GÖRÜNTÜLÜ

Raziye Öztürk: Sayın Öcalan’ın umut hakkı tanınmalı ve özgürlüğü sağlanmalı

AİHM'e göre cezaların en fazla 25 yıl sonra değerlendirilmesi gerektiğini belirten Avukat Raziye Öztürk, Önder Apo’nun bu süreci aşmış olduğunu ve toplumsal barışa sağladığı katkı göz önünde bulundurularak özgürlüğünün sağlanması gerektiğini vurguladı.

UMUT HAKKI

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AKBK), Abdullah Öcalan, Emin Gurban, Civan Boltan ve Hayati Kaytan’ın “umut hakkı”nın sağlanıp sağlanmadığı ile ilgili oturuma 15 Eylül’de başlayacak.

Asrın Hukuk Bürosu ve aynı zamanda Önder Apo’nun da avukatlarından olan Raziye Öztürk, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliği çerçevesinde üstlendiği yükümlülükler ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmaması konusundaki sorularımızı yanıtladı.

Raziye Öztürk, özellikle Önder Apo’nun dosyası üzerinden Türkiye’nin insan hakları ve hukuk devleti taahhütlerini yerine getirmediğini vurguladı.

‘TÜRKİYE AÇISINDAN BAŞARISIZ BİR PRATİK SERGİLENDİ’

Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne kurucu üye olarak katılmasının, insan hakları ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda uluslararası taahhütler üstlenmesini beraberinde getirdiğini dile getiren Raziye Öztürk, Türkiye’nin bu sürece yaklaşımını şöyle değerlendirdi:

“Türkiye, Avrupa Konseyi'ne üye devletlerden bir tanesi; hatta kurucu üyelerinden biri. Kurucu olarak katılmış bir üye devlet. Dolayısıyla Avrupa Konseyi'ne üye olurken belli taahhütleri yerine getirme amacıyla orada bulundu. Bunun içerisinde hem hukuki anlamda yapılması gereken bir hukuk devleti olma taahhüdü vardı hem de insan haklarını geliştirme taahhüdü vardı. Bunları hem ülkenin prestij ve saygınlığı için hem de insan hakları ile tanınan, bu anlamda ön plana çıkmış Avrupa devletleriyle bir entegrasyon gibi değerlendirebiliriz. Onlarla bir bütünleşme sağlamak amacıyla aslında Türkiye bu konseye üye oldu.

Bu konseye üye olmanın gereklilikleri ve verilen taahhütler var. Bunların en başında insan haklarını geliştirmek, hukuk devleti olmayı taahhüt etmek ve demokrasinin gelişmesini sağlamak gibi taahhütler var.

Hem Türkiye açısından Avrupa Konseyi açısından onların saygınlığını ve prestijini artıracak durumlar. Ama maalesef ki, hem Avrupa Konseyi'nin bir organı olan Bakanlar Komitesi açısından hem de Türkiye açısından söyleyebiliriz ki bu aşamaya kadar son derece başarısız bir pratik sergilendi.”

‘AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET CEZASI AVRUPA KONSEYİ STANDARTLARINA AYKIRI’

AİHM kararlarının uygulanmaması meselesinde Türkiye’nin tutumunu eleştiren Raziye Öztürk, bu durumun ilk kez Sayın Öcalan’ın dosyasında ortaya çıktığını ifade ederek olayın tarihsel arka planını şöyle anlattı:

“Şu an Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararların politik bir içeriği olması durumunda bunları uygulamayan bir ülke konumunda. Ve bunu uygulamama durumu ilk olarak Sayın Öcalan'ın dosyasıyla başladı. Bununla ilgili olarak biraz özet bir bilgi vermek istiyorum. Sayın Öcalan hakkında önce idam kararı verildi. İdam kararı, daha sonra yasal düzenlemelerle, idamın tüm yaşama yayılmış hali olarak ifade edilen, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrildi.”

Türkiye’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin yapılan yasal düzenlemelerin Avrupa Konseyi standartlarına aykırı olduğunu belirten Raziye Öztürk, bu düzenlemelerin diğer politik tutsaklar açısından da tahliye imkânını ortadan kaldırdığını söyledi:

“O süreçte bazı yasal düzenlemeler getirildi. Normalde Türkiye'de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının tahliye imkânı varken, bazı suçlar açısından -ki bunlar politik suçlar- bu hakkın tanınmaması ve ölünceye kadar kişinin cezayı infaz etmesi gerekir şeklinde maddeler, yasa hükümleri getirildi. Bu yasa hükümlerinin getirilmesi, ilk etapta Avrupa Konseyi’ne üye olan bir devlet açısından kabul edilebilir yasa hükümleri değil.”

‘TÜRKİYE GÖRMEZDEN GELİYOR’

AİHM’in umut hakkı kararıyla ilgili süreci anlatan Raziye Öztürk, bu kararın Türkiye için yol gösterici nitelikte olduğunu vurguladı. Ancak Türkiye’nin bu kararı uygulamak yerine görmezden geldiğini belirten Raziye Öztürk, CPT’nin İmralı raporlarına da dikkat çekti:

“Sayın Öcalan'la ilgili böyle bir karar verilmesi nedeniyle o dönem içerisinde Asrın Hukuk Bürosu avukatları, umut hakkı çerçevesinde ve diğer dosyaları da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aslında birçok noktasıyla eksik kararlar verdi; ama esas olarak -yani şu an konuştuğumuz umut hakkıyla ilgili olarak- çok önemli bir karar verdi. Dedi ki: ‘Siz hiç kimseyi ölünceye kadar hapiste tutamazsınız. Bu kişiye, bir gün serbest kalacağına dair bir umut hakkı tanımanız gerekiyor. Bu anlamda gerekli mekanizmayı kurabilirsiniz. En fazla 25 yıl olabilir. Ve bu serbest bırakılacağına dair o imkânı yaratmanız gerekiyor.’

Bunun için Türkiye'de yapılması gerekenler neler? Yasal anlamda umut hakkını temel alan reformların ve yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Böyle de bir yol gösterici durumu oldu. Daha sonra İmralı'ya giden CPT yetkilileri de bunu raporlaştırdı; bu infaz rejimi altında tutulan Sayın Öcalan açısından bu durumun kabul edilemeyeceğini belirtti. Dolayısıyla infaz rejiminde yasal bir düzenlemeye gidilmesinin zaruri olduğunu birçok kez ifade ettiler.”

‘BAKANLAR KOMİTESİ'NİN TAVRI POLİTİKTİ’

Bakanlar Komitesi’nin 2014’te verilen kararı yıllarca gündemine almadığını hatırlatan Raziye Öztürk, bu tutumun işkence yasağını ihlal ettiğini söyledi. Avrupa Konseyi’nin Bakanlar Komitesi, AİHM kararlarını uygulama sürecinde zaman zaman hızlı adımlar atsa da Sayın Öcalan’ın dosyasında bu tutumu sergilemediğini belirten Raziye Öztürk, Komite’nin bu dosyada siyasi etki altında kaldığını savundu:

“Bu karar 2014 yılında verildi. 2014 yılından itibaren maalesef Bakanlar Komitesi yedi yıl boyunca bunu gündemine almadı. Halbuki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu durumla ilgili, ‘Bu işkence yasağına aykırıdır. Bu bir kötü muameledir ve kabul edilemez’ dedi. Şimdi böylesi işkence olan, kötü muamele sonuçları olan bir rejimin sürdürülmesi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nezdinde kabul edilebilir bir durum ve pratik değil.

Bakanlar Komitesi'nin buradaki tavrı politikti. Türkiye'nin tavrı da politikti. Bakanlar Komitesi maalesef siyasi etki altındaydı ve bunu gerçekleştirmedi. Daha sonra kurum ve kuruluşların da başvuruları oldu; büronun zaten 9'a 1 başvuruları vardı ve bir şekilde Bakanlar Komitesi'nin gündemine girdi. Ama Bakanlar Komitesi'nin gündemine girdikten sonra da etkili yaptırımlar uygulanmadı. Mesela üç ayda bir toplanma durumları varken, her üç ayda bir bunu gündemlerine alma imkanları varken, bunu bir yıl sonraya ötelediler ve bu durumu sadece ifade etmekle yetindiler, süre verdiler. Ama işkence olarak ifade edilen bir durum için süre verilmesi kabul edilemezdi.”

‘AİHM KARARI UYGULANSAYDI DURUM FARKLI OLACAKTI’

AİHM kararlarının uygulanmaması karşısında kamuoyunda yükselen tepkilere dikkat çeken Raziye Öztürk, temel talebin hukukun işletilmesi olduğunu vurguladı. AİHM kararlarına göre tutsakların cezalarının en fazla 25 yıl sonra gözden geçirilmesi gerektiğini de hatırlatan Raziye Öztürk, Önder Apo’nun bu süreci çoktan aşmış olduğunu belirtti:

“Bunun için insanlar çok fazla ses çıkardı. Aslında temel talep, hukukun uygulanması ve bugünlere gelinmemesiydi. O zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı uygulansaydı, Türkiye'de şu an AİHM'in kararlarının uygulanmama durumunu göremeyecektik. Maalesef bu konuda yeterli ses çıkarılmadı. Tabii halkın aynı zamanda siyasi talepleri de vardı. Ama zaten hem hukuki yönden hem de siyasi yönden Sayın Öcalan'ın fiziki özgürlüğünün sağlanması gerekiyordu.

Normalde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre, en fazla 25 yıl sonra kişinin cezası yeniden gözden geçirilir. Gözden geçirildikten sonra kişinin konumuna ve durumuna bakılır. Sayın Öcalan açısından baktığımızda, 25 yılı aşan bir durum var. Hâlâ buna uygun bir mekanizma kurulmadı. Mekanizma kurulsaydı dahi, Sayın Öcalan'ın pozisyonu gereği ve toplumsal barışa sağladığı katkı göz önünde bulundurularak, zaten çoktan fiziken özgürlüğünün sağlanması gerekiyordu.”

‘FİZİKEN DE ÖZGÜR OLMASI GEREKİYOR’

Demokratikleşme ve barış süreci bağlamında Önder Apo’nun temel bir muhatap olduğunu ifade eden Raziye Öztürk, fiziki özgürlüğün bu sürecin sağlıklı işlemesi için şart olduğunu vurguladı:

“Siyaseten dahi ele aldığımızda, zaten Sayın Öcalan’ın bırakılması bu sürecin bir gereği. Çünkü şimdi demokratik siyaset alanından, hukukun geliştirilmesinden ve demokratikleşme adımlarından bahsediyoruz; taleplerimiz bu yönlü. Dolayısıyla bunun gereklilikleri var.

Şimdi o kadar çok seslendik, ‘Sayın Öcalan muhataptır’ dedik. Bir inkâr durumu söz konusuydu maalesef ki. Ancak bu bir yerde artık kabul gördü ve Sayın Öcalan'ın demokratik çözüm ile barış konusunda temel muhatap olduğu ifade edildi. Bunun çerçevesinde birtakım görüşmeler gerçekleştiriliyor. Ama Sayın Öcalan'ın bu süreci doğru ve sağlıklı bir şekilde yürütebilmesi için fiziken de özgür olması gerekiyor. Muhataplarına istediği vakitte ulaşabilmesi ve koşullarının sağlanmış olması gerekiyor. Bu anlamıyla önemli bir adım olacağı kanaatindeyiz.”

‘GÖRMEZDEN GELME VE İNKAR DURUMU VAR’

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına rağmen Türkiye’nin sunduğu eylem planlarının somut adımlar içermediğini belirten Raziye Öztürk, bu planların hukuki bir çözüm değil, bir tür inkâr biçimi olduğunu ifade etti. Kürt halkının ve barıştan yana olan kesimlerin hukukun uygulanması ve siyasi liderlerinin özgürlüğü yönündeki taleplerini hatırlatan Raziye Öztürk, bu seslerin görmezden gelinmemesi gerektiğini vurguladı:

“Türkiye şimdiye kadar çeşitli zamanlarda eylem planı ortaya koydu. Ama bu eylem planında aslında bir eylem söz konusu değildi. Şu an var olan yasal düzenlemeler ifade edildi. Bunun karşılığında yapılması gereken ‘Biz şu adımı atacağız, bunu yapacağız’ gibi bir yaklaşım içerisinde olunmadı. Ama bu da bir tür görmezden gelme ve inkâr durumu. Yani aslında hukuken var olan hakkının tanınmaması durumu; bu da kabul edilemez. Bunun için Kürt halkı da barıştan yana olanlar da çokça sesini çıkarıyor. Hukukun gereğinin yerine getirilmesi ve siyasi liderlerinin serbest bırakılması taleplerini çokça ifade ediyorlar.”

‘DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİ İÇİN AYRIMCI YASALARIN KALDIRILMASI GEREK’

Türkiye’nin demokratik entegrasyon sürecinde ilerleyebilmesi için ayrımcı yasal düzenlemelerin kaldırılması gerektiğini belirten Raziye Öztürk, AİHM kararlarına uyumun bu sürecin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı. DEM Parti ve hukukçuların hazırladığı yasa taslaklarının Meclis’te oylanmasının zor bir işlem olmadığına da dikkat çeken Raziye Öztürk, bu düzenlemelerin hayata geçirilmesinin Türkiye’nin lehine olacağını ifade etti:

“Demokratik entegrasyona dair adımların atılmasını beklediğimiz bir süreç içerisindeyiz. Bu neyi gerektiriyor? Yasaların demokratikleşmesini gerektiriyor. Bunun en önemli ayaklarından biri, ayrımcı yasal düzenlemelerin ortadan kaldırılması. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulması da bunun bir parçası. Şu an devam eden bir süreç var ve bu sürecin gereklilikleri var. Bu sürecin önünü açacak en temel şeylerden biri, Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün ve bu karara uyulmasının sağlanmasıdır. Ancak, bu aşamaya kadar böyle bir şey yapılmadı.

Mesela DEM Parti'nin bu yasal düzenlemelerle ilgili taslakları var, hukukçuların hazırladığı taslaklar var. Bunların sadece Meclis’te oylamaya tabi tutulması ve hukuka aykırı bu yasal düzenlemelerin ortadan kaldırılması, çok kolay bir işlem aslına bakılırsa. Bu kadar zor bir işlem değil. Bundan sonra pratikleri nasıl olur, nasıl bir pozisyonda olurlar bunu bilemiyoruz. Ama tabii bizim beklentimiz, bu süreçle de orantılı olarak doğru ve hukuka uygun bir şekilde yaklaşmaları. Çünkü az önce de belirttiğim gibi, bu aynı zamanda kendi saygınlıkları ve prestijleri için de önemli.”

‘AVRUPA KONSEYİ’NİN DE YAPISAL REFORM İHTİYACI VAR’

AİHM kararlarının yıllarca uygulanmaması durumunun Avrupa Konseyi açısından da bir kriz olduğunu belirten Raziye Öztürk, Bakanlar Komitesi’nin yapısal reformlara gitmesi gerektiğini savundu. Türkiye’nin ise bu süreci bir yaptırım değil, bir iş birliği çerçevesinde değerlendirmesi gerektiğini ifade etti:

“Avrupa Konseyi açısından da bu, bir tıkanıklık ve bir kriz durumu olduğu anlamına geliyor. Eğer bir kararın yerine getirilmesini, aradan geçen 11 yıla rağmen hâlâ sağlayamıyorsa Bakanlar Komitesi, o zaman Komite'nin de yapısal anlamda reformlara ihtiyacı var; bu kriz ve bu etkisizlik durumundan çıkması gerekiyor.

Tabii Türkiye'nin de bu meseleyi bir yaptırım veya diplomatik baskı gibi değerlendirmeyip, Avrupa Konseyi ile iş birliği içerisinde olması; konseyin belirttiği çerçevede, daha önce taahhüdünde bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uygun bir şekilde davranması her anlamıyla onun lehine olacak bir durumdur. Yani bu, hiçbir zaman Türkiye'yi geriye götürecek bir pozisyonda olmayacak; tam tersine güçlendirecektir.”