GÖRÜNTÜLÜ

Thomas Portes’dan Fransa ve Avrupa’ya: Sessizlik suç ortaklığıdır, harekete geçin!

Rojava’ya saldırılara uluslararası toplumun sessizliğinin kabul edilemez olduğunu kaydeden Thomas Portes, “Avrupa ve dünya, Kürt halkının yanında durmalı, bizleri DAİŞ’e karşı koruyanlara ihanet edemeyiz. Rojava’yı korumak için harekete geçilmeli" dedi.

THOMAS PORTES

Türk devleti destekli Suriye Geçiş Hükümeti çetelerinin Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi bölgesine yönelik işgal saldırılarına, Kürt halkının dostlarından tepkiler gelmeye devam ediyor. Bu saldırılar, sadece bölgedeki halkın güvenliğini tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda on yıldır inşa edilen demokratik, eşitlikçi ve özgürleştirici yönetim modeline yönelik ciddi bir saldırı olarak değerlendiriliyor. Uluslararası kamuoyu sessizliğini korurken, Avrupa ve dünya çapındaki sivil toplum kuruluşları ve aktivistler, Rojava’da yaşanan gelişmelere dikkat çekmek ve Kürt halkına destek vermek için çeşitli girişimlerde bulunuyor.

Geçtiğimiz günlerde, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un harekete geçmesi için bir mektup yazan Fransız parlamenterler arasında yer alan Boyun Eğmeyen Fransa (France Insoumise) Milletvekili Thomas Portes, yaşanan gelişmeleri ANF’ye değerlendirdi.


‘YAŞANANLAR AÇIK BİR KATLİAM’

Türk devleti destekli Suriye geçiş hükümetine bağlı çete gruplarının Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik gerçekleştirdikleri saldırılar ve sivil katliamlarla başlamak istiyorum. Bu saldırıları yakından takip eden birisi olarak, yaşanan bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halep’teki Kürt mahallelerinden gelen görüntüler karşısında son derece sarsıldık. Zira bu saldırılar, SDG ve Suriye geçiş hükümeti arasında, geçen yıl 10 Mart’ta imzalanan ve hâlâ müzakere aşamasında olan anlaşmanın uygulanmasına ilişkin görüşmelerin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

Ve bir kez daha gördüğümüz — ve aylardır kınadığımız — şey, Türkiye’nin bir saldırı gerçekleştirilmesi için yaptığı müdahale ve baskıdır. Bu saldırılar yalnızca Halep’teki Kürtlere yönelik değildi; nitekim son günlerde bunun nasıl geliştiğini gördük. Her şey Halep’te başladı ve bugün neredeyse Kobané’ye kadar ulaştı. Bu katliamlar kesinlikle dehşet verici. Sivillerin katledilmesi görüntülerini gördük, yerlerinden edilen insanlar var; yaklaşık 150 bin kişiden söz ediliyor.

Bugün size konuştuğum anda bile Kürtlerin Halep’teki mahallelere geri dönüp dönemediğini bilmiyorum. Kaybolan, tutuklanan insanlara dair ciddi soru işaretleri var. Dolayısıyla bunlar, hem Suriye ordusu tarafından hem de Beşar Esad’ın düşüşünün ertesi günü yeni Suriye yönetimi tarafından az ya da çok resmî biçimde bünyesine katılan cihatçı milisler tarafından işlenmiş son derece korkunç katliamlardır. Bugün bu güçler yalnızca SDG’ye karşı değil, tüm Kürt halkına karşı ölümüne bir savaş yürütmekte. Bizim için bu durum son derece endişe verici.

‘AMAÇ ROJAVA SİSTEMİNİ ORTADAN KALDIRMAK’

Halep’teki Kürt mahalleriyle başlayan bu işgal saldırıları bugün artık bütün özerk bölgeyi tehdit edecek bir boyuta ulaştı. Yani bu katliam ve işgal saldırılarının Halep’teki Kürt mahalleriyle sınırlı olmadığı ortaya çıktı. Bu cihatçı grupların temel amacı, özerk yönetimin demokratik ve eşitlikçi yapısını yok etmek ve Kuzey ve Doğu Suriye’deki tüm özerk bölgeleri kontrol altına almak. Bölgeyi yakından bilen birisi olarak, yaşanan bu gelişmeleri nasıl okuyorsunuz?

Yeni Suriye yönetiminin amacı, Suriye’nin kuzeyi ve doğusundaki özerk yönetimi ortadan kaldırmak, SDG tarafından yaklaşık on yıldır inşa edilen yapıya son vermek. Eğer bu önceden planlanmış olmasaydı, çatışmalar büyük olasılıkla Halep’ten sonra dururdu. Ancak durmadılar; aksine son derece organize bir şekilde devam ettiler. Suriye ordusu doğrudan harekete geçti. Deyrizor, Tabka ve Rakka’dan kuzeye doğru ilerleyen araç ve birlik hareketleri gördük. Dolayısıyla tüm bunların önceden planlandığını, hazırlandığını ve hem Suriye hem Türkiye tarafından belirlenen ve bugün Amerika Birleşik Devletleri tarafından onaylanan bir plana göre yürütüldüğünü görüyoruz.

Yeni Suriye yönetiminin hiçbir operasyonu Amerikan yönetiminin onayı olmadan mümkün değildir. Şunu hatırlatmak gerekir: Kürtler, DEAŞ’a karşı mücadelede en ön saflarda yer aldılar ve ABD tarafından desteklenen ve silahlandırılan bir koalisyonun parçası olarak savaştılar. Bugün ise bir tür ihanet söz konusu. Asıl korkunç olan da budur. Nitekim Türkiye’nin ulusal güvenliği bahanesiyle, şehirde güvenliği sağlamayan silahlı unsurlar bulunduğu iddiasıyla Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırı, gerçekte son on yıldır Rojava’da gelişen ve dünya genelinde milyonlarca insana ilham veren Kürt modeline son vermeyi amaçlayan çok daha geniş kapsamlı bir askeri saldırının habercisiydi.

‘İŞGAL SALDIRILARI AVRUPA İÇİN DE TEHDİT’

Sizde belirttiniz, Kürtler DAİŞ’e karşı verilen mücadelede en ağır bedeli ödeyen güç oldu. Onların mücadelesi sayesinde, o topraklarda DAİŞ’in askeri varlığının sonu getirildi. Bugün, Rojava cezaevlerinde 56’dan fazla milletten on binden fazla DAİŞ çetesi bulunmakta. Olası bir işgal bu cihatçıların serbest kalması anlamına geliyor. Kaldı ki dün yayınlanan görüntüler bazı cihatçıların serbest bırakıldığını doğruladı. Bu durum bugün bu işgal saldırılarına sessiz kalan Avrupa için de bir tehdit arz etmiyor mu?

Evet kesinlikle. Öncelikle, son derece endişeliyiz. Çünkü birkaç gündür, Suriye Ulusal Ordusu’nun — ve bu, iki taraf arasında imzalanan anlaşmanın bir maddesidir — özellikle DEAŞ mahkumlarının ve ailelerinin tutulduğu hapishaneler üzerinde kontrolü yeniden ele alacağını görüyoruz. Ben de bizzat Suriye’deki Al-Hol kampını ziyaret etme fırsatı buldum; burada özellikle yabancı uyruklu cihatçılar, aralarında Fransız cihatçılar da bulunuyordu.

Fransa, bu sorumlulukları hiçbir zaman üstlenmedi ve bu kişileri Paris’e ya da Fransa’ya geri getirmedi; oysa bunu yapması gerekirdi. Bugün bu durum, sadece doğrudan tehdit altında olan Kürt halkının güvenliğini değil, Fransa’nın güvenliğini de etkiliyor. Fransa, 13 Kasım saldırılarında ağır bedel ödedi; bu operasyonlar DAİŞ tarafından organize edilmiş ve ülke topraklarına yönelik planlanmıştı. Neyse ki, Kürtler DEAŞ’a karşı mücadelede ön saflardaydı.

Ayrıca, Kürt savaşçıların cesaretini övmek için televizyon programlarını dolaşan tüm politikacıları da unutamam; özellikle ölümüne savaşan kadın birimler örnek gösterilebilir. Benim için çok duygusal bir an da Kobané’deki şehitler mezarlığını, şehrin kurtuluşunun onuncu yıldönümü vesilesiyle ziyaret etmek oldu. Bugün, Kürt halkına karşı bir dayanışmamız olmalı. Bu saldırıları, DAİŞ ile bağlantılı ya da karşı olan cihatçı grupları da içeren karma yapıya sahip Suriye Ulusal Ordusu yürütüyor ve bunlar bugün bazı hapishaneleri kontrolünü ele geçirdi.

Şu anda yüzlerce, hatta binlerce cihatçı özgür; bunların arasında Avrupa’dan gelenler de var. Fransa’nın da sorumluluğu var: yıllardır, Kürtlerin de talebi olmasına rağmen, bu cihatçıları geri getirebilir ve yargılayabilir, böylece serbest bırakılmalarını engelleyebilirdi. Bugün görülenler, Kürt halkının güvenliği için, Suriye halkının güvenliği için ve Avrupa’nın güvenliği için bir tehdit oluşturuyor.

‘MACRON’UN AÇIKLAMALARI YETERLİ DEĞİL’

Siz, milletvekili meslektaşınızla birlikte Cumhurbaşkanı Macron’a bir mektup yazarak, hareket geçme çağrısında bulundunuz. Macron’un bazı açıklamaları oldu sizce bu yeterli mi?  

Hayır, bu elbette yeterli değil. Emmanuel Macron, bu diplomasi tarzına alışkın — maalesef Filistin halkında gördüğümüz gibi: çok sayıda kamuoyu açıklaması, basın bülteni, tweet ve telefon görüşmesi, ama son haftalarda, aylarda ve yıllarda, Kürt halkının haklarının korunmasını sağlamak için Fransa’nın somut bir adım attığını görmedik.

Fransa, geçen pazar imzalanan ve iki gün sonra ihlal edilen anlaşmaya nasıl etki etti? Suriye Cumhurbaşkanının, SDG ile yapılan anlaşmayı ihlal eden ilk kararları alması ve Fransa’nın hiçbir şey yapmaması kabul edilemez. Biz, Meclisteki grup başkanım Mathilde Panot, Yeşiller grubu ve Komünist grup aracılığıyla Cumhurbaşkanını, somut önlemler alınması için uyarmak istedik. Talep ettiklerimiz: uluslararası gözlemcilerin sahaya gidip işlenen ihlalleri belgelemesi, insani yardımın çok hızlı bir şekilde ulaştırılması ve özellikle kalıcı ve kesin bir ateşkesin sağlanması. Çünkü konuştuğumuz şu anda bile sahada hala çatışmalar devam ediyor; gerçek bir ateşkes yok, Suriye ordusunun saldırıları SDG ve Özerk yönetim temsilcilerini hedef almaya devam ediyor.

Fransa, barış için adım atmalı; aynı zamanda Kürt halkının özgünlüğü tanınmalı ve hakları anayasa da güvence altına alınmalıdır. Suriye geçici Cumhurbaşkanının açıkladığı kararname yeterli değildir. El Şara kimse tarafından seçilmeyen bir geçici cumhurbaşkanından çıkmıştır ve önümüzdeki haftalarda veya aylarda seçilecek yeni bir başkan tarafından iptal edilebilir. Özerk yönetim temsilcilerinin talebi, haklarının yeni Suriye Anayasası’na dahil edilmesi ve Rojava’da on yıldır uygulanan demokratik siyasi deneyimin tanınmasıdır. Rojava deneyimi işliyordu ve tekrar vurguluyorum, dünya genelindeki kadın ve erkek politik aktivistlere ilham veriyordu.

‘KÜRTLERİN PARİS DAVET EDİLMEMESİ KABUL EDİLEMEZ’

Halep’teki Kürt mahallelerine dönük saldırılar, Paris’te yapılan toplantının ardından gerçekleşti. Burada neler üzerinde anlaşıldığı tam bilinmese de, işgal saldırılarının bu toplantıdan sonra gelmesi dikkat çekiyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu toplantıda tam olarak ne konuşulduğunu bilmiyorum, ama üzüldüğüm şey şu: Fransa, yeni Suriye cumhurbaşkanını Paris’te ağırladığında, özerk yönetimi davet etmedi. Onlar hâlâ ikili görüşmelerde veya küçük, kapalı salonlarda ağırlanıyorlar. Oysa talep edilen, eşit müzakere seviyesinde yer almalarıydı. Çünkü eğer tüm tarafların imzaladığı bir anlaşma varsa, tüm taraflar tüm toplantılarda hazır bulunmalıdır.

Ve ihanetten bahsettiğimde şunu kastediyorum: Aylar süren, kusursuz olmasa da bir tartışma sürecimiz vardı. SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu ve diğer bazı konular üzerinde çözüm noktaları vardı; yani bir tartışma süreci mevcuttu.

Fransa ve ABD tartışmaların mümkün olduğunu gösterirken, bu güçler — özellikle ABD — Suriye’nin askerî harekâtına onay verdi. Yani bir yandan tartışmanın mümkün olduğunu gösterdiler, diğer yandan Suriye ordusunun saldırısını perde arkasında hazırladılar. Bu durum ne yazık ki sadece Suriye meselesini aşmaktadır; çünkü bugün Suriye topraklarında yaşananlarda Türkiye’nin de ciddi şekilde etkisi vardır. Çünkü ayrıca ateşkes, PKK’nin kendini feshetmesi ve Türkiye’deki Kürt halkıyla barış süreci meselesi de söz konusu.

Erdoğan tüm cephelerde oynuyor ve temel hedefi, hangi ülkede olursa olsun Kürt halkına hiçbir zafer veya hak tanımamak.

‘SESSİZLİK SUÇ ORTAKLIĞIDIR’

Suriye’de Kürt halkına yapılan tüm saldırılara rağmen, Avrupa’da ve AB kurumlarında derin bir sessizlik gözlemliyoruz. Bu sessizliği nasıl yorumluyorsunuz?

Bu sessizlik hem suç ortaklığıdır hem de uluslararası topluluk açısından utanç vericidir, diye düşünüyorum. Kürtler DAİŞ’e karşı savaştığında, hemen herkes, siyasi rengi fark etmeksizin — sağ veya sol — Kürtleri övdü, onları kahraman ilan etti ve DAİŞ’e karşı ön saflarda verdikleri mücadele için onlara saygı gösterdi. Ve bugün, bu halk yeniden saldırılara maruz kaldığında sessiz kalıyorlar.

Kürt savaşçılar ve uluslararası koalisyon sayesinde DAİŞ’i yenmeyi başarmıştık. Ve bugün, on yıl öncesine dönme riskiyle karşı karşıyayız. Avrupa Birliği Başkanı tek kelime bile etmiyor.

Fransız Cumhurbaşkanı ise sadece Suriye Cumhurbaşkanıyla görüştüğünü, görüşmelerin sürdüğünü ve her şeyin gözetileceğini söylüyor. Halep’e yapılan ilk saldırılar konusunda birleşik bir kınama olmadı. Bu yüzden Macron’u uyardık: artık sessiz kalmayı bırakmalı ve sert bir şekilde kınamalıdır.

Bugün mevcut diplomatik politika, meselelerin ağırlığına uygun değildir. Bu sessizlik bize utanç veriyor. Bu nedenle biz, parlamenterler olarak, siyasi sorumluluk taşıyoruz: medyada sesimizi duyurmak, işleri net şekilde ifade etmek, Kürt halkını terk etmemek ve bu halkın belki de her zamankinden daha fazla uluslararası desteğe ve dayanışmaya ihtiyaç duyduğu bu dönemde gözlerimizi başka yere çevirmemek.

‘ROJAVA MODELİ TÜRKİYE’Yİ RAHATSIZ EDİYOR’

Daha önce Rojava’yı ziyaret etmiştiniz ve oradaki inşa edilen sistemi yerinde gözlemlemiştiniz.  Az önce de bu saldırıların temel amacının Rojava’daki sistemin yok edilmek olduğunu belirttiniz. Peki, Suriye’nin geleceği açısından büyük bir öneme sahip olan bu sistem neden yok edilmek isteniyor?

Evet, Rojava’yı ziyaret etme şansım oldu ve bu, unutamayacağım bir deneyimdi çünkü oldukça özel bir yolculuktu. Qamishlo’ya, Rakka’ya ve Kobané’ye gittim, SDG komutanlığı ve YPG birlikleriyle görüştüm ve farklı yönetim sistemlerini gözlemleme fırsatı buldum. Bu sistem demokratik, özgürleştirici ve kadın-erkek eşitliğini öncelik haline getiren bir sistemdir; ayrıca ekonomik açıdan son derece zor bir durumda olmasına rağmen, ekolojik dönüşüm gibi konuları da ele alıyor; normalde öncelik olmayacağını düşünebilirsiniz.

Buna ek olarak, bu sistem tüm dini ve mezhebi gruplara alan tanıyor. Kadın ve erkek arasında, köken, ten rengi veya din fark etmeksizin ayrım yok. Herkes eşit bir konumda yer alıyor.

Ve bu sistem, bugün Suriye yönetimini ve doğrudan destekçisi olan Türkiye yönetimini rahatsız ediyor; çünkü Türkiye bu tür bir toplum modeline sahip değil. Amaç, bu modelin başka yerlerde örnek teşkil etmemesini sağlamak, yani bu örneğin bütün bölgede yayılmamasını garantilemek. Bu yüzden bu sistemin yok edilmesi hedefleniyor.

Bu işgal saldırılarında ekonomik çıkarlar da işin içinde. Petrol sahalarının yeniden kontrol altına alınması ve doğal kaynakların yönetimi de Suriye hükümetinin finansal bir hedefidir. Ancak bence asıl motivasyon, Suriye sınırlarını aşan, onlarca binlerce politikacı ve aktivisti etkilemiş, halen etkilemeye devam eden bu sistemi yok etmek. Bu insanlar, savaşın neredeyse sürekli olduğu, yıllardır ambargo ve yaptırımlar altında kalan bir ülkede, olağanüstü bir model inşa etmeyi başardılar ve demokratik bir süreci sürdürdüler. İşte bu, Suriye yönetimini son derece rahatsız ediyor.

‘KÜRTLERİ KORUMAK GİBİ BİR SORUMLULUĞUMUZ VAR’

Son olarak, Fransız kamuoyuna veya uluslararası kamuoyuna iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Öncelikle Kürt halkına yalnız olmadıklarını söylemek isterim. Batılı ve Avrupalı liderlerin sessizliğinin ötesinde, sokaklarda, farklı şehirlerde yüzlerce, hatta binlerce insan harekete geçiyor. Ben de Paris’te, cumartesi günü, Place de la République’de düzenlenen ve binlerce kişinin katıldığı bir gösteride bulundum.

O dönemde Kürt savaşçıların cesaretini öven herkese, bugün onlarla dayanışma içinde olmanın hem ahlaki bir görev hem de siyasi bir sorumluluk olduğunu hatırlatmak isterim. Bu insanlar hayatlarını ortaya koydular. On binlerce Kürt, DAİŞ’E karşı savaşmak ve dünyanın dört bir yanındaki terör operasyonlarını gerçekleştiren bu örgütü yenmek için hayatını kaybetti. Bugün onları terk etmemek, gözlerimizi başka yöne çevirmemek ve harekete geçmek zorundayız.

Biz Avrupalılar ve Fransızlar olarak yapabileceğimiz şey, bu konuyu konuşmaya devam etmek, saldırıları kınamak, halkı uyarmak ve Rojava modeli ile Kürt halkının yaşamasını, ilham verici bu sistemin hayatta kalmasını sağlamak olmalı. Suriye Ulusal Ordusu’nun saldırılarıyla bu sistem yok edilmeye çalışılırken, Türkiye’nin amacı Kürt halkına her yerde — Irak, İran, Suriye veya Türkiye’de — saldırmak ve onları baskı altında tutmaktır.