Ortadoğu’daki savaşlar ve jeopolitik gerilimlerin yarattığı kriz hali gün geçtikçe daha da derinleşiyor. Bu krizlerin halklar üzerindeki etkisi de aynı zaman kendisini daha da derinden hissettiriyor. Gazze’den Suriye’ye, İran’dan Kürt meselesine uzanan geniş bir hatta yaşanan gelişmeler, yalnızca devletler arası güç mücadelesini değil, aynı zamanda halkların özgürlük, eşitlik ve birlikte yaşama arayışını da yeniden gündeme taşıyor.
Bu kapsamda, anti-sömürgecilik, uluslararası dayanışma ve özgürlük hareketleri üzerine çalışmalarıyla tanınan teorisyen Nils Andersson ile bölgedeki güncel gelişmeleri, değişen küresel güç dengelerini ve Kürt meselesinin bu tablo içindeki yerini konuştuk. Andersson, hem 20. yüzyılın kurtuluş mücadelelerinden bugüne uzanan tarihsel dönüşümü hem de günümüzde giderek belirginleşen “yalnızlaşma” olgusuna vurgu yaparak, Önder Apo’nun birlikte yaşam tezine ve geliştirmek istediği demokratik siyasetin önemine dikkat çekti.
‘ULUSLARARASI DESTEĞE EN ÇOK İHTİYAÇ DUYULAN BİR DÖNEMDEYİZ’
Bölgedeki savaşlar ve kriz ortamı gittikçe derinleşiyor. Bu süreçte demokratik siyasetin gerilemesi ve çatışmaların artması dikkat çekiyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın demokratik siyaset vurgusu ve Kürt sorununa demokratik çözüm arayışı da düşünüldüğünde, bu tabloyu nasıl değerlendirmek gerekir?
Kürt meselesine demokratik çözüm arayışı hiç de kolay değil. Bölgede çelişkiler ve savaşlar çoğalıyor ve yaşanan savaşların genişleme riskleri artıyor. Başkan Öcalan açıklamasında ‘Demokratik siyaset hayat bulduğu yerde, silahlar anlamını yitirir.’ demişti. Bunun tamamen tersine dönmüş bir durumdayız; demokratik siyaset hayat bulmak yerine geriliyor ve bu nedenle silahlar ön plana çıkıyor, siyasetin yerini alarak egemen hale geliyor.
Dolayısıyla bu son derece tehlikeli bir durumdur ve doğal olarak Türkiye’de ve diğer ülkelerde —Suriye ve İran gibi, Kürt nüfusun da bulunduğu yerlerde— Kürt halkının hakları ve özgürleşmesi açısından hiç de elverişli değil. Bu nedenle bölgede yaşanan gelişmeleri son derece yıkıcı ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Kürt halkının desteğe ihtiyaç duyduğu yer tam da burasıdır. Bu süreçlerde bilgelik ve liderlik gereklidir; Başkan Öcalan sık sık bu ihtiyacı ortaya koymuştur. Ve bence bugün emperyalist politikalar, halkların tüm haklarına yönelik açık ve sert bir saldırı içerisindedir. Bunu Filistin halkında görüyoruz, İran halkında görüyoruz, Lübnan halkında görüyoruz. Dolayısıyla eksik olan şey dayanışmadır.
Bugün halkların bir yalnızlık içinde olduğunu düşünüyorum; çünkü uluslararası dayanışmanın unsurları yok, diğer güçlerin gerçek bir dayanışma göstermesine dair unsurlar yok. Bunun en çarpıcı örneği, Suriye Kürtlerinin yani Rojava’nın kendi politikalarını yürüttüğü anda yalnız bırakılması oldu.
Bence asıl sorun, halkların hissettiği bu yalnızlıktır ve bunun tersine çevrilmesi gerekir. Örneğin 20. yüzyıldaki sömürgeleşme sürecinde halklar ayaklanıyor, mücadele ediyordu. Bandung hareketi vardı, müttefikler vardı, iki kamp vardı, sosyalist kamp ve ABD kampı, dolayısıyla halklar zaman zaman bu güçlere dayanabiliyor, aralarında denge kurabiliyordu. Destek ve dayanışma bulmanın yolları vardı. Bugün ise bu tür destekler gerçekten eksik ve ulaşılması zor; bu da Kürtlerin Türkiye, Suriye ya da diğer siyasi alanlarda bir özgürleşme yolu bulma mücadelesini daha da zorlaştırıyor.
‘BATI TAŞIYICISI OLDUĞUNU İDDİA ETTİĞİ BÜTÜN DEĞERLERE İHANET EDİYOR’
Suriye’de yaşananlar bağlamında, Batı’nın Kürtlere yönelik tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Batı’nın ihaneti söz konusu. Hatta daha ileri gideyim: Batı’nın sömürgecilik ve ırkçılığa karşı bir yabancılaşması (yani onlara bağımlı hale gelmesi) söz konusu. Batı’da, temelde “öteki”ni kabul etmeyen bir ırkçılık var.
Siyahı kabul etmez, Arap’ı kabul etmez, Müslümanı kabul etmez; hatta bundan korku duyar. Bu, zayıflamış bir Batı’dır. 19. ve 20. yüzyılın o toprakları ve kolonileri egemenliği altına alan kibirli Batısı değildir artık. Bu zayıf bir Batı’dır, ama aynı zamanda korkan bir Batı’dır. Ve ötekinden korkmaktadır. Bu da içinde taşıdığı ırkçılığı güçlendirir; bu da bir yabancılaşma biçimidir.
Fanon’un dediği gibi, sömürgeleştirilen kişi sömürgeleşmeden kurtulmalıdır; ama sömürgeci de sömürgeci olmaktan kurtulmalıdır. Bugün ise hiç de bu aşamada değiliz. Aksine, Batı kendi içine kapanıyor ve bu yüzden ihanet ediyor. Halklara ihanet ediyor, savunduğunu iddia ettiği haklara ihanet ediyor, demokrasiye ihanet ediyor, entegrasyona ihanet ediyor; hatta taşıyıcısı olduğunu söylediği tüm haklara ihanet ediyor.
‘HEGEMONYALARINI KORUMAK İÇİN HER YOLU DENİYORLAR’
Geçmişteki klasik sömürgecilik ile bugün devam eden yeni-sömürgeci politikalar arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Buna karşı gelişen özgürlük hareketleri nasıl bir dönüşüm yaşadı?
20. yüzyıl, Afrika’nın fethedildiği dönemdi. Ondan önce Güney ve Kuzey Amerika’nın fetihleri de olmuştu elbette. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1950’lerden itibaren özgürlük hareketlerini gördük. Bu hareketler, silahlı mücadele de dahil olmak üzere tüm yöntemleri kullandılar, ama kendileri için görece elverişli bir bağlamda.
Hatta bu bağlam oldukça elverişliydi; yine Bandung, Bağlantısızlar Hareketi (NAM) ve Üç Kıta dayanışması vardı. Bu durum bir güç dengesi yaratıyordu. Ancak bu güç dengesi baskıyla değiştirildi ve engellendi. Yani darbeler oldu, saldırılar oldu, suikastlar oldu.
Che Guevara öldürüldü, Amilcar Cabral öldürüldü, Patrice Lumumba öldürüldü, Ben Barka öldürüldü ve daha niceleri. Endonezya’da ve başka birçok yerde darbeler yapıldı. Tüm bunlara rağmen bir noktada halklar ilerleme kaydetti. Cezayir bağımsız oldu, Vietnam bağımsız oldu, Güney Afrika’da apartheid sona erdi.
Ancak bir noktada emperyalizm ve yeni-sömürgecilik yeniden üstünlük kurdu. Vietnam örneği var; genel olarak eski sömürge ülkeler artık çok daha güçlü bir güç dengesine sahip. Çin örneği var, ama Hindistan ve diğer ülkeler de var.
Bugün “küresel Güney” dediğimiz kesim, 20. yüzyıla kıyasla çok daha güçlü bir ekonomik güç dengesine sahip. O dönemde UNCTAD ve GATT gibi yapılar varken, bu ülkeler daha eşit ekonomik ilişkiler talep ediyor ama reddediliyordu. Bugün ise ekonomik ve ticari ağırlıkları, 20. yüzyıldaki durumla kıyaslanamayacak kadar büyüktür.
Ama tam da bu durum, bugün ABD’nin ve diğer emperyalist güçlerin politikalarını belirliyor. Hegemonyalarını korumak, egemenliklerini sürdürmek istiyorlar. Ve bu uğurda dünya savaşı riskine kadar varabilecek yöntemlere başvuruyorlar. Bu oyunda Avrupa oldukça zayıflamış durumda. Bana göre şu anda daha net tutumlar sergileyen bir Avrupa ülkesi varsa, o da İspanya’dır. İspanya, izlediği politikada insan haklarına ve savunduğunu söylediği demokratik ilkelere bağlı kalma konusunda görece daha tutarlı görünmektedir.
‘ÖCALAN’IN GELİŞTİRDİĞİ TEZ KOPERNİKÇİ BİR DEVRİMDİR’
Kürt meselesinin çözümüne dönük sürece baktığımızda, bölgedeki bu ağır krizler karşısında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaklaşımını ve ortaya koyduğu fikirleri nasıl değerlendirmek gerekir?
Bugün yaşadığımız gibi kaotik durumlar hiçbir zaman uzun sürmez. Bu mutlak bir düzensizlik halidir ve doğası gereği uzun süre devam edemez. Çünkü bir noktadan sonra her şeyin yeniden dengelenmesi gerekir. Bu doğanın bir yasasıdır. Hiçbir şey sürekli bir düzensizlik içinde var olamaz. Dolayısıyla yeni dengeler oluşacaktır. Bunun ne kadar süreceği ise başka bir meseledir; buna dair kesin bir öngörü yoktur.
Ama bence burada büyük bir rol oynayan unsur, büyük Kürt lider Başkan Öcalan’ın programıdır. Örneğin onun son metinlerinden birinde şu ifadeyi okudum: “Vatandaşlık ilişkisi bir millete aidiyete değil, devletle kurulan bağa dayanmalıdır. Biz, din özgürlüğüne, kimlik özgürlüğüne ve düşünce özgürlüğüne dayanan özgür bir vatandaşlığı savunuyoruz. Nasıl ki din ve dil dayatılamazsa, milliyet de dayatılamaz.”
Bu doğal olarak kopernikçi bir devrimdir; dünyayı başka bir dünyaya dönüştürmektir. Öcalan’ın hareketinin taşıdığı bu yaklaşım güçlüdür ve bu çok önemlidir. Onun da söylediği gibi, birlikte yaşama sorununa bir çözüm bulmak gerekir.
‘BİRLİKTE YAŞAM TEZİ ESASTIR’
Bu birlikte yaşama meselesi temeldir, birincil sorundur. Beyazlar, Avrupalılar kendileri gibi olmayanlarla birlikte yaşamayı kabul ediyor mu? Bugünkü düzensizlikler bağlamında birlikte yaşama fikri bana göre sahip olunabilecek en güçlü slogandır. Tüm halkların çıkarlarına ve ihtiyaçlarına karşılık gelir. Birlikte yaşama fikri — Öcalan’ın metninde ifade edilen bu yaklaşım — gerçekten temeldir.
Sorun Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi değil; cumhuriyetin içinde yer alan haklardır — din, köken, etnik yapı ve diğer tüm haklar. Evet, tam olarak bu. Ve bence sorun da tam olarak bugünkü bağlamda burada ortaya çıkıyor. Gördüğümüz gibi ABD’nin İran’daki politikaları, İsrail’in Filistin’deki politikaları ve diğer yerlerdeki uygulamalar birlikte yaşam fikrine karşı çıkan politikalardır. Bunlar devlete 19. yüzyıl anlayışıyla yaklaşan, 21. yüzyıla ait olmayan bir anlayışı yansıtır. Sorun tam da budur.
Birçok insan için bu kopernikçi bir devrimdir; yani dünyayı değiştirmek anlamına gelir. Bence bu doğrultuda çalışmak, çaba göstermek, bu görüşleri savunmak ve yaymak gerekir. Buna tamamen inanıyorum.
‘DEĞİŞEN DÜZEN SİLAHLI MÜCADELEYİ DEĞİŞİME ZORLUYOR’
Geçmişte özgürlük hareketleri ve silahlı mücadeleler daha fazla destek bulurken, bugün bu mücadelelerin çok daha zor koşullarda yürütüldüğünü görüyoruz. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
20. yüzyılda, az önce de söylediğimiz gibi, o dönemin bağlamında — sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çelişki ve 3. Dünya hareketinin varlığı içinde — silahlı mücadelenin de dahil olduğu mücadelelerin destek bulduğu bir dönem vardı. Hatırlamak gerekir ki 1950’lerden itibaren silahlı kurtuluş mücadeleleri “haklı savaş” olarak adlandırılıyordu; çünkü meşru haklar talep ediyordu. Ancak bugün güç dengeleri farklıdır.
Bugün bir yandan küresel Güney ve güney ülkeleri ekonomik olarak daha güçlü ve daha fazla kapasiteye sahip. Ancak küresel askeri güç dengeleri — Filistin halkında gördüğümüz gibi, İran halkında da gördüğümüz gibi — hâlâ çok elverişsizdir. Bu olumsuz askeri dengeye ek olarak, kurtuluş hareketlerine yönelik uluslararası dayanışmanın eksikliği de vardır.
Oysa geçmişte dayanışma vardı. Vietnam ile dayanışma vardı, Cezayir ile dayanışma vardı. Bugün bu dayanışmalar artık yok. Hem askeri güç karşısında zayıflık var hem de dayanışma eksikliği. Elbette tamamen yok demiyorum, var, ancak uygulanan askeri güç ve şiddet karşısında gerçek bir etkisi yok. İşte bu noktada bir yalnızlık ortaya çıkıyor; tekrar ediyorum, bu halkların yalnızlığıdır. Bunun bir günde ya da bir haftada çözülebileceğini düşünmüyorum. Birlikte yaşama fikri, insanların birbirini kabul etmesini sağlamak için güçlü bir şekilde savunulmalıdır.
Avrupa’da bunu açıkça görüyoruz. Fransa’da da görüyorum ama sadece Fransa’da değil, genel olarak Avrupa’da “öteki”nin reddi var. Bu reddin en azından bir kısmı ortadan kaldırılmadıkça birlikte yaşama politikalarını geliştirmek çok zor olacaktır. Aksine ırkçılık ve dışlama güçlenmektedir.
Kürtler Avrupa’da önemli bir destek görüyor, ancak aynı zamanda daha fazla zorluk ve ırkçı tutumlarla da karşılaşıyorlar. Bence Avrupa’daki temel mesele; Avrupa kamuoyunda var olan korkuları ve “öteki”ne yönelik reddi tersine çevirmek. Bu sadece hükümetler düzeyinde değil, halklar ve vatandaşlar düzeyinde de ele alınması gereken bir meseledir.
‘NE MOLLA REJİMİ NE ABD, ASIL OLAN HALK’
Son olarak İran savaşını ve İran’daki gelişmeler bağlamında, Kürt hareketlerinin ne ABD ne de İran’dan yana tutum almayan yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bombardımanların ilk gününden itibaren, askeri liderler, istihbarat başkanları yani devletin en üst kademesi hedef alındığında bir çöküş beklenebilirdi. İktidarın bölgelere ayrılarak parçalanması yönünde bir strateji vardı ve benzer durumlarda birçok devlet hızla çökmüştür. Ancak burada bu gerçekleşmedi.
Sorun şu ki, ABD emperyalizmi ile İran rejimi arasında bir seçim yapmak mümkün değildir; esas olan halktır. Ve Kürt hareketi de tam olarak bunu savunmaktadır. Bence İran’daki Kürtlerin çıkarı, halktan yana olmaktır; İran devleti içinde, etnik köken, din vb. ayrımlardan bağımsız olarak hakları savunmaktır.
Ancak gerçek şu ki bugün sürecin nasıl sonuçlanacağını kimse kesin olarak bilmese de, İran’ın belirli ölçüde İsrail ve ABD’ye karşı direnç gösterdiğini söyleyebiliriz. Çünkü varlığını sürdürmesi bile başlı başına bir başarısızlık göstergesidir karşı taraf açısından.
Bu durum artık eskisi gibi 24 saat içinde sorun çözebilen bir güç olmadıklarını gösteriyor. Daha önce İran’da Muhammed Musaddık’ın devrilmesi gibi örnekler vardı; o dönem kapanmıştır. Bugün halkların meşruiyeti daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmakta ve aynı zamanda, tüm askeri, ekonomik ve finansal güçlerine rağmen, emperyalist güçlerin sınırları da görünür hale gelmektedir. Askeri olarak yenebilirler, ancak siyasi ve ideolojik olarak kazanamazlar. Ben buna inanıyorum. İki bin yıldan fazla önce yaşamış büyük bir Çinli stratejist şöyle demişti: “Savaşmak için düşmanını tanıman gerekir.” Bence ABD İran meselesinde aslında rakibini tam olarak tanımadığını ortaya koymuş oldu.
NILS ANDERSSON KİMDİR?
91 yaşındaki Nils Andersson İsveç asıllı İsviçre–Fransız teorisyen, yazar, editör ve politik aktivisttir. Uzun yıllardır sömürgecilik karşıtlığı, barış, uluslararası dayanışma ve özgürlük mücadeleleri üzerine çalışan Andersson, 1950’lerden itibaren entelektüel ve politik yayıncılık ile aktif olarak ilgileniyor. 1958’de İsviçre’de La Cité Éditeur yayınevini kurarak baskı altındaki eserleri yayımlamış, Cezayir ve Vietnam bağımsızlık mücadeleleri gibi anti-sömürgeci hareketlere verdiği destek ve Mao Zedong’un düşüncelerini içeren yayınları nedeniyle 1966’da İsviçre’den sınır dışı edildi.
Fransa’da yaşamını sürdüren Andersson, Attac, Helsinki Komitesi ve çeşitli insan hakları örgütleriyle ilişkili çalışmalara katılmış, uluslararası adalet, Birleşmiş Milletler eleştirileri ve sömürgecilik sonrası politikalar üzerine kitaplar yazmış ya da editörlük yapmıştır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu kitabının Fransızca baskısına önsöz de yazan Andersson, özellikle sömürgecilik karşıtı duruşu ve demokratik siyasete dair analizleriyle de tanınmaktadır.