‘Sayın Abdullah Öcalan ve PKK, rol ve misyonunu yerine getirdi’

PKK’nin Türkiye sahasından çekilmesini değerlendiren Yüksel Genç ve Hüseyin Küçükbalaban, başta Önder Apo olmak üzere PKK ile Kürt halkının barış için üzerlerine düşeni yaptığını, devletin de gerekli adımları atması gerektiğini belirtti.

GERİ ÇEKİLME KARARI

Önder Apo’nun İmralı tecridine rağmen, şubat ayında yaptığı “Toplumsal Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, PKK’nin 12. Kongresi sonrası silahların yakılması ve en son olarak PKK’nin Türkiye sahasından çekilme kararı alması başta olmak üzere, Önder Apo’nun umut hakkı ile Türkiye’nin atması gereken adımları, SAMER Araştırma Koordinatörü Yüksel Genç ve İHD Eş Başkanı Hüseyin Küçükbalaban ANF’ye değerlendirdi.

SAMER Araştırma Koordinatörü Yüksel Genç, Önder Apo’nun ve PKK’nin sürecin selameti için gerekli tüm adımları attığını; ancak toplumun iktidara, Meclis’e ve muhalefete yeteri kadar güven duymadığını belirterek şunları söyledi:

“Toplum, hâlâ barış sürecini desteklese bile bu sürecin başarıya ve sonuca ulaşacağı konusunda temkinli. Çalışmalarımızın önceki sonuçlarına dayanarak söyleyebiliriz ki toplum, mevcut iktidar, muhalefet ve Meclis gibi temsil sahalarının ve kurumların süreç karşısındaki rol ile misyonlarını yeterince oynadıklarına ilişkin güven eksikliği yaşıyor.

Örneğin, en büyük güven eksikliği iktidara yönelik görünüyor; ardından muhalefet ve Meclis geliyor. Dolayısıyla Türkiye’de bir barış sürecinin yürütülmesinde en etkili siyasal aktörlerin, toplum nezdinde rollerini ve misyonlarını yerine getirmediği algısı önemli bir engel oluşturuyor.

Bu durum, toplumsal güven bariyerinin aşılmasını önleyen temel nedenlerden biri olarak öne çıkıyor. Saha çalışmalarımızda elde ettiğimiz veriler, Sayın Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin rolü ile misyonunu yerine getirdiğini gösteriyor. İktidar, muhalefet ve Meclis’e ise bu konuda üzerine düşeni yapması konusunda güven eksikliği bulunuyor ve halk bunlara temkinli yaklaşıyor.”

‘MECLİS KOMİSYONU BEKLENTİLERİN ALTINDA BİR PROFİL ÇİZİYOR’

Halkın, Meclis’te kurulan çözüm komisyonuna dair beklentisinin düşük olduğuna dikkat çeken Yüksel Genç, şunları belirtti:

“Meclis’ten ve kurulan komisyondan beklenen rolün, yaşanan durumla örtüşmediği düşünülüyor. Meclis’ten beklenti, komisyonun çözüm sürecini olumlu yönde güçlendireceğine yönelik beklenti oldukça düşük.

  İktidarın, ana akım muhalefetin ve Meclis’in üzerlerine düşen rolleri yeterince oynamadıklarına ilişkin halkta çok güçlü bir kanaat var. Halk, sebep olarak adımların karşılıklı atılmadığını gösteriyor. Halktaki güvensizlik bariyerinin aşılması için karşılıklı adımların atılması gerekiyor. Toplumsal güvenin sağlanmadığı bir sürecin başarılı olma şansı her zaman zayıftır.”

Önder Apo’nun tarihi şubat deklarasyonundan sonra güven veren adımların atılmadığını dile getiren Yüksel Genç şunları aktardı:

“Normal koşullarda, Sayın Abdullah Öcalan’ın tarihi deklarasyonunun ardından, topluma güven veren adımların atılması gerekiliyordu. Silahların bırakılması kararının ardından da somut ve görünür adımlar atılması bekleniyordu. Aslında normal koşullarda karşılıklı güven tesisinin ardından somut icraatların olması gerekirdi. Türkiye’de süreci kolaylaştıracak, güçlendirecek ve topluma güven verecek adımlar atılması gerekiyordu; ancak bunların yeterince görülemediği anlaşılıyor.

PKK’nin 12. Kongresi’nde alınan kararlar zaten tarihi nitelikte kararlar. Dolayısıyla PKK üzerinden oluşturulan toplumsal korkuyu konsolide eden beka ve bölünme söylemlerinin boşa düşürüldüğü, çok radikal kararlar alındı. O zaman aslında çok daha güçlü adım atacak bir profil varken, devlet adım atmadı.

Silahların yakılması, alınan kararların uygulanmasının samimiyetine ve ciddiyetine yönelik bir göstergeydi.  Dün de biliyorsunuz geri çekilme ilan edildi. Geri çekilmenin başlı başına çok önemli bir dönemeç olduğunu söylemek gerekir. Bir silahlı gücün çatışma alanlarından silahlı güçlerini çekmesi, toplumsal alan için bir tehdit olmayı aştığının, artık bir iç tehdit kaygısının da kalmadığının çok açık ilanıdır.

Kaldı ki, PKK bu konuda çok fedakarca bir tutum sergilemiş oldu. PKK, kendilerinden kaynaklanabilecek olası bir komplo mekaniğine sunulacak zeminin bir bütün olarak önüne geçmiş durumda. Sürecin provoke edilebilmesinin ve kendilerinden olabilecek bütün kaynakların önünü kapatmış görünüyor.

Dolayısıyla bu kadar fedakarlık içeren bir sürecin selameti açısından atılan bu ciddi bir adımların ardından iktidar artık ciddi bir adım atmazsa, bu durum toplumun süreç ile kurduğu bağın zayıflaması ve iktidara olan güvensizliğin artmasına neden olacaktır.

‘ŞUBAT DEKLARASYONUYLA BİRLİKTE SAYIN ÖCALAN’A UMUT HAKKI TANINMALIYDI’

Önder Apo’ya ‘Umut hakkı’nın ‘Şubat Deklarasyonu’yla birlikte tanınması gerektiğini ve Önder Apo’nun süreci bir baş müzakereci olarak yönetmesi gerektiğini sözlerine vurgulayan Yüksel Genç, şunları ekledi:

“Şubat Deklarasyonu’nun ardından, aslında Sayın Abdullah Öcalan’a umut hakkının tanınması ve adil koşullarda baş müzakerecilik rolünü yürütebiliyor olması gerekiyordu. Deklarasyondan bu yana, siyasi tutsakların tahliyesinin gerçekleşmesi, hasta tutukluların serbest bırakılması, infaz yasasındaki değişikliklerin gerçekleşmesi ve terörle mücadele kanununun kaldırılması gibi yol temizliği ile güven artırıcı bütün bu adımların atılmış olması gerekiyordu. Ancak bunlar şimdiye kadar yapılmadı.

Bu önlemler ve değişiklikler gerçekleşmiş olsaydı, PKK Türkiye’deki güçlerini çekmek yerine silahsızlanarak, Türkiye’deki siyasal hayatı dönüştürmek üzere sosyal hayata katılımı da düşünebilirdi. Ancak hâlâ güvence eksikliği nedeniyle, sürecin siyasal ve toplumsal alanlarda istenen dönüşümü gerçekleştirme şansı sınırlı kalıyor. Bu durum da dönüşün şehir içine değil, sınır ötesine sürmesine yol açmış görünüyor.”

‘DEVLETİN ADIM ATMASI GEREKİYOR’

İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Başkanı Hüseyin Küçükbalaban ise, 2013-2015 sürecinin ardından geçen sekiz yılda, Türkiye’nin Kürt meselesinin çözümünü tamamen güvenlikçi politikalara bıraktığını belirtti. Küçükbalaban, 2024 yılında Önder Apo’nun çağrısıyla ciddi bir müzakere sürecinin başladığını ifade ederek şunları kaydetti:

“Ekim 2024’ten itibaren ele alırsak, ciddi bir müzakere sürecinin başladığı görülüyor. Sayın Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeler ve Sayın Öcalan’ın çağrısı çok önemliydi. Ardından, mayısta silahların bırakılmasına dair karar verildi. PKK’nin temmuz ayında silahları yakması ve bir komisyon kurulması gibi adımlar da bu süreci anlamlı kıldı.

Bu gelişmeler, barışın gidişatı açısından umut vericidir; fakat aradan geçen on bir yıllık süreçte toplumsallaşma ve iktidarın atması gereken adımlar konusunda maalesef yeterli ilerleme sağlanamadığı bugün de görülüyor.”

PKK, silahlarını yakıp bıraktığını söylediği andan itibaren, devletin buna uygun yasal adımlar atması gerekiyordu. Silah bırakan örgüt üyeleri nasıl toplumsal hayata karışacak? Karşılaşacakları durumlar ve alacakları tutumlar hâlâ belirsizliğini koruyor. Uzun bir süre geçmesine rağmen bu konular ötelenmeye devam etti ve hâlâ gerekli bir adım atılmadı.

PKK’nin Türkiye dışına çıkma kararı ve dünkü açıklaması çok önemli. Bu açıklama, Sayın Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin -Kürt tarafının- barış konusunda ne kadar ısrarcı ve samimi olduğunu ortaya koyan yaklaşımlardan biri. PKK, 1999 ve 2013’te de Türkiye dışına çıkma kararı almış siyasal bir yapı.

‘DEVLET OPERASYONLARI SONLANDIRMALI’

Küçükbalaban, PKK’nin çekilme kararına karşı devletin de hem içerde hem de sınır dışında operasyonlarını durdurması gerektiğini ifade ederek şunları dile getirdi:

“Dünkü açıklama ile en azından bir grubun çekildiği ve şu anda doğrudan bir çatışma yaşanmaması sevindiricidir. Geçtiğimiz haftalarda HPG yaptığı açıklamada operasyonların sürdüğüne ve bir temas yaşanabileceğine dair kaygılar paylaşmıştı; eğer çekilme tamamlanmışsa bu risk azalmış demektir. Ancak çekilme devam ediyorsa ilave tedbirlerin alınması gerekir.

Devletin hem kendi sınırları içinde hem de sınır ötesinde operasyonlara devam etme yaklaşımının gözden geçirilmesi gerekiyor. Ülke güvenliği ve sürecin başarısı açısından operasyonların belli bir aşamadan sonra hız kesmesi, gerilimleri azaltıcı adımların atılması önemlidir.

Artık sürecin hızlanması ve kararlı bir yönetimle ilerlemesi gerekmektedir. Kendisini fesheden ve çekilme kararı alan bir örgütün üzerine operasyonel bir girişim olmasının bir anlamı yoktur. Silahlı çatışma alanına yönelik sürekli operasyonların sürmesinin süreci ilerletmeye katkısı sınırlıdır.”

‘SAYIN ÖCALAN’IN UMUT HAKKINA DAİR BİR BEKLENTİ VAR’

Önder Apo’nun umut hakkının uygulanmasının uluslararası hukukun da bir gereği olduğunu belirten Hüseyin Küçükbalaban, şöyle devam etti:

“Bir yandan da Sayın Abdullah Öcalan’ın umut hakkına dair bir beklenti var. Bu, aynı zamanda uluslararası hukukun da bir gereği. Türkiye Anayasası’nın da bir gereği. Çünkü Bakanlar Komitesi, Sayın Abdullah Öcalan ve birkaç mahkumun durumu hakkında -dört dosya özelinde- umut hakkının düzenlemesine ilişkin bir karar verdi. Ne yazık ki Türkiye, 2014 yılından bu yana, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3’üncü maddesi kapsamındaki bu ihlal durumuna dair bir düzenlemeyi Meclis’e getirmedi ve uygulama konusunda da bir irade göstermedi.”

‘YASAL DÜZENLEMELER BİR AN ÖNCE YAPILMALI’

Türkiye cezaevlerinde binlerce siyasi tutsağın olduğunu aktaran Küçükbalaban, gerekli yasal düzenlemelerin bir an önce yapılmasını belirtti:

“Şimdi biz ‘silahsızlanma’ diyoruz; dağdaki militanların toplumsal hayata karışmasını, yaşamlarını sürdürmelerini istiyoruz. Ancak bir yandan da cezaevlerinde, dört binden fazla siyasi mahpus ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarına çarptırılmış durumda.  Bu kişilerin, kendini feshetmiş bir örgüte üye olmaktan dolayı bu kadar ağır cezalara mahkum edilmesi kabul edilemez. Bu konuda acilen bir düzenleme yapılması gerekiyor.

Hasta mahpusların durumu ise zaten ayrı bir vaka ve ivedilikle çözülmesi gerekir. Başta umut hakkı olmak üzere, siyasi mahpusların ve hasta mahpusların durumu ile silahlarını bırakan militanların toplumsal hayata karışmasına ilişkin düzenlemeler, Türkiye’de ciddi bir zihniyet değişikliği ve hukuksal düzenlemeler gerektiren süreçlerdir.

 ‘HAKİKAT VE YÜZLEŞME KOMİSYONLARI KURULMALI’

Geçmişte yaşanan acıların ve bu acıların sorumlularının ortaya çıkarılması için hakikat komisyonlarının kurulması gerektiğini ifade eden hak savunucusu Küçükbalaban şunları kaydetti:

“Terör yasalarının uygulanma biçimi, kayyum uygulamaları ve Kürt meselesinin çözümsüzlüğü, ülke üzerinde ciddi ekonomik, sosyal ve insani trajediler yaratmış durumda. Soykırımlar, katliamlar, toplu mezarlar, boşaltılmış köyler ve faili meçhul cinayetler var. Bütün bunlar, geçmişle yüzleşmeyi ve adımlar atılmasını zorunlu kılıyor. Bu nedenle hakikat ve yüzleşme komisyonlarının kurulması gerekir.

Bugün gelinen noktada çatışmaların durması açısından bir aşamaya ulaşılmış olsa da kalıcı barış için çok daha somut adımlar atılmalı. Sayın Abdullah Öcalan ile yapılan görüşme çerçevesinde Meclis’te bir komisyon kuruldu; ancak bu komisyonun henüz bir yasal dayanağı yok, dolayısıyla insanlar açısından bir güvence de bulunmuyor. Komisyon, henüz Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirmedi; bu görüşmenin yapılması gerekir. Bu, sürecin eksik kalan bir yönüdür.

Ayrıca, silahlarını bırakan gruplarla da görüşülmesi gerekiyordu. Bu kişilerin Türkiye’ye dönmeme nedenleri ve sürece olası katkıları mutlaka ele alınmalıydı; ancak bu da yapılmadı. Yurt dışına çıkmış çok sayıda siyasetçi var; bir kısmı parlamento üyesi, bir kısmı belediye başkanı. Bu kişilerin görüşlerinin alınması da önemliydi; ancak bu da göz ardı edildi.”

‘PKK, ÜZERİNE DÜŞEN EN ANLAMLI ADIMLARI ATTI’

PKK’nin Türkiye sahasından çekilme kararı almasını, sürecin ilerletilmesi açısından çok önemli bir adım olarak değerlendiren Hüseyin Küçükbalaban, şunları dile getirdi:

“Sonuç olarak, dünkü açıklama sürecin yeniden ivme kazanması açısından önemli bir adım oldu. Biz, İnsan Hakları Derneği olarak bu gelişmeyi çok anlamlı ve değerli buluyoruz. Ancak bu sürecin başarıya ulaşması, sadece bu tür açıklamalara bağlı değil; devletin de atması gereken somut adımlar var.

PKK’nin çekilme kararı alması ve kendisini feshetmesi, aslında demokratik siyaset alanının önünü açan bir gelişmedir. Şimdi bir yandan devletin atması gereken adımlar konuşulmalı, diğer yandan sivil toplum örgütleri, sendikalar ve sivil siyasetin barış sürecine daha güçlü şekilde sahip çıkması gerekiyor.

Bu, bir fırsattır; bir şanstır. Herkesin üzerine düşen sorumluluklar vardır: Devletin atması gereken adımlar, sivil toplumun, siyasetin üstlenmesi gereken görevler var.”

‘SAVAŞ TEZKERESİNİN UZATILMASI AKLA MANTIĞA AYKIRI BİR KARAR’

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’nin Irak ve Suriye Tezkeresi’ni üç yıl daha uzatma kararı almasını Türkiye’nin hâlâ Kürt sorununa güvenlikçi bir yaklaşım içinde olduğunun bir kanıtı olarak yorumlayan Küçükbalaban, şunları dile getirdi:

“Tezkerenin uzatılması devletin aslında hâlâ Kürt meselesinin çözümünde güvenlikçi politikaları tümüyle terk etmediğini gösteriyor; bu, sürecin bir yerden bozulma riskine karşı güvenlikçi bir politikayla ele alma durumudur. PKK, Kürtlerin artık Ortadoğu’da -Irak’ta, Suriye’de ve Türkiye içinde- bir tehdit olmadığını ortaya koymuşken, Kürtlerin değişik parçalarındaki siyasi partilerini terör örgütü kapsamına alıp bu gerekçeyle askeri tezkerelerin çıkartılması ve bunların üç yıllık uzatılması, tabii ki akla mantığa aykırı şeyler.

Bunun doğru olmadığını tekrar belirtmek isteriz. Kürtler artık bu coğrafyada Türkiye için, Anadolu için ve Ortadoğu için bir güvenlik meselesi değil; güvenliğin sağlanmasının bir teminatı olan halklardır. Bu halkların kimlik ve kültür taleplerinin savaş gerekçesi haline getirmek doğru değildir.  İmha ve inkar politikası bir savaş politikasıdır; artık bunun terk edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.”