Türk medyasının seküler DAİŞ’lileri

Türk devleti, DAİŞ ve HTŞ’li çetelerin Kürtlere yönelik saldırıları, Türk medyasının yanı sıra bazı gazeteci ve ‘aydınlar’ın da ne denli ırkçı yaklaşımlar içinde olduğunu gözler önüne serdi.

ROJAVA'YA SALDIRILAR

Türk devleti, DAİŞ ve HTŞ’li çeteleri tarafından Kuzey Doğu Suriye'ye başlatılan saldırılar ikinci haftasını geride bıraktı. Kürt halkının tüm Kürdistan’da ve dünyada ayağa kalktığı, eylemlerle Rojava direnişine sahip çıktığı bu süreçte, Türkiye’de özellikle kendilerini aydın ve muhalif olarak tanımlayan birçok kesimin Kürtlere karşı HTŞ’yi ve DAİŞ artıklarını desteklemeleri tepkilere yol açtı.

6 Ocak’ta Halep’in Şexmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine yönelik HTŞ ve Türk devletine bağlı çetelerin başlattığı saldırılar, bugün Kobanê’ye yönelmiş durumda. Saldırılar sırasında Suriye’de bulunan Uluslararası Kooalisyon Güçleri’nin, ABD ve Avrupa’nın HTŞ’ye olan desteği ise, başlatılan katliam saldırılarının Kürtlere yönelik yeni bir komplo süreci olarak yorumlandı.

Dört parça Kürdistan’da ve Kürt halkının olduğu her yerde eylemlerin artması, Kürtlerin sınırları aşarak direnişe katılmak için Rojava’ya geçmeye başlamasıyla birlikte Rojava direnişi farklı bir boyuta ulaştı. Kürt halkının yeni bir uluslararası soykırım tehdidiyle karşı karşıya olduğu daha net biçimde ortaya çıktı.

Bu süreçte özellikle Türkiye’de kendilerini muhalif olarak tanımlayan, AKP karşıtlığı yapan ve ‘aydın’ kimliğiyle öne çıkan kesim, Kürtlerin karşısında HTŞ’yi ve DAİŞ’i savunur hale geldi. Çetecilere yönelik bu sahiplenme, Türkiye’de Kürtlere karşı var olan ırkçı yaklaşımların daha açık biçimde ortaya çıkmasını sağladı. Bu tutumun ise ağırlıklı olarak daha çok gazeteciler üzerinden dile getirildiği görüldü.

SEKÜLER DAİŞ’LİLER

Kendilerini aydın ve seküler olarak tanımlayan, bugün ise DAİŞ yöntemlerini açık bir dille savunanların başında gazeteci Bahar Feyzan geliyor. Feyzan, özellikle HTŞ ve bağlı çetelerin Halep’te Önder Apo’nun resimlerini yırttığı görüntüleri paylaşarak ‘DEM’liler yasta’ şeklinde tweetler atmasıyla başladığı DAİŞ yanlısı açıklamalarını giderek daha da ileri taşıdı. Kürt devleti yerine HTŞ’yi tercih ettiğini söyleyen tweetler atan Feyzan’ın bu paylaşımları tepkiyle karşılansa da Feyzan paylaşımlarına devam etti.

Bir diğer ‘seküler aydın’ ise, kendisini aydın bir Müslüman olarak tanımlayan Cemil Kılıç oldu. AKP karşıtlığı ile tanınan Kılıç, DSG’nin karşısında açık bir dille HTŞ’yi savundu ve bunu, ‘Dış politika bir AKP sorunu değil, milli meseledir’ gibi sözlerle gerekçelendirdi.

Gazeteci Murat Ağırel ise sürecin başından itibaren açık bir dille süreç karşıtı olduğunu belirterek, Kürtlere yönelik saldırıların devamını isteyen bir tutum benimsedi. Bir yandan Türkiye’de çete oluşumlarına karşı çıktığını ifade ederken, diğer yandan Kürtlerin yerine bu yapıların sahada yer almasını savunan bir çizgide durdu.

Yine bir gazeteci olan Nevzat Çiçek, yaşanılanları çarpıtarak yaptığı açıklamalarla, özellikle Türkiye’de HTŞ ve DAİŞ’e yakınlık gösteren kesimin içinde yer aldı. Çiçek, ağırlıklı olarak QSD ve Mazlum Abdi’yi hedef alan açıklamalarda bulundu.

Levent Gültekin ise ilk günden itibaren Kürtlere akıl veren bir yerden yaklaşarak, Kürt halkı ile Kürdistan Özgürlük Hareketi ve QSD arasında bir karşıtlık yaratma çabası içine girdi. Gültekin, özellikle DEM Parti’yi ve Bakur’da yaşayan Kürt halkını hedef alan konuşmalar yaptı.

Ayşe Hür, sürecin başından itibaren Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Önder Apo karşıtı paylaşımlarını sıklaştırmaya başladı. Hür’ün Kürt düşmanlığı öyle bir noktaya ulaştı ki, kendisine yazılmayan sanal medya yorumlarına dahi cevap verir hale geldi.

Bir diğer ‘aydın’ ise Yıldıray Oğur. Oğur, Halep direnişi için hendek benzetmesi yaparak bunun sorumlusunun Kürdistan Özgürlük Hareketi olduğunu ileri sürdü ve Kürt halkı ile Özgürlük Hareketi arasında bir karşıtlık varmış gibi göstermeye çalıştı. Oğur, halen sanki HTŞ ve DAİŞ çeteleri saldırmamış gibi QSD’yi ve Özgürlük Hareketi’ni sorumlu tutan açıklamalar yapmayı sürdürüyor.

Akşam gazetesi yazarı Emin Pazarcı da DEM Parti’yi ve Kürt halkının haklarını savunan milletvekillerini hedef alan tweetler atarak açık bir Kürt düşmanlığı sergiledi.

‘MEDYANIN DİLİNİN DEĞİŞİMİNİ ‘BİRDENBİRE’ OKUMAK YÜZEYSEL OLUR’

Bu ve benzeri kişi ile basın kuruluşlarının HTŞ’ye övgüler dizen, Kürtleri hedef gösteren açıklamaları, özellikle Colani’nin Kürtlere saldırma kararı aldığı günlerde başladı. DEM Partili Necdet İpekyüz, yaşananları Türkiye’de ana akım medya ve basının güvenlik politikalarına bağlılığı olarak değerlendirdi.

Özellikle Türk basınında yaşananları sorduğumuz Necdet İpekyüz, şunları söyledi: “Suriye’de yaşananları ‘uzak bir dış mesele’ gibi ele almak hem Türkiye’nin siyasal gerçekliği hem de toplumsal barışı açısından ciddi bir yanılgıdır. Çünkü Suriye sahasında olup bitenler yalnızca sınırın ötesinde kalmaz; Türkiye’deki medya dili, siyasal iklim ve birlikte yaşama kapasitesi üzerinden doğrudan içeriye taşar.

Türkiye’de bazı medya organlarının HTŞ’ye yönelik söylemini ‘birdenbire’ değişmiş gibi okumak yüzeysel olur. Burada esas mesele, ani bir yön değişikliğinden çok, dış politikadaki taktik hamlelerin medyada eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden yeniden üretilmesidir. Sahadaki bir aktörün fiilen muhatap alınması, onu meşrulaştırmak ya da övgüyle sunmak anlamına gelmez. Ne var ki medya dili bu ayrımı çoğu zaman kaybediyor. Muhataplık ile meşruiyet, analiz ile propaganda birbirine karıştığında sahadaki şiddet görünmezleşiyor; gelecekte hesap verilebilirlik de ortadan kalkıyor.”

‘TÜRKİYE’DE MEDYA GÜVENLİK MERKEZLİ DEVLET ANLATISINA BAĞIMLI’

Ana akımın güvenlik merkezli bir devlet anlatısına bağımlı olduğunu dile getiren İpekyüz, şöyle devam etti: “Bu durum, Türkiye’de ana akım medyanın uzun süredir güvenlik merkezli devlet anlatısına aşırı bağımlı olmasının bir sonucu olarak okunabilir. Güvenlik perspektifi mutlaklaştığında, geçmişte işlenmiş insan hakları ihlalleri, sivillere yönelik şiddet ya da ideolojik arka plan tali, hatta önemsiz ayrıntılar gibi sunulabiliyor. Böylece medya, çatışma ortamında insan haklarını merkeze alan mesafesini yitiriyor ve habercilikten çok, siyasal bir söylem üretimine evriliyor.

Benzer bir sorun, görüntüler ve kanıtlar ortadayken DAİŞ ve benzeri yapıları savunan, açık dezenformasyon içeren yayınlarda da görülüyor. Çatışma dönemlerinde dezenformasyon bir istisna değil, çoğu zaman bilinçli bir araçtır. Doğrulama yerine taraf üretildiğinde, inkar mümkün hale gelir. Bu inkar, zamanla kimlik üzerinden tehdit inşa eden bir dile dönüşür. Kürt kimliğinin sistematik biçimde ‘şiddet’ ve ‘tehdit’ kavramlarıyla yan yana getirilmesi, yalnızca Kürtlere zarar vermez; hukuk devletini, ifade özgürlüğünü ve ortak yaşam fikrini de aşındırır. Toplum ‘makbul’ ve ‘şüpheli’ vatandaşlar diye ayrılmaya başlandığında, mesele artık sadece medya etiği değil, derin bir toplumsal yaradır.”

‘MEDYA SAVAŞ DİLİ ÜRETMEYE DEVAM EDERSE BARIŞ SÜRDÜRÜLEMEZ’

Barışın konuşulduğu bir dönemde medyanın savaş dilini sürdürmesinin ağır sonuçları olacağını belirten İpekyüz, bu dille barışın sürdürülemez hale geleceğine dikkat çekerek şunları söyledi: “Barış yalnızca müzakere masalarında ilerlemez; toplumun ruh halinde, duygularında ve algılarında inşa edilir. Medya korkuyu büyüttüğünde, topluma barışı taşıyacak bir zemin bırakmaz. Silahların susması barış için yeterli değildir; insanların birbirine güvenebilmesi gerekir. Medya dili savaş üretmeye devam ediyorsa, en iyi ihtimalle barış kırılgan kalır ve çoğu zaman da sürdürülemez.

Gazetecilik, hakikati aktarma ve insan onurunu koruma sorumluluğu üzerine kuruludur. Sahadan gelen vahşet görüntülerine, açık insan hakları ihlallerine sessiz kalmak; dahası bunları stratejik bir ‘başarı’ olarak sunmak, evrensel basın ilkeleriyle bağdaşmaz. Şiddeti meşrulaştıran, ihlalleri görünmez kılan bir dil, gazetecilik değil propaganda üretir.

Böyle bir medya düzeni barışa hizmet etmez; yeni çatışmaların toplumsal zeminini hazırlar. Burada mesele yalnızca neyin söylendiği değil, neyin bilinçli olarak söylenmediğidir. Barış da tam bu sessizliklerin içinde kaybolur.”