Remzi Kartal: Rojava’ya yaklaşım, Kürt sorununa yaklaşımın ölçüsüdür
AKP-MHP iktidarının sürece dönük yaklaşımının güven vermediğini vurgulayan Remzi Kartal, “Rojava’ya ve Önder Apo’ya yaklaşım, Kürt sorununun çözümüne yaklaşımın ölçüsüdür” dedi.
AKP-MHP iktidarının sürece dönük yaklaşımının güven vermediğini vurgulayan Remzi Kartal, “Rojava’ya ve Önder Apo’ya yaklaşım, Kürt sorununun çözümüne yaklaşımın ölçüsüdür” dedi.
Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin süreç devam ederken, Meclis’te sürdürülen komisyon çalışmaları, siyasi partilerin hazırladığı raporlar ve bölgesel gelişmeler sürecin yönüne dair kritik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bu tartışmaların merkezinde ise bir yıllık sürece rağmen hâlâ sürecin devlet tarafından yasal bir boyuta kavuşturulmamış olması, Türk devletinin Rojava’ya yönelik yaklaşımı ve Kürt tarafının beklentileri yer alıyor.
Kongre-Gel Eş Genel Başkanı Remzi Kartal ile devletin ve siyasi partilerin sürece yaklaşımını ve Kürt tarafının beklentilerini konuştuk. Kartal, çözümün adresinden demokrasi mücadelesinin yol haritasına kadar pek çok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.
‘RAPORLAR ÇÖZÜMDEN UZAK’
Türkiye’de Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik tartışmalar bir yılı aşkın süredir devam ediyor. Sürecin başarısı için Kürt Özgürlük Hareketi ve lideri Önder Apo birçok somut adım attı. Meclis bünyesinde kurulan komisyona sunulan raporlar ise, Kürt sorununa yaklaşımın hâlâ güvenlikçi politikaların ötesine geçmediğini ortaya koydu. Özgürlük Hareketi bu durumla ilgili ciddi eleştirilerde bulundu. Başta iktidar kanadı olmak üzere Meclis’e sunulan bu raporları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Siyasi partilerin komisyona sundukları raporlar, esasen her partinin sürece yaklaşımını ve değerlendirmesini açık biçimde ortaya koyuyor. Bu açıdan bakıldığında, AKP ve MHP başta olmak üzere hükümet kanadının sunduğu raporlar, son derece yüzeysel ve güvenlikçi politikalar çerçevesinde hazırlanmış metinlerdir.
Kürt sorunu, Cumhuriyet’in yaklaşık yüz yıllık temel bir meselesidir. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve demokratik bir cumhuriyete dönüşmesi açısından merkezi bir öneme sahiptir. Ancak gerek AKP’nin gerekse MHP’nin raporlarında, Kürt sorununun çözümüne dair kapsamlı, demokratik bir perspektif ve somut bir yol haritası bulunmamakta.
Özellikle MHP’nin sunduğu yaklaşım, tarihsel olarak Kürtlerle Türklerin bir ve aynı olduğu yönünde; açıkça ifade edilmese bile bu doğrultuda bir anlayışı yansıtmaktadır.
AKP’nin raporu ise büyük ölçüde bir propaganda metni niteliğinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugüne kadar dile getirdiği söylemlere dayanan, Kürt sorununu bu çerçevede ele alan ve süreci de aynı doğrultuda değerlendiren bir yaklaşıma sahip. Dolayısıyla bu raporlar kamuoyuna güven vermemektedir.
Öte yandan, İmralı Adası’na Önder Apo ile görüşmek üzere üç parti gitmiş olmasına rağmen, üçüncü parti olan DEM Parti, İmralı görüşmelerine ilişkin raporun hazırlanma sürecinin dışında bırakıldı. AKP ve MHP, İmralı’ya giden heyet olarak kendi değerlendirmelerine dayalı bir rapor hazırladı; görüşmenin özetini içeren bu metni komisyona sundu. Basına ve kamuoyuna yönelik doğru ve şeffaf bir bilgilendirme yapılmadı.
Bütün bu tutumlar, AKP ve MHP’nin sürece yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. Aynı zamanda Meclis komisyonunun çalışmalarına ve Kürt sorununun çözümüne nasıl baktıklarını da göstermektedir.
Parti raporları açısından devam edecek olursak, CHP’nin raporunda Kürt sorunu ve Kürt meselesine dair bir tespit bulunmaktadır. Ancak demokratik Cumhuriyet hedefini esas alan, Kürt sorununu bu temelde çözmeye yönelik güçlü bir yasal altyapı öneren ve Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak demokratikleşme konusunda kendisini stratejik bir sorumlulukla konumlandıran iddialı bir yaklaşım ne yazık ki söz konusu değildir. Diğer partilerin raporlarında da benzer, sınırlı ifadeler yer almaktadır.
Bu noktada belirleyici olan raporlar AKP, MHP ve ana muhalefet partisi CHP’nin sunduğu metinlerdir. Mevcut tablo, henüz çözüm odaklı, kamuoyuna umut veren ve sürece olan güveni artıran bir nitelik taşımamaktadır.
Komisyon çalışmalarının süresi iki ay uzatıldı. Bu süre, komisyonun kendi raporunu hazırlaması ve parlamentoya sunacağı öneriler açısından kritik bir dönemdir. Bu iki ay içerisinde hem siyasi partilerin hem de kamuoyunun ve sivil toplumun yürüttüğü çalışmalar, komisyonun çalışmalarını doğrudan etkileyecektir.
Bu nedenle, bu süreçte siyasi partilere, sivil topluma ve kamuoyuna yönelik güçlü ve nitelikli bir çalışma yürütülmelidir. Ancak bu şekilde komisyonun iki aylık çalışma süresi sonunda hazırlayacağı raporun ve parlamentoya sunacağı önerilerin daha somut, çözüm eksenli ve demokratik içerikli olması sağlanabilir.
‘HUKUK VE DEMOKRASİ EKSENİNDE BİR BULUŞMAYA İHTİYAÇ VAR’
Komisyonun hazırlayacağı raporun çözüm eksenli olması gerektiğini söylüyorsunuz. Peki bu raporda somut olarak nelerin yer alması gerekiyor? Kürt tarafı, Kürt Özgürlük Hareketi bu rapordan ve bu süreçten somut olarak ne bekliyor?
Öncelikle şunu net bir şekilde ifade etmek gerekir: Kürt sorunu nedir? Kürt sorunu, devletin yüz yıllık Kürt inkâr ve imha politikalarının bir sonucudur. Önder Apo bunu son derece açık, net ve somut bir biçimde ortaya koymuştur.
Kürt sorununun özü, Kürtlerin hukuk içine alınmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukuku içinde, bir halk olarak; kimliğiyle, diliyle, kültürüyle yer almasıdır. Ancak devlet, yaklaşık yüz yıldır Kürtlere yönelik inkâr ve imha politikaları yürüttü. Kürtler de buna karşı isyan etti. Bugün gelinen noktada devletin inkâr ve imha politikalarından vazgeçmesi, Kürtlerin de bu çatışmalı zeminden çıkması gerekmektedir.
Bu temelde, hukuk ve demokrasi ekseninde yeni bir buluşmaya ihtiyaç var. Kürtlerin kimliklerini, dillerini ve kültürlerini özgürce ifade edebilmeleri; demokratik siyaset yapabilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması ve demokratik siyaset alanının açılması temel beklentidir. Komisyonun ele alacağı çerçeve de mutlaka hukuk ve demokrasi temelinde olmalı, bu alanları kapsamalıdır.
‘ÖNDER APO’YA YAKLAŞIM BİZİM İÇİN ESASTIR’
Diğer önemli bir konu ise; bu sürecin ortaya çıkmasında yüz yıllık bir fırsat yaratan, yalnızca Kürtler için değil; başta Türk halkı olmak üzere Türkiye’de yaşayan tüm halklar için büyük bir stratejik imkan sunan Önder Apo’ya yaklaşım meselesidir. Sürecin sağlıklı ve güvenli bir biçimde gelişebilmesi için, Önder Apo’nun özgür çalışma ve yaşam koşullarının oluşturulması gerekmektedir. Bu hem iktidarın hem de muhalefetin sorumluluğundadır.
Bu süreçte halkın, demokratik güçlerin ve siyasi aktörlerin, Önder Apo’nun özgürlüğü konusunda siyasi ve demokratik bir yaklaşım sergilemesi yönünde güçlü bir beklenti bulunmaktadır.
Özetle, bu iki konuda -Kürtlerin hukuk ve demokrasi temelinde tanınması ile Önder Apo’ya yönelik doğru ve demokratik bir yaklaşımın geliştirilmesi- atılacak adımlar, sürecin sağlıklı ve doğru bir biçimde ilerlemesini sağlayacaktır.
‘DEVLET BAHÇELİ’NİN SÖZLERİ UNUTULDU’
Peki, sürecin başlangıcında devlet kanadından, Önder Apo’nun özgürlüğü veya ev hapsi konusunda Kürt Özgürlük Hareketi’ne verilmiş herhangi bir taahhüt söz konusu muydu?
Önder Apo’nun mesajı okunurken Sırrı Süreyya Önder bir bilgi notu da paylaştı. Bu bilgi notunda, Önder Apo’nun mesajının çerçevesi ifade edildi. Bu mesajda, silahlı mücadelenin sonlandırılması ve bu temelde barışın ve demokratik toplumun inşasının, ancak hukuki ve demokratik zeminin açılmasıyla mümkün olacağı belirtildi. Yani Kürtlere yönelik demokratik mücadele zemininin oluşturulması vurgulandı. Bu durum, elbette başta Önder Apo’nun konumunu da ilgilendiriyor.
Nitekim Devlet Bahçeli’nin daha önce dile getirdiği “Partisini feshetsin, gelsin Meclis’te konuşsun” ifadesi de bu bağlamda ele alınmalıdır. Meclis’te konuşmanın koşulu; umut hakkının tanınması, siyasi ve hukuki adımların atılması ve Önder Apo’nun özgürlük ortamında bu süreci geliştirebilmesidir.
Bu mesele yalnızca Kürtlerle ilgili değildir. Kürt’üyle, Türk’üyle tüm Türkiye halklarını ilgilendiren, Kürt-Türk buluşmasını esas alan ve bölge halkları açısından da demokratikleşmenin önünü açabilecek bir süreçtir. Aynı zamanda bölgeye yönelik müdahalelerin zeminini ortadan kaldırabilecek bir nitelik taşımaktadır.
Bunun için Önder Apo’nun özgürlüğü gerekmektedir. Ancak bugüne kadar bu konuya dair ortaya konulan yaklaşım henüz güven verici değildir.
‘ROJAVA’YA YAKLAŞIM KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIMIN ÖLÇÜSÜDÜR’
Bir diğer önemli nokta ise Rojava meselesi. Türk tarafı, her defasında Rojava’yı sürecin önüne bir engelmiş gibi koyarak gündeme getiriyor. Diğer yandan Kürt Özgürlük Hareketi, Rojava’daki siyasetin ayrı bir siyasal zemin olduğunu ve Şam yönetimiyle yürütülmesi gereken bir süreç olduğunu vurguluyor. Türk devletinin Rojava meselesini sürekli ön plana çıkarması ve Rojava’ya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında AKP hükümetinin Rojava’ya yönelik yürüttüğü politika ve Rojava’ya yaklaşımı, Kürt sorununa yaklaşımının genel çerçevesini ortaya koymaktadır. Rojava’daya yaklaşımı nedir? Rojava’daki kazanımların tasfiye edilmesi ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin -yalnızca Kürtlerin değil; Arapların ve orada yaşayan tüm halkların- Şam merkezli HTŞ rejimine kayıtsız ve şartsız teslim edilmesi dayatılmaktadır.
Bu ne anlama geliyor? Bugün Alevilerin ve Dürzilerin başına gelenlerin, Kürtlerin başına gelmesi anlamına geliyor. Bu durum, sıkça dile getirilen “Kürt-Türk kardeşliği” söylemiyle neyin kastedildiğini de açıkça ortaya koyuyor. HTŞ ile kardeşlik kurulurken, Kürtler imha temelinde HTŞ’ye teslim edilmek isteniyor.
Bu yaklaşım aynı zamanda Türkiye’deki Kürt sorununa bakışı da netleştiriyor. Suriye’de Kürtleri imha temelinde HTŞ’ye teslim etmeye çalışan bir anlayışın, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik çözümünden ne anladığını buradan görmek mümkündür. Bugüne kadar kamuoyunu ikna eden, gerçek anlamda demokratik bir çözüm yaklaşımı ya da somut bir öneri ortaya konulmuş değildir. Az önce parti raporlarıyla ilgili değerlendirmelerde de buna değindik.
Dolayısıyla Rojava’ya yönelik tutum, Kürt sorununa yaklaşımın ölçüsüdür.
Bu noktadan hareketle şunu söylemek gerekir: Bu yaklaşımla bir sonuç alınamaz. Buradan bir çözüm çıkmaz. Türkiye bu politikada ısrar ettikçe hem kendi Kürt sorununu çözme hem de Türkiye’de ve bölgede demokratik bir çıkış yapma şansını riske atmaktadır.
Bu nedenle, yalnızca DEM Parti’nin ya da Kürtlerin değil; Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olan tüm kesimlerin, AKP-MHP hükümetinin Suriye politikasına ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik tutumuna ciddi biçimde karşı çıkması gerekmektedir.
‘ÇÖZÜMÜN ADRESİ TÜRKİYE HALKLARIDIR’
Bu yaklaşım ortadayken, böylesi bir rejim ve iktidarla çözüm tartışmaları ne kadar güven verici olabilir? Buna karşılık Kürt hareketi çözümde ısrarcı bir duruş sergiliyor ve sürecin artık geri dönülemez olduğunu, başarıya ulaşması gerektiğini vurguluyor. Peki, bu çözüm gerçekten kiminle gerçekleştirilecek: Mevcut iktidarla mı, yoksa Türkiye halklarıyla mı? Çözümün adresi neresi olmalıdır?
Evet, çözümün adresi Türkiye halklarıdır. Başkan Apo’nun mesajı da çok nettir: Barış ve demokratik toplum inşası. Bu çerçevede özgürlük manifestosu da ortaya konulmuştur. Bunun muhatabı Türkiye halklarıdır.
Türkler, Kürtler, Türkiye’de yaşayan bütün halklar ve tüm toplumsal kimlikler; başta kadınlar, gençler, inanç grupları, Aleviler, Sünni inancına mensup olanlar ve demokratik bir Türkiye’yi savunan bütün çevreler bu çağrının muhatabıdır. Başkan Apo’nun çağrısı, tüm toplumsal kesimleri kapsamaktadır.
Başkan Apo, 1970’li yılların koşullarında, devletin inkâr ve imha politikaları nedeniyle zorunlu olarak silahlı mücadeleye yönelmiş bir hareketin öncülüğünü yaptı. Ancak 1990’lı yıllardan itibaren açık bir biçimde, “Bu sorunu silahla değil, diyalog ve siyasal zemin üzerinden çözelim” çağrısını sürekli olarak dile getirdi. Bugüne kadar barış ve çözüm eksenli çağrılarını kesintisiz sürdürdü.
Bugün bu çağrının koşulları oluşmuştur. Başkan Apo, şimdi de yürütülen mücadelenin siyasal ve demokratik zeminde sürdürülmesini önermektedir. Siyasal ve demokratik zeminde yürütülecek mücadelenin ciddi gelişmeler yaratacağını ifade etmektedir. Bu çıkış, Kürt hareketini terörize eden ve kriminalize eden politikaları boşa çıkaran; Kürt sorununu hem bölgesel hem de uluslararası alanda daha görünür ve meşru bir zemine taşıyan bir nitelik taşımaktadır. Bu yönüyle demokrasi güçlerinin elini güçlendiren bir çıkıştır.
Bu temelde, Türkiye’nin demokrasi güçleri sürecin esas muhatabıdır. Evet, devletle ve AKP ile yürütülen bir diyalog ve müzakere süreci vardır; ancak esas muhatap Türkiye halklarıdır.
Başkan Apo, sürecin karakterini de açık biçimde ortaya koymuştur: Bu süreç bir müzakere ve mücadele sürecidir. Yani bir yandan müzakere yürütülürken, diğer yandan mücadele devam edecektir. Bu mücadelenin temel hedefi, Türkiye kamuoyunun zihniyetini dönüştürmektir. Devletin bugüne kadar ırkçılık ve tekçi ulus-devlet politikalarıyla zehirlediği toplumsal zihniyeti değiştirmektir.
Barışın ve demokrasinin Türkiye halklarının çıkarına olduğunu, Türkiye’nin bu yolla nasıl büyük bir çıkış yapabileceğini anlatmak; bu doğrultuda kamuoyunun zihniyetini dönüştürmek ve devlet aklını çözüm üretmeye mecbur bırakacak bir mücadele yürütmek hedeflenmektedir.
‘ÖNDER APO’NUN UYARILARI DİKKATE ALINMALI’
Önder Apo, Pierre Bourdieu’ya yaptığı göndermeyle “habitus” kavramını kullanarak sürecin barındırdığı risklere işaret ediyor. Önder Apo’nun bu bağlamda sözünü ettiği riskler neler?
Önder Apo’nun bu konuda çok büyük bir tecrübesi var ve her zaman uyarıcı bir tutum sergilemiştir. Geçmişteki bütün süreçlerde olduğu gibi, bugün de bu konuda sürekli uyarılarda bulunmaktadır. Türkiye içinde çözüme ve demokrasiye karşı olan güçler var. Bu güçler; tekçi ve ırkçı bir anlayışla, sözde demokratik bir Türkiye görüntüsü altında kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefleyen, norm dışı devlet yapılanmalarıdır.
Aynı şekilde, uluslararası güçlerin de Türkiye devlet sistemi içerisinde çeşitli ilişkileri ve etkileri bulunmaktadır. Oysa bu süreç, Türkiye’ye demokrasi ve özgürlük vaat etmektedir. Demokrasi ve özgürlük temelinde Türkiye’nin yeni ve tarihsel bir çıkış yapmasının önünü açmaktadır. Türkler ve Kürtler, demokratik bir birliktelik temelinde Ortadoğu’da tüm dünyaya örnek olabilecek bir model ortaya koyabilir. Elbette bu durum, kendi bölgesel çıkarları açısından bunu istemeyen güçleri de rahatsız etmektedir.
Bu nedenle Önder Apo’nun uyarıları hem devlet içindeki norm dışı yapılara hem de bölgesel ve uluslararası güçlerin sürece yönelik olası provokasyonlarına işaret etmektedir. Bu risklerin göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
Türkiye’nin demokratikleşmesini ve iç barışını sağlayarak güçlü bir çıkış yapmasını hedefleyen tüm siyasi aktörlerin, sivil toplumun ve demokrasi güçlerinin bu süreçte duyarlı olması ve süreci sahiplenmesi büyük önem taşımaktadır.
‘2025 BİZLER İÇİN BİR MİLATTIR’
Yeni bir yıla girdik. 2025 yılı Kürt Özgürlük Hareketi açısından nasıl bir öneme sahipti? Kürtlerin bu yıl içerisindeki kazanımları neler oldu? 2026 yılı Kürt halkı ve demokrasi mücadelesi yürüten güçler açısından neyi ifade ediyor?
2025 yılı aslında yeni bir milattır. Önder Apo’nun ortaya koyduğu çıkış, dünya ölçeğinde eşi benzeri olmayan bir örnektir. Uluslararası güçlerin üçüncü bir taraf olarak devreye girip savaşan tarafları bir araya getirdiği örnekler elbette vardır. Ancak Kürt sorunu son derece özgün bir sorundur.
Kürt sorununu ortaya çıkaran uluslararası güçler, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Kürt inkârında doğrudan rol oynamış; devlete verdikleri destekle bu politikaların sürdürülmesine katkı sunmuşlardır. Önder Apo’nun gerçekleştirdiği hamle ise Kürt sorununun çözümsüzlüğünden faydalanan ve bu temelde bölge politikaları yürüten güçlerin hesaplarını boşa çıkarmıştır. Kürtlerin ve Türklerin, kendi iç meselelerini birlikte çözebilecekleri tarihsel bir imkan yaratılmıştır.
‘YÜZYILA DAMGA VURAN BİR HAMLE’
Bu hamle, gerçekten de yüzyıla damgasını vurmuştur. Bu sürecin geliştirilmesi, Türkiye’nin Kürt sorununu demokratik yollarla çözmesi halinde, bölgesel ve uluslararası alanda çok farklı bir noktaya gelmesi anlamına gelecektir. Kürt ve Türk halklarının birlikte yaşayacağı bir demokrasi deneyimi, tüm dünya için örnek teşkil edecek bir tecrübe olacaktır.
Bu açıdan, 2025 yılı boyunca Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada Önder Apo’nun çıkışı ve bu hamleye bağlı gelişmeler tartışıldı. Her alanda bu konu gündemdeydi. Bu nedenle, 2025 yılına Önder Apo’nun damgasını vurduğunu söylemek mümkündür.
2026 yılı ise bu temelde büyük beklentilerin olduğu bir yıldır. Özellikle sürecin ilerlemesi açısından bir geçiş dönemi olarak; hukuki zeminin güçlendirilmesi, demokratik adımların atılması, siyasal ve demokratik alanın genişletilmesi ve Türkiye’nin bütün bölgelerinde demokratik mücadelenin yükseltilmesi halinde, 2026 yılı Türkiye açısından büyük bir demokrasi kazanımına dönüşebilir.
Bu beklenti, başta halkımızın özgürlük hareketi olmak üzere tüm demokrasi güçlerinin ortak beklentisidir. Buradaki temel beklenti, halklardan; halkların yürüteceği mücadeleden ve uluslararası düzeyde bu sürece verilecek destekten kaynaklanmaktadır.
Bu doğrultuda hem Türkiye içinde hem de bölgesel ve uluslararası alanda Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik desteğin ve mücadelenin büyütülmesi halinde, 2026 yılı gerçekten özgürlük ve demokrasinin kazandığı bir yıl olabilir. Umutlarımızı büyütmeliyiz. Süreci yalnızca “AKP ne yapıyor ne yapmıyor” noktasına sıkıştırmamalıyız.
Özgürlüğün anahtarı halkların elinde ve mücadelenin kendisindedir. Mücadeleyi ve mücadele güçlerini büyüterek, sistemi -başta AKP ve MHP’yi- çözüm yönünde adım atmaya zorlamak mümkündür.
CHP’YE ÇAĞRI
Bu vesileyle özellikle CHP’ye de bir çağrıda bulunmak istiyorum. CHP, Türkiye’yi kuran bir parti olarak, eğer Türkiye’nin demokratikleşmesinde iddialıysa, bu süreci dar parti çıkarları temelinde değil; Türkiye’nin demokratikleşmesi doğrultusunda, tarihsel ve stratejik rolü çerçevesinde ele almalıdır. Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez.
CHP bu sürece sahip çıkmalı; aynı zamanda AKP’nin antidemokratik politikalarına karşı yürüttüğü demokratik mücadeleyi de güçlendirmelidir. Demokrasi mücadelesiyle kendi siyasal gücünü bu temelde geliştirebilir.
Bu çerçevede, 2026 yılında tüm demokrasi güçlerine özgürlük ve demokrasi mücadelesinde başarılar diliyorum. Yeni yıllarını kutluyorum. 2026 yılı barış ve özgürlük yılı olmalıdır.
Sayın Kartal, değerli değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim. Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Ben de teşekkür ediyorum. Bu vesileyle şunu ifade etmek isterim: Bu süreçte herkes kendi sorumluluğunun gereğini yerine getirmelidir. Herkes kendisini sorumlu görmelidir. Karşı taraftan beklemeden “Ben ne yapabilirim? Biz ne yapabiliriz?” sorularını sormalıyız.
Sadece siyasi partiler değil, tüm sivil toplum örgütleri ve bireyler bu temelde hareket etmelidir. Herkes bulunduğu yerde, çevresinde 2026 yılının barış ve özgürlük yılı olması için ne yapabileceğini planlamalıdır. Bu doğrultuda herkes kendi rolünü oynamalıdır.
İnanıyorum ki demokrasi ve özgürlük kazanacak. Bu temelde herkese başarılar diliyorum.