“Türkiye’nin yayılmacı politikası, bölgedeki halkların iradesini yok sayıyor. Bu da uzun vadede daha büyük çatışmalara yol açacak” diyen Gazeteci Aykan Sever, Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politikayı, bölgesel yayılmacı hedeflerle şekillenen ve Amerika’nın stratejik yönelimiyle uyumlu hale gelen bir çizgi olarak değerlendirdi.
Özellikle Suriye sahasında yaşanan gelişmelerin Ankara açısından bir işgal fırsatına dönüştürüldüğünü savunan Sever, İran’ın etkisinin kırılmasıyla birlikte bu stratejinin Irak ve Suriye’ye doğru genişletildiğini ifade etti. Türkiye’nin Amerika’ya bağımlılığını pekiştirdiğini, Rusya ile ilişkilerde ise sınırlandırıldığını belirten Sever, Erdoğan’ın ‘Arap-Kürt-Türk ittifakı’ söylemini tarihsel gerçeklikten kopuk ve demagojik buldu.
Suriye’deki öz yönetim yapılarının direnç kapasitesine dikkat çeken Sever, Türkiye doğrudan saldırmadığı sürece bu yapıların kendilerini savunabilecek durumda olduğunu vurgularken, bölgedeki tüm aktörlerin Amerika’nın pragmatik ve değişken politikaları karşısında kırılganlaştığını dile getirdi.
Gazeteci Aykan Sever, ABD- Türkiye görüşmelerinden Türkiye’deki barış masasının Suriye’ye bağlanmasına uzanan sürece dair sorularımızı yanıtladı.
‘TÜRKİYE, AMERİKA'YA BAĞIMLILIĞINI PEKİŞTİRDİ’
Aykan Sever, 7 Ekim’in ardından Orta Doğu'da yaşanan gelişmelerin yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de bir kırılma yarattığını belirtti. Bu sürecin İran’a karşı yürütülen stratejik müdahalelerle şekillendiğini ve Türkiye’nin de bu denklemde aktif rol oynadığını vurguladı:
“7 Ekim, Orta Doğu'da bir milada dönüştü ve Türkiye'nin de içinde olduğu, İsrail'e ve Amerika'ya başvuruları da içeren güçler bu süreci İran ile İran'ın uzantılarına karşı bir provokasyon ya da istikrarsızlaştırma zemini olarak kullandılar. Bu süreçte İran'ın gücü önemli ölçüde kırıldı. 12 gün süren son savaşta da zaten bu kırılmayı pekiştirmeye çalıştılar.
Şimdi burada üç farklı stratejinin gündemde olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, Amerika'nın stratejisi. Amerika, dünya genelinde hegemonya kurmaya ve kendisini bir imparatorluğa dönüştürmeye çalışıyor. İç politikada bildiğimiz değişiklikler var. Trump'ın ordu yöneticileriyle, üst düzey rütbelilerle yaptığı görüşmeden hareketle söylüyorum: Trump yönetimi, bir iç savaş öngören, Amerika'yı faşistleştirmeye çalışan bir yönelim sergiliyor.
Dış politikada ise son yapılan açıklamalar doğrultusunda, Batı tarafıyla ilgili bir hegemonya tesis etme çabası var. Bu, bizim Batı Asya ya da Orta Doğu diyebileceğimiz bölgeyi de kapsayan bir yaklaşım. Amerika burada en çok İsrail ve Türkiye ile iş birliği yapıyor.
Türkiye'nin durumu ise şöyle: Erdoğan'ın son ziyaretinden çıkan sonuç, Türkiye'nin bazı iddiaları olsa da -örneğin bölgesel Türk emperyalizmi gibi- temelde Amerika'ya bağımlılığını pekiştirdiği yönünde. Türkiye'nin bu çizginin dışına ne kadar çıkabileceği belirsiz. Ancak kolay kolay çıkamayacağı açık. Kendisine bazı sınırlar getirildi. Özellikle Rusya ile ilgili ne yapacağı bu süreçte belirleyici olacak. Rusya'ya mesafe koyamazsa, Amerika'nın beklediği desteği göremeyebilir.”
İkinci stratejinin İsrail'e ait olduğunu belirten Sever, İsrail’in güvenlik söyleminin gerçekte emperyal bir yayılmacılığın örtüsü olduğunu ifade ederken Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye'deki gelişmeleri bu stratejinin parçaları olarak değerlendirdi:
“İsrail, güvenlik söylemiyle hareket ediyor gibi görünse de gerçekte bölgesel bir emperyal güç haline gelmiş durumda. Gazze'nin işgalini diplomatik girişimlerle tamamlamaya çalışıyor. Ardından Batı Şeria'nın işgaline geçecek. Lübnan’da da direnişle karşılaşsa bile, orayı da silahsızlandırmak ve işgalini genişletmek istiyor. Suriye'nin kuzeyinde ise HTŞ yönetimini razı etmiş durumda ve orada da hegemonik bir ilişki kuruyor. Dürziler üzerinden yardım söylemleriyle bu bölgedeki etkisini pekiştiriyor.”
‘TARİHSEL GERÇEKLERDEN UZAK VE DEMOGOJİK BİR SÖYLEM’
Türkiye’nin stratejisine de değinen Sever, Erdoğan’ın meclis açılışında dile getirdiği ‘Arap-Kürt-Türk ittifakı’ söylemini tarihsel gerçeklikten uzak, demagojik bir yaklaşım olarak nitelendirdi. Bu söylemin barış ve demokratik gelecek ile ilgisi olmadığını savundu. Aykan Sever, Türkiye’nin bölgesel yayılmacı hedeflerine dikkat çekerek, İran’a yönelik stratejinin Irak ve Suriye sahalarına da yansıtılmak istendiğini belirtti:
“Bu söylem tamamen sahte ve demagojik. Gerçekte olan, Almanya ile Osmanlı’nın ittifakı sonucu sıradan insanların savaş sahasına sürülmesidir. Ailemden altı kişi bu savaşta yer aldı. Bu insanların emperyalizme karşı mücadele gibi bir bilinçleri yoktu. Sadece ölüme gönderildiler. Bugün ‘Arap-Kürt-Türk ittifakı’ söylemi, Türk emperyalizminin formülüdür. 2010’lu yıllarda şekillenmeye başladı ve bugün güç kazandı. Türkiye’de diktatörlük tam olarak oturmasa da hegemonik pozisyonunu koruyor.
Ortadoğu’da 2011 sonrası, özellikle Suriye Savaşı’nı bir fırsat olarak gördüler. Bugün de İran’ın bölgedeki etkisinin kırılması, parçalanması ve bunun Irak ile Suriye sahalarına yansıması hedefleniyor. Bu süreç, Türkiye’nin işgal alanlarını genişletme fırsatı olarak değerlendiriliyor.
Kürt halkı ve muhtemelen HTŞ yönetimi gibi yapılar da bu hegemonyanın hedefinde. Özellikle petrol ve gaz bulunan bölgelerin işgali amaçlanıyor. Türkçesi bu; gerisi yalan.
Bu işgalin ideolojik bir temeli yok. Sadece ekonomik ve stratejik çıkarlar üzerinden yürütülüyor. Türkiye’nin bu yayılmacı politikası, bölgedeki halkların iradesini yok sayıyor. Bu da uzun vadede daha büyük çatışmalara yol açacak.”
Türkiye’deki anayasa tartışmalarına da değinen Sever, yapısal sorunların metin değişiklikleriyle çözülemeyeceğini ifade etti. Barış anlaşmalarının çoğu zaman eksik metinler üzerine kurulduğunu ve egemen kesimlerin bu anlaşmalara uymadığını vurguladı:
“Türkiye’de anayasa reformu konuşulsa da mevcut anayasanın bile uygulanmadığı bir ortamda yeni bir anayasa yazılsa dahi gerçeği değiştirmek mümkün değil. El Salvador gibi ülkelerde yapılan barış anlaşmaları çoğu zaman eksik metinler üzerine kuruldu ve egemen kesimler bu anlaşmalara uymadı. Bu nedenle şiddet zamanla büyüyerek kendini yeniden üretti.
Savaşın nedenlerini çözmeden, sadece sonuçlara odaklanan anlaşmalar kalıcı barış getirmiyor. Bu durum Kürt sorunu için de geçerlidir. Türkiye’deki anayasa tartışmaları da bu bağlamda değerlendirilmeli. Metin değişikliği değil, zihniyet değişikliği gerekiyor. Aksi halde yeni bir metin, eski sorunları yeniden üretir.”
Erdoğan’ın dış politikadaki tutumunun kişisel korkularla şekillendiğini savunan Sever, bu korkunun Kürtlerle görüntüde birlik sağlamaya yönelik söylemlere neden olduğunu ifade ederek gerçek bir birlikteliğin ancak demokratik bir ortamda mümkün olabileceğini vurguladı:
“Erdoğan ve Bahçeli kişisel olarak da geleceklerinden korkuyorlar. Bu korku, Kürtlerle görüntüde birlik sağlamaya yönelik söylemlere neden oluyor. Ancak birlik ve beraberlik demokrasiyle olur. Konuşma hakkı tanınmayan bir toplumda gerçek bir birlikten söz edilemez.
Görüntüde birlik yaratılmaya çalışılıyor ama bu sadece bir illüzyon. Türkiye’de halkın sabrı tükenmiş durumda; gerçek sorunlara çözüm üretilmediği sürece siyaset bu illüzyonlarla sürdürülemez. Kürtlerle birlik söylemi, sadece iç kamuoyunu yatıştırmaya yönelik bir taktik. Gerçekte ise Kürt halkının talepleri görmezden geliniyor. Bu da toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor.”
‘AMERİKA’NIN SDG’YE YÖNELİK YAKLAŞIMI BELİRSİZ’
Suriye sahasındaki gelişmeleri değerlendiren Sever, Amerika’nın SDG’ye yönelik yaklaşımının belirsizliğini koruduğunu söyledi. Büyük güçlerin manevra kabiliyetinin yüksek olduğunu ve bu nedenle sahadaki dengelerin hızla değişebileceğini belirtti:
“Amerikan politikasının ne yapacağı kesin olarak söylenemez. Büyük güçler manevra kabiliyetleri yüksek olduğu için, örneğin yarın Colani’yi ortadan kaldırabilirler. Colani’nin hayatta kalmasının tek garantisi, ülkede bütünlüğü sağlayabilmesidir. Ancak ne ideolojisi ne politik pratiği bunu sağlayacak düzeyde değil.
Öz yönetim, yani Kürtler ve Dürziler, ellerindeki olanaklarla kendilerini savunabilecek durumdalar. Türkiye doğrudan saldırmadığı sürece bu yapıların direnç gösterebileceği açık. Ancak bu direnç, dış destek olmadan uzun vadeli bir güvence sunmaz. Amerika’nın bu yapılarla ilişkisi pragmatik ve değişken. Bugün destek verdiği bir gücü yarın tasfiye edebilir.”
Amerika ve İsrail’in bölgedeki stratejik uyumuna dikkat çeken Aykan Sever, bu iki gücün farklı yapılar taşısa da ortak hedefler doğrultusunda hareket ettiğini belirtirken, özellikle İsrail’in taleplerinin zaman zaman Amerika’nınkinden daha baskın hale geldiğine işaret etti:
“Amerika ve İsrail iki farklı güç olsa da uyum içinde hareket ediyorlar. İsrail’in talepleri zaman zaman Amerika’nınkinden daha baskın hale gelebiliyor.
Amerikan yönetimi dediğimiz şey şu anda Trump’ın çevresiyle şekilleniyor; parlamento gibi kurumsal yapılar etkisiz durumda. Bu nedenle Amerika’nın iç gelişmeleri, dünya halkları açısından belirleyici hale geliyor. Trump’ın çevresi, Amerika’nın dış politikasını doğrudan şekillendiriyor. Bu çevre hem İsrail’in çıkarlarını gözetiyor hem de Amerika’nın küresel hegemonya hedeflerine hizmet ediyor. Bu durum, bölgedeki tüm aktörleri etkiliyor. Türkiye gibi ülkeler de bu stratejik uyumun dışında kalamıyor.
Trump, Gazze başta olmak üzere birçok konuda hem Körfez ülkelerine hem Türkiye’ye kendi isteklerini dayattı ve kabul ettirdi. Bu ülkeler de itiraz etmeden kabullendiler. Gerçek olan budur.
Trump, Amerikan toplumunu kendi kölesi yapmak istiyor; aynı politikaları dünyaya da uygulayarak küresel bir kölelik düzeni kurmayı hedefliyor. Bu düzen, sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir tahakküm içeriyor. Bölge ülkeleri bu düzene karşı çıkmadıkça, kendi halklarının iradesini temsil edemez hale geliyorlar. Türkiye de bu düzene eklemlenmiş durumda.”
Son olarak Erdoğan’ın Trump’la ilişkisine dair gözlemlerini paylaşan Aykan Sever, bu ilişkinin tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olduğunu ve Erdoğan’ın Trump’a karşı çıkamadığını ifade etti.
“Trump, Erdoğan için ‘Çok doğru adam, ben böylelerini severim’ dedi. Yani benim söylediklerimi yapar, dışına çıkmaz. Erdoğan da buna karşı çıkamıyor. ‘Ben niye senin söylediklerini kabul edeyim?’ diyemiyor. Diyemez. Çünkü hem dış politikada hem iç politikada Trump’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.
Bu bağımlılık, Türkiye’nin uluslararası alandaki hareket alanını daraltıyor. Erdoğan’ın kişisel ilişkiler üzerinden yürüttüğü dış politika, ülkenin stratejik çıkarlarını gözetmekten uzak. Bu da Türkiye’yi kırılgan hale getiriyor.
Ayrıca, Halkbank davasının ne olduğunu tam bilmiyoruz; ama 51 tane gizli dosya olduğundan söz ediliyor. Bunların çoğu muhtemelen Erdoğan ve yakınlarıyla, yani ailesiyle ilgili; büyük olasılıkla rüşvet olduğunu kanıtlayan birtakım belgeler.
Şimdi, orada Erdoğan'la Trump arasında bu meselenin gündeme geliyor olması, elde kişisel düzeyde Erdoğan’ın ipini çekmeye hazır veriler olduğunu da gösteriyor. İstediğini de rahatlıkla yaptırabileceğini gösteriyor bunun üzerinden.”