Soykırımın en ağır yükünü kadınlar taşıyor

Soykırım süreçlerinde kadınlar yalnızca yaşamlarının değil, bedenleri, kimlikleri ve toplumsal rolleri üzerinden de hedef alınıyor. Cinsel ve fiziksel şiddet, zorla evlendirme, toplumsal dışlanma kadınların karşı karşıya kaldığı başlıca ihlaller arasında.

SOYKIRIM SÜREÇLERİNDE KADINALR

Soykırım, yalnızca bir halkın yaşam hakkını hedef alan kitlesel bir suç değil, aynı zamanda toplumsal hafızayı, kültürü ve geleceği yok etmeyi amaçlayan sistematik bir yıkım sürecidir. Bu süreçte kadınlar ise yalnızca savaşın ya da kitlesel şiddetin mağduru değil, aynı zamanda cinsiyetleri nedeniyle ikinci bir şiddet biçimiyle karşı karşıya kalıyor.

Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre soykırım; ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesi amacıyla işlenen fiilleri ifade ediyor. Tarihte yaşanan birçok kitlesel katliam uluslararası mahkemeler tarafından soykırım olarak tanınırken, bazı olayların hukuki niteliği ise uluslararası alanda tartışılmaya devam ediyor.

Soykırım süreçlerinde kadınlar çoğu zaman yalnızca yaşamlarınının değil, bedenleri, kimlikleri ve toplumsal rolleri üzerinden de hedef alınıyor. Cinsel şiddet, zorla yerinden edilme, aile bireylerinin kaybı, fiziksel şiddet, zorla evlendirme, üreme haklarına yönelik ihlaller, ekonomik yıkım ve toplumsal dışlanma kadınların karşı karşıya kaldığı başlıca ihlaller arasında yer alıyor.

Araştırmalar, soykırım ve kitlesel şiddet yaşayan kadınların uzun yıllar süren ağır psikolojik travmalarla mücadele ettiğini ortaya koyuyor. En sık görülen etkiler arasında sürekli korku ve güvensizlik, derin yas, travma sonrası stres bozukluğu, kaygı, depresyon, hayatta kalma suçluluğu, utanç, toplumsal damgalanma ile kimlik ve aidiyet duygusunun zedelenmesi bulunuyor.

TARİH BOYUNCA KADINLAR SİSTEMATİK ŞİDDETİN HEDEFİ OLDU

20'nci yüzyılın en büyük insanlık suçlarından biri olarak kabul edilen Holokost sırasında kadınlar zorla çalıştırma, cinsel şiddet, tıbbi deneyler ve sistematik katliamlara maruz kaldı.

1994 yılında Ruanda'da yaşanan soykırım sırasında yüz binlerce kadının cinsel şiddete uğradığı uluslararası mahkemeler ile çok sayıda araştırma tarafından belgelendi.

Bosna-Hersek'te 1995 yılında yaşanan Srebrenitsa Soykırımı ve Bosna Savaşı boyunca kadınlara yönelik sistematik tecavüz ve cinsel şiddet, uluslararası ceza mahkemelerinde savaş suçu ve insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirildi.

Türkiye, her ne kadar 1915 Ermeni Soykırımı’nı soykırım olarak tanımasa da birçok devlet, Ermenilere yönelik katliam ve sürgünü soykırım olarak tanıyor. 1915’te, çok sayıda Ermeni kadın cinsel şiddete maruz kaldı, zorla kaçırıldı ve ailelerinden koparıldı.

2014 yılında DAİŞ'in Ezidi toplumuna yönelik saldırılarında ise binlerce kadın ve kız çocuğu kaçırıldı, cinsel köleleştirmeye maruz bırakıldı ve insan ticaretinin konusu haline getirildi. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok sayıda uluslararası kuruluş, Ezidilere yönelik saldırıları soykırım olarak nitelendiriyor.

ULUSLARARASI ALANDA TANINAN SOYKIRIMLAR

Uluslararası hukukta en açık biçimde tanınan örneklerin başında Nazi Almanyası tarafından gerçekleştirilen Holokost geliyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 6 milyon Yahudi ile Romanlar, engelliler ve diğer hedef alınan gruplar sistematik biçimde katledildi.

Ruanda'da 1994 yılında yaklaşık 100 gün içinde 800 bine yakın Tutsi ve ılımlı Hutu öldürüldü. Uluslararası Ceza Mahkemesi yaşananları soykırım olarak hükme bağladı.

Bosna-Hersek'te Temmuz 1995'te yaklaşık 8 bin Boşnak erkek ve erkek çocuğunun öldürüldüğü Srebrenitsa Katliamı da uluslararası mahkemeler tarafından soykırım olarak değerlendirildi.

Kamboçya'da Kızıl Kmer yönetimi döneminde yaşanan kitlesel ölümler ise uluslararası yargılamalarda kısmen soykırım, büyük ölçüde ise insanlığa karşı suç kapsamında ele alındı.

Sudan'ın Darfur bölgesinde yaşanan kitlesel katliamların hukuki niteliği konusunda ise uluslararası düzeyde ortak bir görüş bulunmuyor. Bazı devletler ve uluslararası kuruluşlar olayları soykırım olarak tanımlarken, hukuki tartışmalar sürüyor.

KÜRTLERE YÖNELİK KİTLESEL ŞİDDET

Kürtlerin yaşadığı coğrafyada farklı dönemlerde kitlesel katliamlar, zorla yerinden edilmeler ve ağır insan hakları ihlalleri yaşandı. Ancak bu olayların tamamı uluslararası hukukta aynı hukuki statüye sahip değil.

1986-1989 yılları arasında Saddam Hüseyin yönetimindeki Baas rejimi tarafından yürütülen Enfal Kampanyası kapsamında binlerce köy yıkıldı, on binlerce Kürt yaşamını yitirdi ya da kaybedildi. Çok sayıda ülke ve çeşitli ulusal mahkemeler Enfal'i Kürtlere yönelik soykırım olarak değerlendirdi.

16 Mart 1988'de Saddam rejimi tarafından Halepçe'de düzenlenen kimyasal saldırıda yaklaşık 5 bin kişi yaşamını yitirdi, binlerce kişi yaralandı. Halepçe, Enfal Kampanyası'nın simge olaylarından biri olarak kayda geçti.

1930 yılında Wan'ın Erdiş ilçesindeki Zilan Vadisi'nde yaşanan kitlesel sivil ölümleri, birçok tarihçi ve insan hakları araştırmacısı tarafından katliam olarak nitelendiriliyor. Katliamın hukuki statüsü konusunda ise uluslararası düzeyde ortak bir karar bulunmuyor.

1937-1938 yıllarında gerçekleştirilen Dersim Harekâtı sırasında da çok sayıda sivil yaşamını yitirdi ve zorla yerinden edildi.

Mahabad Cumhuriyeti'nin yıkılmasının ardından yaşanan idamlar ve baskılar ile Suriye'de uzun yıllar uygulanan Arap Kemeri politikası ise ağır insan hakları ihlalleri olarak değerlendirilmekle birlikte uluslararası hukukta genel kabul görmüş bir soykırım tanımına sahip değil.

74. FERMAN: ŞENGAL’DE KADINLARIN HEDEF ALINDIĞI SOYKIRIM

Tarih boyunca yaşanan soykırımların en görünmeyen yüzlerinden biri kadınların yaşadıkları oldu. Erkekler çoğu zaman kitlesel infazların hedefi olurken, kadınlar öldürülmenin yanı sıra cinsel şiddet, zorla alıkonulma, köleleştirme, zorla evlendirme ve kimliklerinden koparılma gibi sistematik uygulamalara maruz bırakıldı.

Uzmanlara göre kadın bedeni, birçok soykırım ve savaşta yalnızca bireysel bir hedef değil, toplumsal yapıyı parçalamaya yönelik bir araç olarak kullanıldı. Bir topluluğun kadınlarına yönelen saldırılar, aynı zamanda o halkın geleceğine, kültürüne ve kolektif hafızasına yönelik bir saldırı niteliği taşıyor.

EZİDİLERİN ‘FERMAN’ HAFIZASI

Ezidiler, tarih boyunca maruz kaldıkları kitlesel saldırıları "Ferman" olarak adlandırıyor. Farsça kökenli olan bu sözcük, "emir" veya "kararname" anlamına geliyor. Ezidi toplumunda ise katliam ve zorla sürgün süreçlerini ifade eden tarihsel bir kavram olarak kullanılıyor.

Ezidi inancına göre yüzyıllar boyunca çok sayıda ferman yaşandı. Toplumun kolektif hafızasında bu saldırılar yalnızca fiziksel yıkım olarak değil, inançlarını ve kimliklerini ortadan kaldırmaya yönelik girişimler olarak da yer alıyor.

3 AĞUSTOS 2014: ŞENGAL’E SALDIRI

3 Ağustos 2014'te Irak-Şam İslam Devleti (DAİŞ), Şengal'e geniş çaplı bir saldırı başlattı. Birleşmiş Milletler ve çok sayıda uluslararası kuruluş, bu saldırıları Ezidi toplumuna yönelik soykırım olarak nitelendiriyor.

Saldırı sırasında binlerce Ezidi öldürüldü, yüz binlerce kişi yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldı. En ağır bedeli ise kadınlar ve çocuklar ödedi.

Birleşmiş Milletler verilerine göre binlerce Ezidi kadın ve kız çocuğu kaçırıldı, sistematik biçimde cinsel köleleştirmeye maruz bırakıldı ve insan ticaretinin konusu haline getirildi. Kadınlar çeşitli bölgelerde kurulan köle pazarlarında satıldı; çok sayıda çocuk ailelerinden koparıldı.

Aradan geçen yıllara rağmen kaçırılan çok sayıda kadın ve çocuğun akıbeti ise hala bilinmiyor.

KADIN BEDENİ SAVAŞIN ARACI HALİNE GETİRİLDİ

Şengal saldırıları, kadınların savaş ve soykırım süreçlerinde nasıl sistematik biçimde hedef alındığını bir kez daha ortaya koydu.

Kaçırılan kadınların isimleri değiştirildi, inançlarından vazgeçmeye zorlandıkları, defalarca satıldıkları ve ağır cinsel şiddete maruz bırakıldıkları uluslararası raporlarda yer aldı. Pek çok kadın yıllar sonra kurtarılabilse de yaşadıkları travmanın etkileri devam ediyor.

İnsan hakları örgütleri, kadınlara yönelik bu uygulamaların yalnızca bireysel suçlar değil, toplumu parçalamaya yönelik organize bir politika olduğunu belirtiyor.

Şengal'de DAİŞ'in geride bıraktığı toplu mezarlar aradan geçen 12 yıla rağmen bulunmaya devam ediyor.

Uluslararası ekipler ve Iraklı yetkililer tarafından yürütülen çalışmalarda yüzlerce toplu mezar tespit edildi. Kimlik tespit süreçleri sürerken çok sayıda aile hala yakınlarının akıbetini öğrenmeyi bekliyor.

Bölgede yürütülen adli incelemeler, yaşananların uluslararası hukuk açısından belgelenmesi bakımından önem taşıyor.

ADALET ARAYIŞI SÜRÜYOR

Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok sayıda uluslararası kuruluş, Ezidilere yönelik suçların belgelenmesi, kayıp kişilerin bulunması ve faillerin yargılanması için çalışmalar yürütüyor.

Ezidi toplumunun talepleri ise yalnızca geçmişte yaşananların tanınmasıyla sınırlı değil. Kayıp kadın ve çocukların bulunması, toplu mezarların tamamının açığa çıkarılması, sorumluların yargılanması ve benzer suçların yeniden yaşanmaması için uluslararası güvencelerin oluşturulması da en temel beklentiler arasında yer alıyor.

Şengal'de yaşananlar, kadınların savaş ve soykırım süreçlerinde nasıl sistematik biçimde hedef alındığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

ŞENGAL’DE KADINLAR YAŞAMI YENİDEN KURUYOR

2014 yılında DAİŞ'in Şengal'e yönelik saldırılarının ardından Ezidi toplumu yalnızca fiziksel yıkımla değil, ağır bir toplumsal travmayla da karşı karşıya kaldı. Binlerce insan yaşamını yitirirken, yüz binlerce kişi yerinden edildi. Özellikle kadınlar ve çocuklar, saldırıların en ağır sonuçlarını yaşayan kesim oldu.

Aradan geçen yıllarda ise Şengal'de dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, kadınların yeniden örgütlenme ve toplumsal yaşamın inşasında üstlendikleri rol oldu.

Saldırıların ardından güvenlikten eğitime, yerel yönetimlerden kültürel yaşama kadar birçok alanda yeni örgütlenmeler oluşturuldu.

Ezidi kadınlar geçmişte yaşananların tekrarlanmaması amacıyla öz savunma, toplumsal dayanışma ve kadın örgütlenmelerine ağırlık verdi. Kadınların karar alma süreçlerine daha aktif katılması ve toplumsal yaşamın yeniden kurulması temel hedeflerden biri olarak öne çıktı.

Bu süreçte kadınlar yalnızca mağdur olarak değil, toplumun yeniden inşasında aktif özne olarak yer aldı.

ÖZ SAVUNMA GÜÇLERİ KURULDU

Şengal saldırılarının ardından kurulan yapılanmalardan biri de Şengal Direniş Birlikleri (YBŞ) oldu. Gönüllülerden oluşan bu yapı, bölgenin güvenliğinin sağlanması amacıyla oluşturuldu ve DAİŞ'e karşı yürütülen operasyonlarda görev aldı.

Kadınlardan oluşan Şengal Kadın Birlikleri (YJŞ) ise kadınların öz savunmasını esas alan bir yapılanma olarak örgütlendi. Kadınlar, geçmişte yaşanan saldırılardan çıkarılan dersler doğrultusunda güvenlik alanında da örgütlenmeye yöneldi.