Prof. Yeşildere: Üniversiteler sürece katkı sunamaz halde

Barış Akademisyeni Prof. Tahsin Yeşildere, üniversitelerin bugünkü sürece sessizliklerini, Barış Akademisyenleri’nin de tasfiyesine varan zihniyetin hükümranlığıyla izah etti.

TAHSİN YEŞİLDERE

Prof. Tahsin Yeşildere, ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ imzacısı akademisyenlerin, üniversite içinde biat etmeyen insan hakları, demokrasi ve özgürlük için her şeyi göze alabilecek; barışın sesini yükselten, demokratik çözüm önerisi yapan ve savaşın biran önce bitmesini isteyen bir akademisyen topluluğunun azımsanmayacak sayıda olduğu gerçeğini gösterdiğini söyledi. Prof. Yeşildere, ayrıca biat eden yöneticilerin, emir komuta içinde olanların açığa çıkmasının sağlandığını belirterek, mevcut haliyle Türkiye üniversitelerinin toplumsal barış sürecine bir katkı sunmalarının mümkün görülmediğini vurguladı. 

Türkiye’de 2016’da akademide başlayan bir hareket, o güne kadar yapılmış en büyük barış hareketiydi. Bin 128 akademisyen, Türk devletinin Kürtlere yönelik savaş politikalarını terk etmesi ve barışın tesisi için bir açıklama yaptı. Açıklama Türkiye tarihine Barış Akademisyenleri Açıklaması olarak geçti. Akademisyenler, açıklamadan sonra iktidar ve medyası tarafından hedef gösterildi. Akademiden atıldılar. Tutuklananlar, sürgüne gidenler, intihar edenler oldu, sokaklarda satıcılık yaparak yaşamlarını idame etmek zorunda kalanlar oldu. 27 Şubat’taki tarihi çağrı sonrası yeniden gündeme gelen akademisyenlerin bu adımı, iktidarın 2016’dan sonra akademinin içini tamamen boşalttığını da tekrar gündeme getirdi. Barış Akademisyeni olduğu için üniversiteden atılan Prof. Dr. Tahsin Yeşildere, Barış Akademisyenlerinin yaşadıklarını ve yeni süreç ile ilgili görüşlerini ANF’ye anlattı. 

ÖZGÜRLÜK ALANI YOK EDİLİYORDU

Prof. Yeşildere, o dönemi şöyle hatırlattı: “Türkiye 5 yıldan beri Ortadoğu’da Suriye merkezli devam eden sınır ötesi savaşın taraflarından biriydi. Temmuz 2015’te ise yurt içinde, yaklaşık iki yıldır devam eden çatışmasızlık hali sona erdirilmişti. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri arasındaki bu süreç içinde askeri operasyon, çatışmalarda yüzlerce insan yaşamını kaybetti. Yeni hükümet oluşumunun ardından özellikle Kürtlerin çoğunlukta olduğu illerde uygulanan sokağa çıkma yasakları, çatışmalar ve halkın yaşam hakkını ihlal eden idari ve askeri uygulamalar artarak devam etmişti. Türkiye’nin son 46 yılına damgasını vuran, iç çatışma ve toplumsal kutuplaşmalar yaşadığımız coğrafyanın halkları üzerinde tarifi imkansız kayıplar yarattı. Doğa, insan ve toplum onarılmayacak derecede hasar gördü ve şu son çözüm sürecine kadar da görüyordu, şiddet ilkesel sınır tanımadan kuşaktan kuşağa kanıksanarak aktarılıyor, yıkıcı toplumsal bir travmaya yol açıyordu.

ÜNİVERTİLERE DE YANSIYORDU

O dönem iç çatışmayı adeta bir zorunluluk olarak dayatan hükümet etme anlayışı üniversite kampüslerine de doğrudan yansıyordu. İç çatışmanın tırmanmasıyla birlikte güvenlikçi idare tarzından kaynaklanan (o dönem çıkarılan İç Güvenlik Yasası ile birlikte) şiddet daha önce görülmemiş boyutlara ulaştı. Çeşitli üniversitelerde hemen her gün fakülte binaları yüzlerce çevik kuvvet ve özel tim polisi tarafından basılıyor, öğrenci ve öğretim üyeleri tehdit ediliyordu. Bazı kampüslerde kötü muamele uygulanmayan, gözaltı yapılmayan tek bir gün yaşanmıyordu. Öğretim üyelerinin ders içerikleri ve sınav sorularına müdahaleler, bu nedenle açılan soruşturmalar ve ceza davaları yaygınlaşırken akademik özgürlük anlamı tamamen yok ediliyordu. 

AKADEMİK SORUMLULUK GEREĞİYDİ

Ülkenin bir tarafı yangın yeri iken aklı başında her insan bilir ki o yangın orayla sınırlı kalmaz. 1 Kasım’a doğru giden süreçte ve sonrasında sivil insanlara yönelik saldırılar, seçimlerle katlanarak artan gerginlik ve ardından ortaya çıkan sivil kayıplara yol açan şiddet dolu ablukalar, yerle bir edilen evler, yaşamını yitiren kadınlar yaşlılar, çocuklar. Yerlerinden zorunlu göç ettirilen insanlar. Bir anda akademide bin 128 imza işte bu psikolojik ve toplumsal ruh hali içinde ortaya çıkmıştı. Bu ülkede her şeye, tüm bu baskılara rağmen halen 1 Mayıslarda meydanlara çıkan yüz binler varken, halen Somalar yaşandığında sokağa çıkan emekçiler varken, halen koskoca, dipdiri bir kadın hareketi varken, Kürtler ve Aleviler varken, ötekileştirilmiş insanlar varken, LGBT bireylerin direnişleri varken, hala ‘Hrant için Adalet’ için on binler toplanıyorken, Gezi Direnişi gibi tarihe geçmiş bir başkaldırı yaşanmışken bu savaşın, iç çatışmanın durdurulması için akademik sorumluluk gereği bir şeyler yapılması gerektiği duygusuyla toplumsal barışın sesini yükseltmek, çözüm sürecine geri dönülmesinin yollarını açmak için akademisyenler bir araya gelmişlerdi.”

822 AKADEMİSYENE DAVA AÇILMIŞTI

Cumhurbaşkanı, bu akademisyenleri ‘aydın müsveddesi, karanlık cahiller’ olarak nitelendirmişti. YÖK’ü ve savcıları soruşturma açmaları için göreve davet etmekle kalmayıp ‘Bu devletin ekmeğini yiyip, bu devlete ihanet edenlerin cezalandırılması gerekir’ demişti. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) da bildirinin ‘teröre destek verdiği’ni ileri sürerek, bu akademisyenlere karşı gereğinin yapılacağını duyurmuş ve üniversiteler de bu talimat üzerine harekete geçerek yasal olmayan soruşturmaları yapmaktan çekinmemişti. Bin 128 olan ilk imzacı sayısı, daha sonra 2210 imzacı akademisyene çıkmış, ancak 822 akademisyene dava açılmıştır. 406 akademisyen KHK ile ihraç edilmiştir. KHK ile ihraç edilen ve iade için devlete karşı dava açan 377 Barış Akademisyeni’nin sadece 158’i hakkında göreve iade kararı çıkmış. AYM’nin kararına rağmen bunlardan 49'u göreve başlarken 232'si halâ ihraç durumda bekletilmektedir. İlgili davalarda 146 akademisyen 15 ay; 10 akademisyen 18 ay; 18 akademisyen 22 ay; 5 akademisyen 25 ay; 17 akademisyen 27 ay; 7 akademisyen 30 ay; bir akademisyen 36 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bir kısım akademisyenin dosyası ise İstinaf Mahkemesi’ne taşınmıştır.”

BİAT ETMEYENLER OLDUĞU GÖRÜLDÜ

Bütün bu baskılara rağmen ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ metninde imzacı sayısının 2 bini aşmasıyla akademinin zulme sessiz kalmadığını net bir biçimde ifade ettiğini belirten Prof. Yeşildere, bu imza kampanyasının şunları gösterdiğini söyledi:

* Birinci olarak; Türkiye’de üniversite içinde biat etmeyen insan hakları, demokrasi ve özgürlük için her şeyi göze alabilecek çok duyarlı bir akademisyen kitlesinin varlığını. Barışın sesini yükselten demokratik çözüm önerisi yapan ve savaşın biran önce bitmesini isteyen bir akademisyen topluluğu azımsanmayacak sayıda olduğu gerçeğini Türkiye görmüş oldu. 

* İkinci olarak; üniversite özerktir, akademik özgürlük içinde düşüncelerimizi özgürce ifade ederiz. Biat etmeyiz, her türlü vesayete karşıyız. Üniversiteler bizimdir, bizim ile özgürleşecek. 

* Üçüncü olarak da biat eden yöneticileri, emir komuta içinde olanların açığa çıkmasını sağladılar. Ayrıca imzacıların çoğunun Kürt olmayan akademisyenlerden olması, iktidar ve YÖK baskısına rağmen bu imzayı atmış olmaları ile bu güçlü ruh halinin bir göstergesini ortaya koydular. Yani ezberleri bozdular.

TUTUKLAMALAR SONRASI DA DESTEK SÜRDÜ

İktidarın saldırılarına karşın tutuklamalar sonrası desteğin devam ettiğini anımsatan Prof. Yeşildere, şöyle devam etti:  “Devletin burada okumasını yapamadığı bir şey daha var. Akademinin, uluslararası akademik camia ile çok iç içe olmasıdır. Sonuçta hepimiz uluslararası konferanslara giden, uluslararası dergilerde de yayın yapan kişileriz. Uluslararası akademik çevrelerden üniversitelerden bilimsel kuruluşlardan, araştırma kurumlarından, siyasilerden, AB’den elçilerden her duyarlı kesimden akademisyenlere destek yağdı. Dış dayanışma baskısını gösterdi. İçerde de giderek büyüyen bir dayanışma, kalabalıklaşan cezaevi önü forumlara dönüşen nöbetler oldu, bu da karşı tarafın hedeflediğinin tam tersinin olması anlamına geliyordu, yani hedef sindirmek ve susturmak iken ne bizler ne içerideki arkadaşlarımız sindi ne de dışarıdaki insanlar sustu. Keza birbirleriyle hiç temas etmemesi gereken gruplar o cezaevleri önünde temas eder hale geldi. Sokak Akademileri, Dayanışma Akademileri kuruldu, dayanışma en üst düzeye çıkmıştı.

ÜNİVERSİTEDEN UZAK TUTMA SÜRÜYOR

Devlet ne yaptı OHAL bahanesi ve KHK’ler ile imzacıları ve ilerici demokrat akademisyenleri üniversitelerden uzaklaştırdı, açığa aldı. YÖK’e biat eden rektör ve dekanlar aracılığıyla ilk açılan soruşturmalardan hiçbir ceza almayan, görevlerine geri iade edilen akademisyenlere yeniden soruşturmalar açıldı ve soruşturma süresince üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bu süreç halen devam etmektedir.”

BUGÜN ÜNİVERSİTELER YENİ SÜRECE SESSİZ

Bugün yaşanan yeni bir süreçte akademinin 2016’da gösterdiği refleksi göstermemesine dikkat çeken Prof. Yeşildere, üniversitelerin sessizliğini şöyle izah etti: “Bu uzun yıllara dayalı bir politikanın dayanılmaz sonucudur. 12 Eylül askeri darbesiyle başlamış, AKPile birlikte üniversiteler siyasi iktidarın arka bahçeleri haline getirilmiştir. Bu duruma üniversitelerin kendi içinde, akademik insanlar arasındaki iktidara yakın olma / iktidar gücünü kullanmadaki ilişkilerin getirdiği akademik etiğe uymayan davranışlar, yozlaşma ve etkisizleştirilme de önemli bir faktör olmuştur. Üniversiteler, bulunduğu bölgede yaşayan toplum ve toplumsal sorunlardan uzak durmuş, kent yaşamı ile bütünleşmede varlık gösterememiştir. Bir yandan da gerici bir siyasi yapılanma ve iktidar baskısı ile ileride tamiri mümkün olamayacak siyasi bir yozlaşma içindedir. Sonuç olarak, 12 Eylül ile başlayan ve takip eden süreçte sistematik biçimde uygulanan politikalarla üniversitelerin asli görevi özgürce bilim üretmesi ve akademik özgürlük, demokratik / özerk yapısı ve nitelikli eğitim / öğretimde ortaya çıkan erozyonun telafi edilebilmesi için üniversitelerin ‘siyaset, din ve piyasa kıskacı’ndan arındırılması kaçınılmazdır. İşte bu kıskaç içindeki üniversitelerin çözüm sürecine ilgili olumlu ya da olumsuz görüş, katkı sunmaları mümkün olamadığı değildir.”

ÜNİVERSİTENİN ANLATMASI LAZIM

Üniversitenin görevinin, Türkiye’nin de imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gereği sadece zararsız ve lehte olan düşüncelerin değil, rahatsız edici ve hatta şok edici düşüncelerin de (şiddete çağrı niteliğinde olmadığı sürece) ifade özgürlüğü kapsamında olduğu anlayışını tüm topluma bu süreç içinde anlatmak olduğunu kaydeden Prof. Yeşildere, şunları dile getirdi: “Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin de bu yönde kararları vardır. Genel olarak insan hakları olgusu, özel olarak da düşünce özgürlüğü; uluslararası hukukun katkısıyla Türkiye’de de mevzuatı etkilemesine karşın, yargı ve toplumun büyük bir kesimi tarafından üniversiteler de dahil yeterince içselleştirilememiştir. Düşünce özgürlüğünün sınırlarının geniş olmasının toplumu kaosa sürükleyeceği, düzene tehlike yaratacağı kaygısı; devleti yönetenler, muhafazakar ve faşizan bazı siyasiler, faşizan bireyler, bazı yazılı ve görsel basın, yargı ve hatta üniversiteyi yönetenler tarafından da sıkça dile getirilmektedir. Araştırıcılar, düşünce özgürlüğünü teorik olarak, düşüncelere ve bilgilere ulaşma (haber alma, bilgi edinme), düşüncelerinden ötürü kınanmama (kanaat özgürlüğü) ve düşüncelerini açıklama, yayma ve başkalarına aşılama (ifade özgürlüğü) gibi üç temel öğeden oluştuğunu bildirmektedirler ki şimdilerde üniversiteler bile bu kavramlardan oldukça uzak olduğu için bu toplumsal barış sürecine bir katkı sunmaları mümkün görülmemektedir.”

Devam edecek…