Temelli: Öcalan’ın eko-ekonomi modeli, endüstriyalizme karşı bir kurtuluş paradigmasıdır
DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, Önder Apo’nun eko-ekonomi modelinin endüstriyalizme karşı bir kurtuluş paradigması olduğunu söyledi.
DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, Önder Apo’nun eko-ekonomi modelinin endüstriyalizme karşı bir kurtuluş paradigması olduğunu söyledi.
Önder Apo, komün örgütlenmesinin en önemli ayağı olarak eko-ekonomi kavramını kullanmaktadır. Kapitalist modernitenin ekonomi anlayışına karşı, yeni çağın sosyalizm anlayışının ekonomik ayağının doğayı da esas alan eko-ekonomi olması gerektiğini vurgulayan Önder Apo, bu sistemin, kapitalist modernitenin dünyayı talan eden anlayışının karşısında duracağını da belirtmektedir.
Kapitalist modernite, insana, doğaya ve tüm canlılara kendi sistemini süreklileştirecek birer köle ve araç olarak bakmaktadır. Sistemin ekonomi anlayışı da bu temelde kendini var etmekte, yıkım ve yok etme üzerine kurulu bir ekonomik modeli dünyaya dayatmaktadır.
Önder Apo, kapitalizmin endüstriyalizm adı altında yarattığı tahribata karşı, eko-ekonomi modelini önererek, ‘Demokratik Ulus Sosyalizmi’ ve komün sisteminin temelinin bu olması gerektiğini ısrarla vurgulamaktadır.
DEM Parti Grup Başkan Vekili Sezai Temelli, endüstriyalizmin saldırılarını ve buna karşılık eko-ekonominin neden önemli olduğunu ANF’ye değerlendirdi.
‘KAPİTALİST MODERNİTE İNSANLIK TARİHİNİN GÖRDÜĞÜ EN SİSTEMLİ YIKIMDIR’
Kapitalist sisteminin bir yıkımlar sistemini olduğunu, temelinde sömürünün yer aldığını belirten Temelli, devamında şunları söyledi:
“Kapitalist modernite, ‘sermaye birikim rejimi’ olarak da adlandırdığımız sistem; biriktirmek için biriktiren, genişleyen yeniden üretim için ‘yaratıcı yıkım’ ve ‘teknolojik gelişme’ stratejisiyle büyüme yolağını biçimlendiren ve tüm toplumsallığı, hatta yaşamı bu çevrimin içine taşıyan bir sistemdir.
Tüm tarihin birikimini inkar ederek tahakküm ilişkilerini kapitalist devlet eliyle sermayenin çıkarları doğrultusunda siyasete taşıyan bu sistem, ekonomi politik düzlemde bir kriz açmazını da içinde taşır. Kapitalist sistem bir krizler sistemidir ve her krizden çıkış, yeni bir yıkım anıdır. Büyük savaşların, çatışmaların, çöküşlerin ve sefaletin sistemi olarak kapitalizm, buz dağının üzerindeki şatafat uğruna insanlık adına büyük felaketin yeniden ve yeniden üretildiği bir dünya düzenidir.
Dünya kapitalist sistemi, Öcalan’ın söylemiyle, kapitalist modernite, insanlık tarihinin gördüğü en sistemli yıkım dönemidir. Kapitalizmin insanlık adına sunduğu tüm gelişmelerin, aslında insanlığın mezar kazımından başka bir şey olmadığını, endüstriyel gelişmelerin tarihini izleyerek görmek mümkün.
‘Büyüme’ ve ‘gelişme’ dediğimiz meselenin, daha iyi bir dünya adına değil, sermaye birikiminin istikrarı adına; cansız emeğin yolculuğu adına, insanlığa bir cehennemdir!”
‘ENDÜSTRİYALİZM DOĞAYI VE EMEĞİ SÖMÜRMEKTEDİR’
Kapitalizm tarihinin sömürü tarihi olduğunu, faşist ulus-devletler ile kapitalist ulus-devletlerin birlikteliğini sağlayan bir sistem oluştuğunu ifade eden Temelli, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Uzun 20.yüzyılın başladığı Hollanda çevriminden, günümüz post-neoliberal döneme kadar geçen son 400 yıllık kapitalist modernitenin tarihi, insanlık adına süreklileşmiş buhranlar çağıdır. Kısa 20.yüzyıla baktığımızda bile, özellikle iki büyük paylaşım savaşı ve sonrasında süreklileşen lokal savaşlar; giderek otoriterleşen, faşizmin her rengiyle barışık ulus-devletler ve kapitalist ulus-devletlerin bir aradalığını sağlayan, küresel bürokrasiyle korunan bu sistem, şimdi geldiği bu son eşikte yıkımların en büyüğüne hazırlanmaktadır.
Bugün iklim krizi, daha geniş anlamıyla ekolojik kriz, birikim rejiminin emek ve doğa sömürüsü eliyle ürettiği artı değerin bu devasa kara deliği tatmin edemez halinden kaynaklanmaktadır. Sistemin bağrında taşıdığı artı değer ilişkilerine bağlı gelişen kriz dinamikleri, tahakküm ilişkilerinin tüm formlarına rağmen kendi krizini aşmayı sağlayacak bir yeterliliğe ulaşamama haline bağlı olarak doğayı artık ‘imha edilebilecek’ düzeylerde sömürüye açık hale getirmiştir. Nadir elementlerden başlayarak, beşinci Endüstri Çağı’nı besleyecek teknolojinin gereksinimlerini sağlamaya yönelik kaynak gereksinimi, yaşamın her alanını hedef haline getirmiştir.
Kapitalizm, endüstriyalizm çılgınlığıyla doğayı ve emeği artık aşırı sömürmektedir. Doğanın, sınırsız kâr hırsıyla talan edilmesi kapitalizmin en temel işleyiş biçimlerinden biri haline gelmiştir. Dolayısıyla sistemin sömürü rejimi esasen iki yönlü işlemektedir: Emek gücünü metalaştırarak emeği ve ormanları, nehirleri, toprağı, dağları, ovaları, denizleri bir bütün olarak eko-sistemi metalaştırarak doğayı sömürür.”
‘EKO-EKONOMİ, KAPİTALİST SÖMÜRÜ SİSTEMİNE SAHİCİ ÇIKIŞTIR’
Kapitalizmin, endüstriyalizm temelli saldırılarının dünyayı yok olmanın eşiğine getirdiğini; dünyayı tamamen sömürme üzerine kurulu bu sisteme karşı ‘başka bir yaşam mümkün’ denilerek eko-ekonomi kavramının ortaya çıktığını dile getiren Temelli, “İşte bu kriz ve yıkım sistemine karşı ‘başka bir yaşam mümkün’ olabileceği umudunu var eden eko-ekonomi anlayışı, kapitalist sömürü sistemine karşı en sahici karşı çıkışlardan biridir.
Kapitalizm, emek sömürüsü üzerine kurulu bir sistemdir. Klasik Marksizmin emek-sermaye ilişkileri üzerinden geliştirdiği sınıfsal sistem analizi, bugün tüm bu gelişmelerin ışığında, sömürü ve tahakküm analizlerini Marksizm’i kapsayan yeni bir çözümlemeye gereksinim duymaktadır. Modernite çağının içinden bakan değil; onun tüm krizlerini ve ilişkilerini gören, ama toplumsal ve doğal tüm formasyonları çözümlemeye dahil eden bir yaklaşım, bu köhne sisteme karşı üçüncü bir yolu açabilir.
İşte eko-ekonomi bu bilinç temelinde yükselir. Eko-ekonomi, insanı doğaya karşı kışkırtan yok edici mantığı kabul etmeyen; vulgar iktisadın ‘sınırsız ihtiyaçlar vs. sınırlı kaynaklar’ dogmasına karşı çıkan, insan merkezci hiyerarşiyi reddeden, geçim faaliyetlerinin, üretimin ve tüketimin doğayla uyumunu öngören demokratik bir ekonomi modelidir.
İnsanlığın bu büyük felaketten, bu ‘yaratıcı yıkım’ altında yok olmaktan kurtuluşu, kapitalizmin yıkımından geçmektedir” dedi.
Önder Apo’nun eko-ekonomi modelinin endüstriyalizme karşı bir alternatif ve bir kurtuluş paradigması olduğunu belirten Temelli, “Eko-ekonomi, bir kurtuluş paradigmasının en önemli başlıklarından biridir. Kapitalist modernitenin doğayı getirdiği korkunç yer ortada. Büyük bir ekolojik krizin ortasındayız.
Sınırsız kâr hırsı, dünyayı canlılar için yaşanılır bir yer olmaktan çıkarabilecek sonuçlar doğuruyor. Fosil yakıtların neden olduğu sera gazı salınımının, mikro plastiklerin sebep olduğu plastik kirliliğinin, habitat kaybının, su kirliliğinin ve kıtlığının geldiği boyut ürkütücü.
Dolayısıyla eko-ekonomi, bir alternatifin de ötesinde, bir zorunluluktur. Kapitalizmin yarattığı bu büyük iklim ve ekolojik krizden başka bir çıkış yolu yoktur” diye konuştu.
‘EKO-EKONOMİ, EKOLOJİK BİR İNDİRGEMECİLİK OLARAK ALGILANMAMALI’
Eko-ekonomi modelinin sadece ekolojik bir indirgemecilik olarak algılanmaması gerektiğini dile getiren Temelli, Önder Apo’nun yaklaşımının emeğin kurtuluşu açısından önemli bir yerde durduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“Bu yaklaşım, salt ekolojik indirgemecilik ile meseleyi ele almaz. Tüm tahakküm ve sömürü ilişkilerinin çözümlemesine ekolojik yaklaşımı da dahil ederek toplumcu bir yaklaşımı doğayla buluşturur. Toplumun doğaya karşı değil, doğayla birlikte düşünebilen bir organizmaya dönüşebilmesi; tüm dinamiklerinin bu barışıklıkla hareket etmesi, bu düşünsel yaklaşımın en önemli savlarını oluşturur.
Kapitalist modernitenin giderek artan artı değer üretimi adına yaygınlaştırdığı sömürü düzlemi karşısında, emeğin özgürlüğünün toplumsalı ve doğayı kapsayan bir anlayışla mümkün olabileceği, bu düşünsel yaklaşımın en önemli özelliği. Emeğin, artı değer üretim mekanizmalarına bağlı, doğayı sömüren, toplumculuğu kendinde sınıflaştıran bir anlayış sistemin ileriye kaçışlarını ve kriz dönemleri arasındaki sıçrayışlarını mümkün kılmaktadır.
Öcalan’ın yaklaşımı, bu anlamda emeğin modernitenin üretim çarklarından kurutuluşu adına da önemli bir düşünsel yol açmaktadır. Büyüme odaklı, daha çok üretim ve refah toplumu anlayışı, aslında daha fazla artı değer üretiminde farklı bir anlama gelmemektedir. Daha fazla artı değerin sömürü düzlemini genişletmekten başka bir anlamı yoksa, bu yolculuk bir kurtuluşu değil; yaşamın imhasına ortak olma anlamını da taşır.
Öcalan’ın itirazı bunadır. Kurtuluş, kapitalist modernitenin tüm zihinsel işgalinden kurtulmaktır. Fabrika toplumu odaklı bir anlayışın karşısına, yaşam ve doğa odaklı anlayışı koyarak emeği bu anlayışın içinden ele almaktadır. Tabii, günümüz finans kapitalinin fabrikaları artık dijital bir zeminde vücut buluyor; bu bizi yanıltmamalı. Sistem, finans kapital dünyasında aynı anlayışla yoluna devam etmekte, sadece araçları değişmektedir.
Sermayenin toplumsallaşması olarak da kimi düşünürler tarafından ele alınan bu konunun karşısında, emeğin toplumsallaşması ve doğayla barışık, uyumlu bir üretim içinde konumlanması büyük önem taşıyor. Öcalan’ın, emek sermaye ilişkilerini tahakküm ilişkilerinin kapsayıcılığı içinde ele alması, aslında toplumcu bir seçeneğin yaratılması adına bilimsel olarak da güçlü bir adım. Toplumun ihtiyaçları adına üretim yapılması ve bu üretimde ortaya çıkacak olan artı değerin sömürüsünün sonlanarak adaletli bir paylaşım mekanizması içinde dağılabilmesi, ancak bu toplumcu yaklaşımla mümkün olabilir.”
‘KOMÜN, TOPLUMCU EKONOMİNİN DİNAMİĞİNİ OLUŞTURUR’
Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin ve Önder Apo’nun, yeni çağın sosyalizm anlayışının temelinde konumlandırdığı komün mantığının önemli bir yerde durduğunu; komün örgütlenmesinin insanlık için doğru bir yapılanma olduğunu söyleyen Temelli, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:
“Komün başlığı, tüm bu tartışmalar içinde oldukça önemli bir başlık. Bookchin’de de gördüğümüz gibi, ekoloji esasen hiyerarşiye ilişkin bir meseledir. Önce insanı doğadan ayırarak karşısında konumlandıran, ardından insanı biyolojik doğanın tepesine yerleştiren akıl, tamamen hiyerarşik bir mantıkla işleyerek insan ile doğa arasında bir karşıtlık diyalektiği kurgular.
Dolayısıyla eko-ekonomi, her şeyden önce hiyerarşiyi reddeder. Örgütlenmesini hiyerarşik değil, heterarşik bir düzlemde gerçekleştirir.
Yurttaşların, geçim ekonomisi temelinde bürokratik bir katmanlaşmaya gitmeden kendi ekonomilerini örgütlemeleri tabii ki mümkündür. Bu tarz bir örgütlenmenin ölçeği ise komünler olmak zorundadır. Yurttaşlar, merkeziyetçi ulus-devlet aygıtının ve onun aklında biçimlenen yerelleşme/küreselleşme ölçeklerinin, yerinden yurdundan edici saldırılarına ve yereli, yaşam alanını boğmasına izin vermeksizin kendi eko-ekonomisini yaratabilirler. Toplumcu bir ekonominin dinamiğini oluşturmak mümkündür.
Yerelin öz örgütlülüğüne, öz savunmasına ve özerk dinamiklerine bağlı; ama yalıtılmamış bir yaşamı mümkün kılabiliriz. Komün, bu anlamıyla 19. yüzyıl komün tartışmalarını gören, ama bugünün dünyasının gerçekleriyle yapılandırılan bir toplumsal oluşum anlamında değerlendirildiğinde, Öcalan’ın yeni-komün yaklaşımı, eko-ekonomi anlamında yukarıda dile getirdiğim hususlar adına önemli bir zemin sunmaktadır.
Braudel’in de dikkat çektiği gibi, iktisadi faaliyetin can düşmanı merkezi ekonomiler ve tekellerdir.
Yurttaşların temel ihtiyaçları ve geçim ekonomisinin üzerindeki sınırsız sömürü ve kâr hırsına dayanan; kullanım değeri yerine mübadele değerini merkeze alan, fiktif dünyanın türev ürünleriyle ihtiyaçlar dünyasını yok sayan mali tekelleşme ortadan kaldırılırsa, komünler temelinde eko-ekonomi örgütlenmesi yoluyla insanlığın sömürü düzeninden kurtuluşu mümkün olabilir.”
‘EKO-EKONOMİ SOSYALİZM AÇISINDAN ÖNEMLİDİR’
Eko-ekonomi modelinin, sosyalizm açısından önemli bir yerde olduğunu ve Marksist ekonomi paradigmasının açmazlarına da cevap sunduğunu belirten Temelli şunları söyledi:
“Elbette, sosyalizm bir karşı modernitenin -örneğin demokratik modernitenin- toplumsal varoluşunun ifadesiyse, eko-ekonomi de o toplumsal varoluşa içkin olmak durumundadır. Eko-ekonomi, sosyalizmin, solun, Marksizmin ekonomi paradigmasının; gerçek anlamda kapitalist modernitenin koordinatlarından ayrı yerde konumlanabilirliğini ortaya koymakta.
İddialı bir şey söyleyeyim: Bugün artık ekolojiyi gündemine ve merkezine almayan bir ekonomi paradigması, kapitalist moderniteyi aşamaz.
Dahası, modern sosyalizmin kurucusu Marx’ın metinlerinde de esasen bu gerçeğe ilişkin önemli pasajlar vardır. Marx’ın külliyatının ekoloji potansiyelinden bahsetmek mümkün. Marx, kapitalizmin doğa ile toplum arasındaki ilişkiyi bozduğunu söylemiştir. Örneğin, John Bellamy Foster da buradan hareketle ‘metabolik yarılma’ kavramını türetmiştir.”
‘SOSYALİZM BAŞKA BİR İDEOLOJİK ZEMİNDE ÇALIŞIR’
Eko-ekonomi modelinin bir zorunluluk ve üçüncü yol paradigmasının önemli bir temeli olduğuna işaret eden Sezai Temelli, son olarak şunları söyledi:
“Yukarıda da ifade ettiğim gibi, mümkün olmasının da ötesinde zorunludur. Tersinden ifade ederek söyleyeyim: Sosyalizme salt bir iktisadi kalkınma modeli muamelesi yapılamaz. Sosyalizm, başka bir ideolojik-politik zeminde çalışır.
Kapitalist modernitenin sol kanadı olarak yapılandırılmış ve endüstriyalizmle, ulus-devletle, milliyetçilikle, ataerkiyle, pozitivizmle bağını koparamamış bir zihniyet dünyası içinden sosyalizme ulaşacak bir güzergâh mümkün olamayacağı için Üçüncü Yol Paradigması’nı savunuyoruz.
Ancak şunu da açık yüreklilikle ifade etmek gerekir ki, uzunca bir süre eko-ekonomi ne yazık ki hak ettiği ilgiyi göremedi. Ulusal kalkınmacı zihniyetin, fabrika merkezli üretimci saplantının, modernist ilerlemeciliğin ve hatta endüstriyalizmin solda baskın olduğu dönemlerin bunda payı çok büyük.
Özellikle 1980’lerin ikinci yarısında, Marksizm’de ve radikal düşünce geleneğinde ekoloji öne çıkabildi. Şimdilerde tekrar tartışılıyor olması, ekolojik krizin kendisini giderek daha fazla hissettirmesiyle de alakalı. Sebebi her ne olursa olsun, bu tartışmalar gerçekten sevindirici ve faydalı.”