SAMER’in “Dönemsel Söylem ve Pratikler Bağlamında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde Yapılan Kamuoyu Araştırmalarının Analizi” başlıklı son raporunu değerlendiren DEM Parti Amed Milletvekili Serhat Eren, araştırmanın bölge halkının sürece yönelik ihtiyatlı ve koşullu bir destek verdiğini ortaya koyduğunu belirtti.
Eren, ekonomik kriz ve işsizliğin gündemde öne çıktığına dikkat çekerken, Kürt sorununa ilişkin hukuki güvence, infaz düzenlemesi ve “umut hakkı” taleplerinin güçlendiğini vurguladı. Halkın sürece duyduğu güvenin ise, söylem ile pratik arasındaki uyuma göre şekillendiğini ifade etti.
‘BU SÜRECİ TEK BAŞINA BİR YA DA İKİ ADIMLA İZAH ETMEK MÜMKÜN DEĞİL’
Serhat Eren, SAMER’in Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı 16 ilde yaptığı araştırmaya ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, çözüm sürecine yönelik toplumsal desteğin arttığını söyledi.
Eren, şöyle devam etti: “SAMER’in yapmış olduğu araştırmada birkaç tespite değinmek gerekiyor. 27 Şubat çağrısıyla başlayan, ardından 5–7 Mayıs’ta kongrenin yapılması ve 11 Temmuz’da silahların bırakılmasıyla birlikte bu sürece olan inancın yükseldiğini ifade etmek gerekiyor. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı 16 ilde yapılan bu araştırmada, Kürtlerin büyük oranda bu sürece destek verdiğine dair bir tespit yapıldı. Aynı zamanda süreç boyunca atılan adımların olumlandığını ve sorumlulukların yerine getirilmesi bakımından da bu durumun olumlu karşılandığını görüyoruz.
Ancak Kürt sorununun demokratik yol ve yöntemlerle çözümü konusunda silahların bırakılması ve fesih kararının tek başına yeterli olmadığı da görülüyor. Bir yılı aşkın süredir devam eden bu süreçte toplum, hükümetin ve Meclis’in üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediğini ifade ediyor. Somut hukuksal adımların atılmamış olması sürece olan güveni zedeliyor. Toplumsal güvenin tesisi bakımından atılması gereken adımlar var.
En nihayetinde Sayın Öcalan’ın çağrısıyla silahlar bırakıldı ve fesih gerçekleşti. Kürt sorununun siyasal ve hukuksal zemine taşınması için gerekli adımlar atıldı. Bundan sonra hükümetin demokratik siyaset alanında iyileştirmeler yapma sorumluluğu bulunuyor. Kuşkusuz bu süreci tek başına bir ya da iki adımla izah etmek mümkün değil.”
‘SÜRECİN POZİTİF BARIŞ SÜRECİNE EVRİLMESİ GEREKİYOR’
Serhat Eren, raporda sürece ilişkin ciddi yapısal eksikliklerin öne çıktığını belirtirken, özellikle hukuksal adımların atılmamasının toplumsal güveni zedelediğine dikkat çekti:
“16 ilde yapılan anket çalışmasında öne çıkan başlıklardan biri, umut hakkının ve umut ilkesinin kabul edilmemiş olmasının başlı başına bir sorun olarak görülmesidir. Aynı şekilde süreçte rol alan; İmralı’dan komisyon üyelerine kadar mekanizma içinde yer alan kişilere yönelik güvencelerin tanınmamış olması da önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. TMK ve Ceza Kanunu başta olmak üzere bu alanda yapılması gereken düzenlemelerin hayata geçirilmemiş olması, yapılan çalışmalarda sürece olan güveni ve umudu zedelemiş görünüyor.
Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin ilk aşamada, Meclis bünyesinde bir komisyon oluşturulmasının ardından sürecin toplumsallaşması için çalışmalar yürütüldü. Çok sayıda sivil toplum örgütü, iş insanı ve hukuk örgütü dinlendi; bu aşama, sürecin toplumsallaşması bakımından kıymetliydi. Ancak bu aşama tamamlandı.
İkinci aşamada ise çatışmasızlığı güvence altına alacak yasal adımların atılması bekleniyordu. Bu sürecin uzun sürmesi ve halen somut adımların atılmamış olması, toplumda kuşkuları artırdı ve sürece duyulan güvensizliği derinleştirdi.
Sonuç olarak, silah bırakanların toplumsal ve siyasal yaşama katılımını sağlayacak şekilde, negatif barış olarak tanımlanan bu sürecin pozitif barış sürecine evrilmesi gerekiyor. Bunun için de gerekli yasal adımların atılması şart. Yapılan tespitler, bu adımların şimdiye kadar atılmadığını gösteriyor.”
‘TOPLUMSAL RIZANIN ÜRETİLMESİ ŞART’
Eren, çatışmalı süreçlerin sona erdirilmesine ilişkin uluslararası deneyimlere işaret ederek, barışın kalıcı hale gelmesi için toplumsal rızanın şart olduğunu belirtti. Eren, şunları söyledi:
“Böylesi çözüm süreçlerinde, çatışmalı süreçlerin sonlanması için yapılması gereken birtakım adımlar var. Bu, yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil; dünyada da bunun çok sayıda örneği bulunuyor. Dünya deneyimleri bize şunu söylüyor: Toplumsal bir meselenin çözümünde öncelikle toplumsal rızanın üretilmesi gerekiyor. Çözümün ve barışın toplumsallaşmasını sağlayacak çalışmaların her iki tarafça da yürütülmesi şart. Kürtler bu konuda çok sayıda çalışma yaptı ve yapmaya devam ediyor.
Ancak hükümete baktığımızda, atılması gereken yasal adımlar ve düzenlemelerden önce toplumsal rızayı güçlendirecek bir dil ve tutumun ortaya konulmadığını görüyoruz. Hükümetin basınından televizyonlarına, siyasetçilerinden kullandıkları dile kadar bu süreci izlemek mümkün. Halen dilin değişmediğini, barış kavramının terörle ilişkilendirilerek kriminalize edildiğini görüyoruz.
Toplumsal rıza üretilmediği sürece, çözüm ve barış sürecine toplum alıştırılmadığı müddetçe yasal adımların atılması ve düzenlemelerin yapılması da zorlaşıyor. Bugün yaşadığımız tıkanıklık biraz da bundan kaynaklanıyor. Hem hükümetin hem de muhalefetin bu konuda sorumluluklarını yerine getirmemesi nedeniyle hükümet, acilen atılması gereken yasal düzenlemeler konusunda tıkanmış ve zayıflamış görünüyor.”
‘DEMOKRATİK MÜZAKERE EŞİT KOŞULLARDA YÜRÜTÜLMELİ’
Serhat Eren, toplumda sürece dair umudu güçlendirecek acil ve somut adımların atılması gerektiğini vurgulayarak, demokratik müzakerenin eşit koşullarda yürütülmesinin zorunlu olduğunu söyledi:
“Toplumun bu sürece umutla ve olumlu bakmasını sağlayacak acil adımlar sorulduğunda, öncelikle devam eden bir müzakere sürecinden söz etmek gerekir. Demokratik müzakere, tarafların zamansal ve mekansal olarak eşit koşullara sahip olmasını gerektirir. Bugün devlet tüm kurumlarıyla görüşme ve tartışma imkanına sahipken, müzakerenin diğer tarafı olan Sayın Öcalan bu koşulların hiçbirine sahip değil. Bu nedenle öncelikle müzakerenin eşitliği sağlanmalı ve bunun yolu da Sayın Öcalan’a hukuksal olarak umut hakkının tanınmasından geçiyor.
Umut hakkının tanınması yalnızca siyasal değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları gereği hukuksal bir zorunluluktur. Aynı zamanda yüzyılı aşan bir sorunun çözümünde temel aktör olan Sayın Öcalan’ın bu süreci özgür koşullarda yürütebilmesi siyasal bir gerekliliktir. Atılması gereken ilk somut adım, umut hakkının yasal güvence altına alınmasıdır.
İkinci olarak, kendisini fesheden ve silah bıraktığını ilan eden bir örgüt gerçeği vardır. Bir yıldan uzun süredir bu tutum pratikte de gösterilmiştir. Böyle bir durumda devletin, demokratik siyaset zeminini güçlendirecek adımları gecikmeksizin atması gerekirken hükümet bu fırsatı değerlendirmemektedir. Silah bırakanların, cezaevlerinde bulunanların, politik nedenlerle yurt dışında bulunan on binlerce insanın toplumsal ve siyasal yaşama katılımını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Bu adımlar, çatışmasızlığı güvence altına alacak ve negatif barış sürecini pozitif barışa dönüştürecektir. Ancak elbette bu, Kürt sorununun tümüyle çözümü anlamına gelmez. Kimliklerin, dillerin anayasal güvence altına alınması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve yeni bir toplumsal sözleşme ihtiyacı da ortadadır.
Öte yandan, herhangi bir yasal düzenleme gerektirmeden atılabilecek idari adımlar da vardır. Kamu kurumlarında Kürtçe tercüman bulundurulması gibi sembolik ama etkili uygulamalar bile toplumsal güveni güçlendirebilir. Buna rağmen hükümetin bu yönde dahi adım atmadığını ve olumsuz bir sürecin sürdüğünü görüyoruz.”
‘MUHALEFETİN DE ÇÖZÜMÜ YETERSİZ’
Serhat Eren, muhalefetin sürece dair tutumuna ilişkin de yaptığı değerlendirmede, destek beyanlarının çözüm üretme noktasında yetersiz kaldığını söyledi. Eren, şunları belirtti:
“Yapılan anket çalışmaları muhalefetin de bu sürece destek verdiğini gösteriyor; ancak bu desteğin oldukça yetersiz olduğunu söyleyebiliriz. Muhalefetin durduğu yeri şöyle anlatabilirim: Hasta doktora gidiyor, doktor hastalığı teşhis ediyor ama ‘başhekim değişsin, sonra tedaviye başlayalım’ deniliyor. Muhalefetin yaklaşımı tam olarak budur. Kürt sorununun varlığı kabul ediliyor, ama çözüm ‘biz iktidara geldikten sonra’ denilerek erteleniyor. Böyle bir anlayış olabilir mi?
Bir yandan sürece destek açıklamaları yapılıyor, diğer yandan muhalefetin basınında, akademisyenlerinde, hukukçularında ve siyasetçilerinin dilinde iktidarla neredeyse aynı dili görüyoruz. Televizyon ekranlarında da bu tutum açıkça görülüyor. Sorunun varlığını kabul edip çözümü konusunda hiçbir sorumluluk almamak kabul edilebilir değildir. Toplumsallaşma ve toplumsal rıza üretimi konusunda muhalefetin de sorumluluğu vardır. Yüz yıllık bir meselenin adını koyup, çözüm sürecinin tamamen dışında kalan bir tutumdan çıkılması gerekiyor.
Öte yandan, yıl içinde dört ayrı dönemde yapılan anketler, toplumun en temel sorunlarından birinin ekonomik kriz olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ısrar edilmesiyle ortaya çıkan savaş ve çatışmalı ortamdan bağımsız değildir. Ülke kaynaklarının kırk yıldır savaşa aktarılması, ekonomik krizin derinleşmesine yol açmıştır. Kürt sorununun çözümü halinde kaynakların savaşa değil, halkın refahına ayrılması mümkün olacak; bu da ekonomik sorunun geri plana düşmesini sağlayacaktır.”