GÖRÜNTÜLÜ

Rıza Altun kolektif bir devrimcidir

Hasan Şerik: Rıza Altun’u ailesi, mahallesi, Önderlik çizgisiyle birlikte, Kemal Pir’in yoldaşlığa kazandırmış olduğu anlamla birlikte kolektif bir devrimci olarak anmak en yerinde olan tanımdır.

RIZA ALTUN

25 Eylül 2019 tarihinde şehit düşen Rıza Altun’u anlatan mücadele arkadaşı Hasan Şerik, Rıza Altun’u ailesi, mahallesi, Önderlik çizgisiyle birlikte, Kemal Pir’in yoldaşlığa kazandırmış olduğu anlamla birlikte kolektif bir devrimci olarak anmanın en yerinde tanım olacağını söyledi.

Rıza Altun’un tekil bir şahıs olmadığını ve bu bağlamda anısına layık olmaktan başka çarelerinin olmadığını da dile getiren Şerik, “Yaşayanlar, şehit olanların anısını yaşatmak gibi bir görevle  karşı karşıya kalıyor. Ağır bir yüktür ve gerekleri yerine getirilecektir dedi.

Hasan Şerik’in değerlendirmeleri şu şekilde:


“PKK fesih kongresiyle birlikte şehadetleri ilan edilen Rıza Altun arkadaşı çocukluğumdan beri tanıyorum. Ali Haydar Kaytan arkadaşı da 1975 yılından beri tanıyorum. Yani mücadele tarihi açısından ele alındığında da neredeyse her iki arkadaşla da 50 yıldır birlikteliğimiz var.

Rıza Altun arkadaşla aynı ilkokulda okuyorduk. Aynı sokakta oturuyorduk. Evlerimizin arasında 200-300 metre falan vardı. Okula giderken bizim evin önünden geçiyorlardı. Tam hatırlayamıyorum ama bir kavga sırasında, Rıza Altun bizim okuldan sürgüne gönderildi ilkokuldan. Mamak İlkokulu'na gitti. Bizim okuduğumuz okul, 19 Mayıs İlkokulu'ydu, Tuzluçayır’daydı. Kürtler açısından düşünüldüğünde, Rıza Altun o sürgünle sürgünler tarihine yeni bir sayfa eklemişti.

Asiydi, yerinde duramıyordu. İlkokulu tam bitirdi mi, bilemiyorum. Mamak İlkokulu çok uzaktı; yürüyerek yaklaşık 40-45 dakika sürüyordu. Rıza Altun’un yaşamına, kişiliğine ondan sonraki süreçte önemli etkide bulundu. O, artık sokakların kanunuyla yetişen bir çocuk olmuştu. Gençlik yaşlarına da o şekilde girmişti.

Okul dönemi bittikten sonra iş hayatına atıldı. Ailesinin geçimine katkısı oldu, yaşamını öyle sürdürdü. Kavgacı birisiydi, kendisine has bir duruşu vardı. Kendisine ilişkin kararları kendisi veriyordu. Biz ve daha sonra birlikte olduğumuz arkadaşlarımız, aslında ailenin imkanlarıyla yaşayan, okula giden çocuklarıydık ama Rıza Altun öyle değildi. Kendi imkanlarını kendisi yarattı, kendi yaşam yolunu kendisi çizdi. Böyle bir duruşu vardı. Bu duruş, bu çizgi onun yaşamına tümüyle yön verdi. O açıdan Rıza Altun ele alınacaksa çocukluk yaşamıyla birlikte şekillenen kişilik özellikleriyle ele alınmalı.

1973’lerde, 12 Mart darbesinin ardından seçimler süreci başlarken Tuzluçayır’da dernek çalışmalarına başladık. Bu çalışmalarda Rıza Altun da yer aldı. Arkadaşlığımız; mahalle arkadaşlığımız, sokak arkadaşlığımız, okul arkadaşlığımız siyasal arkadaşlığa dönüştü bundan sonra.

KÜRDİSTAN DEVRİMCİLERİ GRUBUNA KATILDIK

Hatırlıyorum; 1975’in 6 Mayısındaydı. Daha önceden de Kürt sorununu konuşup tartışan bir grup arkadaştık. Ali Doğan Yıldırım bu tartışmaların başını çekiyordu. 6 Mayıs 1975’te, Deniz Gezmişlerin şehadet yıldönümünde afişlerini asarken, Kürdistan Devrimcileri diye tabir edilen, dışımızdaki güçler tarafından da Apocular diye tanımlanan gruba resmi olarak katıldık. O afiş asma sırasında yaptık bunu. Artık Kürdistan Devrimcileri diye bir grup vardı ve bu grubun içerisinde belli sayıda arkadaştık. Rıza Altun, Ali Doğan Yıldırım, Doğan Kılıçkaya, sonradan katılan arkadaşlar da oldu, Şahin Kılavuz, daha sonra kardeşlerimiz katılmaya başladı; Haydar Altun, Cemal Şerik ve o süreç boyunca katılım yapan arkadaşların önemli bir kısmı şehit düştü. Burada Rıza Altun için konuşurken aslında o şehadetlerden bağımsız ele alıp değerlendirmek fazla mümkün değil; hep bunun ağırlığı yaşandı.

Çünkü daha sonraki katılımlar, biraz da o küçük grubun duruşuyla, durumuyla, Rıza Altun’un da etkisiyle yakından bağlantılıydı. Şehitlere duyulan bağlılık, onların anısını yaşatma anlayışı bizde bugüne kadar devam eden bir yolculuğa çıkışımızı sağladı. Şehitler, mücadelemizin ortaklığının harcı, bileşkesi oldu. Bu harca, bileşkeye Önderliğin çizgisi, Önderliğin kendisi bir anlam kazandırdı ve bu anlam temelinde bugün Rıza Altun için konuşuyoruz, Ali Haydar Kaytan’ı anıyoruz. Zor aslında.

Nasıl zor? Biz ilk grupken ilk şehidimiz -1976 Ağustos ayıydı, tam hatırlamıyorum-, Ali Doğan Yıldırım şehit düştü. Aslında Ali Doğan’ın şehadeti birlikteliğimizin teminatı oldu bir anlamda. Eğer bugüne kadar bir devrim yolculuğu olmuşsa, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi anlamında bir devrim yolculuğu olmuşsa, Ali Doğan Yıldırım’ın şehadeti bunda önemli bir rol oynadı.

OKUMAYI, ÖĞRENMEYİ, BİLİNÇLEMEYİ, AYDINLANMAYI ESAS ALIRDI

O dönemde bizim grupta yer alan arkadaşların hepsi okuyordu. Lise, üniversite öğrencisi olanlar vardı. Ben de üniversiteye gidiyordum, üniversiteye giden başka arkadaşlar da vardı.

Rıza Altun, sistemin eğitim kurumlarında okuyarak gelişim sağlamayı bir ölçü olarak görmüyordu. Onun için grup döneminin ilk aşamasından itibaren Rıza Altun hep okumayı, öğrenmeyi, bilinçlenmeyi, aydınlanmayı esas aldı. Adeta nefes nefese bir koşu içerisindeydi. İdeolojik olarak gelişmeyi yakalama anlamında bir yarıştı aslında. Yani devrimci olmak için ideolojik olarak donanıma, belli bir gelişmişlik düzeyine sahip olmak için liselerde, üniversitelerde okumaya gerek yok. Böyle bir şeye ihtiyaç da yoktur. Her insan okuma-yazması olsun yeterli ya da olmasa bile öğrenme azmi olsun yeterli; kendisini geliştirebilir. "Duruşuyla, davranışıyla, merakıyla" diyordu Rıza arkadaş. Ve bunda da başarılı oldu.

O, sokakların çocuğuydu ama toplumsal alanda bütün kesimlerle ilişki kurma becerisini de gösterebilme kapasitesine sahip olduğunu ispatladı kısa sürede. İyi bir hatipti, konuşmacıydı, her kesime hitap edebiliyordu. Bir militandı, faşistlere karşı mücadelenin öncüsüydü. Güven veriyordu; duruşuyla, davranışıyla, konuşmasıyla çevresine, arkadaşlarına güven veriyordu. Bu güven aşılama, verme duruşunu yaşamının son anına kadar da sürdürdü. O açıdan Rıza Altun ile arkadaşlık aslında bir güven arkadaşlığıydı. Bazı kalıplara sığdırılmış yoldaşlık ilişkisi, örgütsel normlar içerisinde ele alınmış bir arkadaşlığın ötesinde bir arkadaşlıktı. Onunla birlikte kalanlar, sanırım bu özelliğini dile getirirler, anlatırlar. Yani bir dağla arkadaşlık yapmış gibi hissedebilirdi insan, Rıza Altun’la birlikte kaldığında. Seni geride bırakmaz, basit çıkar ilişkileri üzerinden seni satmaz, sen onunla olduğun sürece sonuna kadar seninle birlikte yürürdü. Bunun hissini veriyordu. Ben bu hissi sonuna kadar yaşadım. Onunla birlikte kalanlar da mutlaka yaşamışlardır.

İlkeleri vardı, ölçüleri vardı, itiraz noktaları vardı. İtiraz ettiği noktalar, bazen yanlış değerlendirmelere de konu oluyordu ama ikna oluncaya kadar itirazını sürdürmeye devam ediyordu. O konuda herhangi bir kaygı duymazdı. Herhangi bir hesap içerisine de girmezdi. İçime atayım da demezdi, acaba ne denilir diye de düşünmezdi. O açıdan Rıza Altun’la konuşup tartışmak, itiraz noktaları üzerinde yoğunlaşmak önemliydi. Birlikte kaldığımız süreç boyunca onu hissediyorduk.

Anlaşamadığımız noktalar da vardı, kişilik farklılıklarımız vardı Rıza Altun’la. Yetişme koşullarımızdan kaynaklanıyordu belki. Olaylara, olgulara tümüyle aynı çerçeveden bakmıyorduk ama bu bir ayrılık, bu bir karşıtlık anlamına gelmiyordu. Bir hukukumuz da vardı, dokunmuyorduk bazı noktalara. Ben de dokunmuyordum, o da dokunmuyordu karşıt olduğumuz noktalara. Zaman içerisinde aşılabilir, anlaşılabilir konusunda hemfikir oluyorduk. O anlamda Rıza Altun ile arkadaşlık; ne olursa olsun, farklılıklar düzeyi ne olursa olsun hiçbir zaman karşıtlık biçiminde nüksetmiyordu.

ÖNDERLİĞE, YOLDAŞLARINA BAĞLILIKTA SINIR TANIMIYORDU

Kavgacıydı. Faşistlere karşı verilen mücadelede bunu açık bir şekilde gösteriyordu. Bulunduğumuz mahallede, o çevrede faşistlerle sürekli kavga içerisinde olan biriydi. Bazen silahlı kavgalar olurdu. Anti-faşist olan çevreler Rıza Altun’u gördüklerinde, büyük bir huzur içerisinde o kavgada yer alabiliyordu, kazanacağız inancı gelişiyordu. Bu anlamda Rıza Altun, kazanmanın simgesi oluyordu aslında, başarmanın simgesi oluyordu.

Bir farklı yanı da vardı: Çok mantıklıydı. Hesaplarını, planlarını, düşüncelerini, stratejisini analitik zeka üzerinden kuruyordu, duygusal yanı fazla öne çıkmıyordu. Ama insan duygusal yanını da görebiliyordu. Örneğin; arkadaşlara bağlılığı, örgüt içerisinde de öyle başta Önderlik olmak üzere bazı arkadaşlara bağlılığında sınır tanımıyordu. Ne derlerse desinler, karşı çıktığı düşünce olsa bile, bir pratik uygulamaya itiraz ediyor olsa bile, söz konusu bağlı olduğu, duygusal olarak mutlaka yanında olması gerektiğine inandığı arkadaşların her şeyini neredeyse onaylar pozisyondaydı. Böyle bir ölçüsü de vardı.

O analitik zeka içerisinde sadece mantıkla hareket eden Rıza Altun’a ters gibi görünen böyle bir duruşu da vardı. Örgütsel yaşamını da bir anlamda bu duruşu belirledi. Onun için Rıza Altun’u sadece siyasetle, ya da eylemcilikle ifade etmek de yeterli değil. İyi karikatür çiziyordu, iyi şiir okuyordu, iyi bir anlatıcıydı aslında. Çok şakacıydı, entelektüel, her çevre ile ilişki kurabilen, yeri geldiğinde hesapsız, kitapsız bir şekilde tavır koymaktan çekinmeyen, ölümü göze alan, her türlü riski göze alarak mutlaka ama mutlaka hayata geçirilmesi gereken bir şey varsa onu geçirmeye çabalayan bir arkadaştı. Şakacılığı bazen kırma noktasına da getiriyordu insanı ama espritüeldi. Olayları değerlendirirken, bir şeye anlam vermek isterken soğuk bir ifadeyle ele almıyordu onu. İşe espri yanını da katıyordu; onun için sıkıcı gelmiyordu konuşmaları, anlatımları. Saatlerce dinleyebilirdi insan.

Rıza arkadaş Hareket açısından büyük bir kayıptır. Bir eylem insanı, bir ajitatör, etkin bir propagandacı, bir düşünürdü. Her gün okuyordu. Birçoğumuz okumayı bırakmışken, o okumaya devam ediyordu, yeni yeni fikirlerle kendisini aşmaya çalışıyordu ya da düşüncesini yeni fikirlerle zenginleştirmenin mutlaka bir yolunu buluyordu. Ve paylaşıyordu. Rıza Altun güçlü bir paylaşımcıydı. Paylaşım deyince akla belki maddi şeyler geliyor ama bizim yaşamız olduğumuz en büyük sıkıntılardan birisi düşünce paylaşımındaki cimriliğimiz, düşüncemizi aktarmada, paylaşmada yeteri kadar kolektif olamıyoruz, birliktelik yaşayamıyoruz. Rıza Altun bu konuda sınır tanımıyordu, öğrendiğini aktarıyordu, yeni bir şey bulduğunda hemen seninle paylaşıyordu, ortamla paylaşıyordu. Acaba bu yeni şey ortamımıza nasıl katkıda bulunur ya da nasıl zarar verir, yaşamımızın şekillendirilmesinde nasıl rol oynayabilir şeklinde paylaşımları da vardı.

Öfkesi de büyüktü Rıza Altun’un. Bir şeye taktı mı kafayı, o pozisyon değişmediği süre içerisinde öfkesini mutlaka bir biçimde ifade ediyordu. Örgüt dışı durumlar, en öfkelendiği şeylerden biriydi. O konuda taviz vermiyordu.

AVRUPA’DA ÖRGÜTSEL DEĞERLERE YÖNELİK SALDIRILARI PÜSKÜRTTÜ

Mesela o kadarını beklemiyordum ama Avrupa’daki pratiğini biliyorum. Daha önceki örgütsel durum nasıldı onu fazla bilmiyorum ama Rıza Altun’un olduğu dönemde örgütsel sistemin Avrupa çalışmalarında daha fazla oturtulmaya çalışıldığını gördüm. Örgütsel değerlerin daha fazla öne çıkarıldığı, örgütsel değerlere yönelik saldırıların en fazla püskürtüldüğü bir süreç oldu diyebilirim. Parti bayraklarının, Önderlik posterlerinin yasaklanmaya çalışıldığı ülkelerde en fazla parti bayraklarının, Önderlik posterlerinin dalgalandırıldığı süreç Rıza Altun’un Avrupa sorumlusu olduğu dönemdir. Kitle ile ilişkilerde, kitlenin değerlerinin örgütle bütünleştirilmesinde ciddi hamlesel atılımların yapıldığı bir süreçtir. Bu sürece tanık olduğum için belirtiyorum. Bu da o şakacı, yeri geldiğinde esprili, yeri geldiğinde seçici ilişkilerden yana gibi görünen Rıza Altun’un örgütsel sorumluluğunu üstlendiği alanlarda örgütsel değerleri sonuna kadar sahiplendiğini gösteriyor. Bu yanı da öne çıktı.

Rıza Altun’u cezaevleri sürecinden de biliyorum. Cezaevindeki politikaların belirlenmesinde, insan onuruna yakışır bir yaşamın sürdürülmesi anlamındaki politikaların hayata geçirilmesinde oldukça kararlı bir rol de oynadı. Bu politikaların uygulanması noktasında oldukça gözükara bir duruşu da vardı. Ne pahasına olursa olsun; olması gereken hakların mutlaka kazanılması için adeta tavizsiz bir direnişçiydi, müzakereciydi. Bu müzakereci yanını diplomasi alanında da etkin bir şekilde gösterdi. Öyle sanıyorum ki, Rıza Altun’un şehadetinde bu özelliği de onun hedef alınmasında rol oynadı. Çünkü güçlü bir müzakereci, güçlü bir diplomattı bu anlamda. Bu duruşu örgütsel misyonla da birleşince dünyaya, bölgeye bir açılım sahasını yaratma anlamına geliyordu. Kürt Özgürlük Hareketi'nin, Apocu hareketin, Kürdistan özgürlük mücadelesinin tecrit edilmesi, tasfiye edilmesi üzerine politika geliştirmiş olan özellikle de Türk devleti ve onun arkasındaki güçler, Rıza Altun’u bir engel olarak görüyordu.

Rıza Altun herhangi bir alanda olsaydı, bu kadar peşine takılarak, hedef haline getirilmeyebilirdi belki de. Ama düşman Rıza Altun ile başlayan o diplomatik süreci sekteye uğratmanın bir yöntemi olarak Rıza Altun’u şehit etmeyi tek seçenek olarak buldu. Onunla birlikte çalışan arkadaşları da şehit düşürdü. O dönemde diplomasi çalışması yürüten, Rıza Altun arkadaşla birlikte ekip olarak çalışan arkadaşların önemli bir kısmı şehit düştü, hedef haline getirildi. Onların çalışma yapmış olduğu alanlar hedef haline geldi. Onların bulmuş olduğu birçok nokta düşman tarafından vuruldu. Öyle anlaşılıyor ki düşman, Rıza Altun’un varlığını kendisi için büyük bir tehdit olarak gördü ve o tehdidi bu şekilde ortadan kaldırmayı bir yöntem olarak belirledi.

AİLESİNİN DEVRİMCİ MÜCADELEYE KATKISINI GÖZ ARDI ETMEMEK GEREKİR

Bizler Rıza Altun’u konuşup değerlendirirken, düşmanın bu politikasının ne kadar boş olduğu ortaya çıkıyor. Başta Rıza Altun olmak üzere bizi bugüne getiren, bize önemli değerler kazandıran, devrim mücadelesine önemli mesafeler kazandıran bu arkadaşların düşman tarafından yaşamlarına son verilmesi bir son anlamına gelmiyor, gelmeyecektir de. O anlamda ben başta Rıza Altun olmak üzere tanıdığımız, tanımadığımız, birlikte kaldığımız ya da kalmadığımız bütün şehitlerimizin yaşamlarının fiziki olarak sona erdirilmesinin, onların sonunun geldiği anlamına gelmediğine eminim. Onlar halka, tarihe mâl oldu. Halka, tarihe mâl olmuş şehitlerin anısını yaşatmak için, onun kararlılığını sürdüren bir Önderlik gerçeğimiz de var. Bu Önderlik gerçeği çizgisi, bu çizginin dönemsel olarak yaşama yeniden uyarlanmasına yönelik geliştirmiş olduğu paradigma, bizim şehitlere bağlılığımızın, onların anısını yaşatmamızın teminatı oluyor. Bu teminatın gereklerini yerine getirmek bizim temel görevimiz.

Rıza arkadaşı ele alırken annesi Hatice anayı, kardeşi Haydar Altun’u, aslında ailenin tümünün devrimci mücadeleye katkılarını göz ardı etmeden ele almak gerekiyor. Rıza Altun’un devrimciliği bu anlamda kolektif bir kişilik, kimlikti aslında. O aileden kaynaklanan, o mahalleden kaynaklanan, o çizgiden kaynaklanan kolektif bir kişilikti. Bir anlamda bu kolektif kişiliğin zirvesiydi Rıza Altun.

Rıza Altun’u anarken, elbette onun yolculuktaki kararlılığının temelini atan Ali Doğan Yıldırım’ı unutmamak gerekiyor. Ali Doğan Yıldırım, bugüne kadar süren yolculuğumuzun teminatı oldu. Onun şehadeti olmasaydı, yolculuğumuz hangi yöne devam ederdi bilemem ama Ali Doğan Yıldırım’ın şehadeti ile birlikte başlayan süreç yolculuğumuzun teminatı oldu, temeli oldu.

Doğan Kılıçkaya yine öyle bir anlamdı; bir anlam kazandırdı yolculuğumuza. Bunların hepsinin arkasında Kemal Pir kişiliği vardı.

Bizi aslında bu yolculuğa çıkartan Kemal Pir oldu. Ali Doğan Yıldırım ve Doğan Kılıçkaya, Kemal Pir’den edinmiş olduğu öğretiyi bizim yaşamımızla bütünleştirdi aslında. O açıdan Rıza Altun’u ailesi, mahallesi, Önderlik çizgisiyle birlikte, Kemal Pir’in yoldaşlığa kazandırmış olduğu anlamla birlikte kolektif bir devrimci olarak anmak en yerinde olan tanımdır aslında. O tekil bir şahıs değil, anısına layık olmaktan başka çaremiz yok. Benim açımdan 60 yıllık bir birliktelik, örgütsel olarak 50 yıllık bir birliktelik, bugüne kadar devam eden ve bundan sonra da devam edecek olan birliktelik nasıl anlam kazanacaksa, nasıl yaratılan değerlerle sonuç alıcı bir noktaya getirilecekse, o temelde yürüyecek bu birliktelik. Bunun dışında başka bir seçenek de yok, olamaz da. Zor bir durum. Herhalde bütün devrimler böyle. Yaşayanlar şehit olanların anısını yaşatmak gibi bir görevle  karşı karşıya kalıyor, ağır bir yüktür ve gerekleri yerine getirilecektir.”