinin kendisine benzeyen bir olgudur. Yaşayan, nefes alan ve tarihin ağırlığı altında eğilip bükülen bir diyalog.
İster İstanbul sokaklarında ister yıkılmış Filistin topraklarında ister Maryland’deki sandıklarda olsun, sınav her yerde aynıdır: Acaba bölünme nehrinin her şeyi sürükleyip götürmesinden önce, köprüyü yeterince uzun süre sağlam tutabilir miyiz ki empati, adalet ve cesaret o köprüden geçebilsin?
DEVAM EDECEK
Peter McLaren kimdir?
1948 doğumlu Kanadalı eğitimci, yazar ve akademisyen Prof. Peter McLaren, eleştirel pedagoji alanının dünya çapında önde gelen kuramcılarından biridir. Marksist eğitim kuramı, kültürel çalışmalar ve toplumsal adalet temelli eğitim anlayışıyla tanınır.
ABD’de uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra Los Angeles ve Chapman University gibi kurumlarda profesör olarak görev yaptı. Karl Marx, Paulo Freire ve Antonio Gramsci gibi düşünürlerden etkilenen McLaren, eğitimi yalnızca bilgi aktarımı değil, toplumsal dönüşümün aracı olarak görür.
“Eleştirel pedagoji” ve “devrimci pedagoji” yaklaşımlarıyla, öğrencilerin eleştirel bilinç geliştirmesini ve özgürleşmesini savunur. Çalışmaları Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada akademik çevreleri etkilemiştir. En bilinen eseri Life in Schools (1989), eleştirel pedagoji literatürünün temel taşlarından biri olarak kabul edilir.