GÖRÜNTÜLÜ

Türkiye’de emniyet bir suç örgütüne dönüştü

Türkiye’de artış gösteren polis suçlarına dair konuşan Avukat Yasemin Soydan, “Kamuoyu desteği, kolluğa bu şekilde davranma hakkı sağlıyor. Kamuoyu tarafından dışlanmıyor, tam tersine orada uyguladığı güvenlik politikaları meşru görülüyor” dedi.

YASEMİN SOYDAN

Türkiye, özellikle AKP iktidarı döneminde çetelerin her istediğini yaptığı bir ülke haline geldi. İrili ufaklı binlerce çete, devletle bağlantılar kurarak halk üzerinde baskı kurmaya ve devlet içerisinde kendi çıkarları için çalışmaya devam ediyor.

Bir çete cumhuriyetine dönüşen Türkiye’de, çeteler dışında kalan ve ülkenin en büyük suç örgütüne dönüşen bir yapı daha mevcut: Emniyet teşkilatı. Türk emniyet teşkilatı içerisinde işlenen suçlar, çetelerin işlediği suçlardan daha fazla olmaya başladı. Uzun süre özel savaş stratejisi kapsamında Kürdistan’da uyuşturucu, fuhuş, cinayet gibi suçlar işleyen emniyet mensupları, artık Türkiye’nin her yerinde ve her kategoride suç işler hale geldi.

Başta Kürdistan olmak üzere Türkiye’nin her yerinde, Kürtler ve muhaliflere yönelik işledikleri suçlara karşın cezasızlıkla ödüllendirilen emniyet mensupları, buradan aldıkları güçle her türlü suçu her yerde işler hale geldi. Emniyet teşkilatı içerisinde işlenen suçlarla ilgili ne Emniyet Genel Müdürlüğü ne de İçişleri Bakanlığı bir veri açıklamadığı için tam sayı bilinmiyor olsa da, şu an Türkiye’de bulunan ve kamu personellerinin tutulduğu cezaevlerinin doluluğu, suç oranındaki artışı gözler önüne seriyor.

20 YILLIK SÜREÇTE 385 ÇOCUK KOLLUK TARAFINDAN KATLEDİLDİ


Avukat Yasemin Soydan, Xemgin Yusuf Görücü ve Mezdan Nakçi tarafından hazırlanan “Öldürülmeselerdi Arkadaşlarımız Olacaklardı – Kürt İllerinde Çocuklara Yönelik Yaşam Hakkı İhllalleri” adlı kitapta, 2000-2020 yılları arasında Kürdistan’da polis ve askerler eliyle işlenen çocuk cinayetlerine dair şu veriler yer alıyor:

2000-2020 yılları arasında savaş, savaş artıkları ve kamu gücü nedeniyle “385 çocuk öldürüldü ve 850 çocuk yaralandı.”

2000- 2005 dönemi: Kırsal alanda yoğun olan savaş ve OHAL döneminin etkisiyle mayın ve bomba gibi savaş atıkları nedeniyle çok sayıda ölüm ve yaralanma gerçekleşiyor. Bu süreçte yaşanan toplam 80 çocuğun yaşam hakkı ihlalinin 66’sı, kara mayınları ve sahipsiz patlayıcılar sonucu meydana geliyor. (Genel olarak koyunları otlatırken mayına basmaları, arazide buldukları el bombasıyla oynamaları ve tarlada buldukları patlayıcı madde ile oynamaları sonucu.)

2006-2009 dönemi: Bu yıllarda kırsal kesimden çok şehirlerde ve toplumsal gösterilerde yaşanan çocuk ölümleri var. 2000’den 2020’ye kadar uzayan dönemde zırhlı araç çarpması sonucu yaşanan ilk ölümler de bu yıllarda gerçekleşiyor. Bu süreçte dikkat çeken bir diğer husus da toplu çocuk ölümleri oluyor. Nitekim, 2006 yılında Diyarbakır'da TİT (Türk İntikam Tugayı) isimli bir grup tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırıda (Koşuyolu Katliamı) 7 çocuk, 2009 yılında ise Mardin'de köy korucuları tarafından gerçekleştirilen Bilge Köyü Katliamı’nda 7 çocuk öldürülüyor.

2010-2014 dönemi: Çözüm süreci ekseninde savaşın yoğunluğu azalsa da çocuk ölümleri bir politika olarak bu dönemde de sürüyor. Bu dönemde Türkiye tarihinin en utanç verici katliamlarından biri olan Roboski Katliamı’nda 21 çocuk öldürülüyor. 2010-2014 yıllarında çözüm girişimleri olmasına rağmen toplam 74 çocuk ölümü yaşanıyor.

2015-2016 dönemi: Bu yıllar, ihlallerin pik yaptığı ve çocukların şehirlerde doğrudan hedef alındığı bir dönem oluyor. Önceki süreçlerin aksine, ölümler daha çok ateşli silahla ve doğrudan hedef alınarak yaşanıyor. Bu dönemde 8 çocuk Cizre bodrumlarında yakılarak öldürülüyor. Sadece 2015-2016 yıllarında 136 çocuk öldürülüyor ve 199 çocuk yaralanıyor.

2017-2020 dönemi: Şehirlerdeki çatışmalı sürecin etkileri devam ederken, yoğun güvenlik politikaları da uygulanıyor. Bu nedenle zırhlı araç çarpması sonucu ölüm ve yaralanmalar en yoğun olarak bu dönemde yaşanıyor. Ayrıca savaş atıklarından dolayı şehir merkezlerinde birçok ölüm ve yaralanma oluyor. Suriye’deki askeri hareketlilikten kaynaklı, sınır illerinde de yoğun çocuk ölümleri ve yaralanmaları meydana geliyor.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şube yöneticisi Yasemin Soydan, bugün Türkiye’nin her yerinde işlenen ve adli vaka olarak kayıtlara geçen kolluk suçlarının, aslında Kürdistan’da yaşanan katliam ve saldırılar sonrası hem kamuoyu desteği hem de cezasızlık politikasının bir ürünü olduğunu dile getirdi.

‘KOLLUĞA BU GÜCÜ VEREN DURUMU TARTIŞMAK GEREK’

ANF’ye değerlendirmelerde bulunan Yasemin Soydan, şunları söyledi:

“Aslında bu yorumlama biçimini politika ve siyasetten ayırmak tabii ki mümkün değil. Kolluğa bu gücü veren durumu biraz tartışmak lazım. Bu gücü nereden alıyor, nasıl bir geçmişten alıyor, bunu irdelemek gerekiyor.

Bunu kendi yürüttüğümüz çalışmadan alacağım: Bu çalışmada 2000’den 2021 yılına kadar çocuk ölüm ve yaralanmaları ile bunun nedenleri üzerine biraz kaynakça araştırması yaparak hem veri haline getirdik hem de bu kapsamda röportajlar yaptık. Çocuk ölüm ve yaralanmaların nedenlerini araştırırken, güvenlik politikalarını da bu biraz inceledik ve her ölüm ile yaralanmaların da bu güvenlik politikalarına göre şekillendiğini görmüş olduk.

Bu süreci 2000 ve 2021 yılları arasında farklı dönemlere ayırmıştık. 2005 yılında kırsal kesimlerde süren çatışmalardan dolayı insan hakları ihlallerinin şekillendiğini gördük. O süreçte yoğun olarak kara mayınları ve patlayıcılar sonucu ölümler oldu.

2005-2014 sürecine baktığımızda, aslında o dönemin koşulları ile birlikte artan sivil toplum ağının ve insan hakları alanında araştırma yapan kişilerin yaptığı toplantılar, barış sürecine yönelik yürüttükleri tartışmalar, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ilişkin bir müdahale olduğunu gördük ve o müdahaleyle şekillenen güvenlik politikaları olduğunu gördük. Her süreç ile birlikte güvenlik politikalarının şekillendiğini gördük.

2015-2016 sürecinde de 24 saatlik sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği bir dönem yaşandı. Bu süreçte ağır silahlar, zırhlı araçlar ve özel harekat güçlerinin Kürt şehirlerine sevk edildiğini gözlemledik. Ölüm ve yaralanmaların bu şekilde şekillendiğini ve çok yoğunlaştığını gördük. 2016 sonrasında ise zırhlı araçların şehir içine dahil edildiğini ve bir asayiş gücü gibi hareket ettiklerini gördük.”

‘YASAL OLARAK BÖYLE BİR ZEMİN YARATILDI’

Kürdistan’da yaşanan ve güvenlik politikaları olarak açıklanan uygulamaların bir süre sonra tüm Türkiye’ye yayıldığını dile getiren Yasemin Soydan, sözlerine şöyle devam etti:

“Aslında buradan şu sonucu çıkardık: Kırsal alanda yoğunlaşan güvenlik politikalarının şehir içlerine de yansıyarak, bütün Kürt şehirlerinde güvenlik politikalarının kurumlaştığını gördük. Bu süreç resmi olarak OHAL olarak nitelendiriliyor. Belirli süreçleri kapsadığı iddia ediliyor; ama OHAL’in de kendi içerisinde koşulları var. Uygulanacaksa geçici olması gerekiyor, sona erdiğinde derhal sosyal yaşam alanında iyileştirmeler yapılması, gerekirse psikolojik destek sağlanması ve oradaki güvenlik politikalarının derhal şehir alanlarından uzaklaştırılması gerekiyor.

Ama her dönemde ilan edilen sokağa çıkma yasakları ya da OHAL etkilerinin sürekli devam ettirildiğini; bu durumun şehir yaşamlarında sosyal yaşama dahil olan güvenlik politikaları olarak kaldığını gördük. Yani burada aslında yasal olarak da böyle bir zemin yaratıldı: Öncelikle Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruldu ve buna yönelik kararnameler çıkarıldı, ardından 1991’de TMK’nin ilan edilmesi ve yürürlüğe girmesi gibi durumlarla, kolluğun yetkisinin bu ağırlıkta şehir içlerinde de devam ettirilmesinin yasal alanı inşa edilmeye çalışıldı. Hatta 2018 yılında Özel Harekat Şube Müdürlükleri de çeşitli Kürt şehirlerinde kuruldu.”

’35 YILLIK SÜREÇ İÇERİSİNDE KOLLUK, KATMERLEŞEN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ UYGULADI’

Özellikle Özel Harekat Şube Müdürlüklerinin şehir içi asayiş uygulaması olarak tanıtılmasına dikkat çeken Yasemin Soydan, emniyetin şehir içi asayiş tanımı ile özel harekat şubesinin tanımının farklı olduğunu belirtti. Yasemin Soydan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bunlar şehir içi asayiş olarak gösteriliyor, ama şehir içi asayişin belirli şartları var. Emniyet Genel Müdürlüğüne bağlı şehir içi asayiş ile Özel Harekat Şube Müdürlüğünün asayişi biraz farklı oluyor. Orada yasal olarak, sosyal yaşamı engellemeyecek düzeyde bir asayişin sağlanması gerekirken, tam tersine, güvenlik politikalarının yaşam alanının her yerine yerleştiğini ve kurumsallaştığını görüyoruz. Aslında bu yasal olarak da mümkün değilken, mümkünmüş gibi gösterilmeye çalışıldı ve bu alanda kolluğa geniş yetkiler verildi.

1990’dan bugüne, 35 yıllık süreçte kolluk, orada katmerleşen bir insan hakları ihlali sürecini gerçekleştirdi. Bu konuda yasadan yetki aldığını iddia ediyor, ama bu açıkça hukuka aykırıdır. İnsan hakları ve özgürlüklerini çok kısıtlayan fiiller bunlar. Hatta bu alanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Konseyi’nin birçok ihlal kararı ve bu konuda tedbir kararları da oldu. Her defasında BM’ye gönderilen raporlarda da Türkiye’ye bu politikaların sonlandırılması yönünde uyarılarda bulunuluyor.

Ancak maalesef ki, Kürt şehirlerinde güvenliği sağladığı gerekçesiyle orada kolluk baskısı ve kolluk gücü yerleştiriliyor ve bu konuda kamuoyundan da onay almış gibi gösteriliyor. Bu aslında kendini meşrulaştırmanın bir aracı haline getiriliyor. Medyaya da bu, olumlu olarak yansıtılıyor. Medyada çok az bir kesim bunu objektif olarak değerlendiriyor; ulusal medya bunu destekler nitelikte bir yaklaşım sergiliyor.

Bu 35 yıllık süreçte, Kürt şehirlerinde uygulanan bu politikalar ve güvenlik politikaları, buradan başlayıp aslında bütün Türkiye’nin her yerine yerleştirilmiş oluyor. O meşrutiyetini istisna halinden alıp bunu kural haline getiren bir yaklaşım oluyor ve kolluk da bu yetkisini kötüye kullanarak, orada güvenlik açısından bulunduğu gerekçesiyle tüm yaşam alanlarında kendi keyfi tedbirlerini, kendi keyfi baskısını oluşturmak için bir meşruluk sağlamış oluyor.”

‘YETKİYİ ERKTEN, DEVLETTEN ALMA DURUMU VAR’

Cezasızlık politikalarının bu süreci etkilediğini, ancak bunun yanında kamuoyunda da kolluğa destek oluşturulduğunu söyleyen Yasemin Soydan, kolluk hakkında bir soruşturma açılmamasının ona her şeyi yapma gücü verdiğini de belirtti. Yasemin Soydan, şöyle devam etti:

“Cezasızlık politikası bunu çok ciddi etkiliyor. 35 yıllık süreçten bahsettik ama bu çok öncesine de dayanıyor. Bu süreçte yüzlerce çocuk, yüzlerce sivil öldürüldü. Zorla kaybettirmeler, toplu katliamlar, köy boşaltılmaları gibi çok fazla hak ihlali gerçekleştirildi ve oradaki hiçbir kolluk mensubu yaptığı bu fiilden dolayı ceza almadı. Bu çok ciddi bir sonuç ortaya çıkartıyor. Binlerce vaka ve hak ihlali gerçekleşti, ama kolluk suç kapsamında cezai bir sürece maruz kalmadığında, birini öldürmek ya da birini istismar etmek gibi birçok eylem onun için hukuk nezdinde bir sonuç yaratmayacak bir noktaya geliyor.

Bu da kolluğun keyfi davranmasına ‘ne de olsa bana bir şey olmaz’ gibi bir yaklaşımla hareket etmesine neden oluyor. Kolluk yetkilileri hakkında soruşturma başlatılması için soruşturma izninin alınması da aslında bu duruma bir katkı sağlıyor. Bir kişi hak ihlaline uğradığında ve ilgili merciye başvurduğunda, kolluk hakkında soruşturma açılıp açılmayacağı tartışmalı hale geliyor.

Aslında bu cezasızlık kapsamında kolluğun yaptığı şu oluyor: Bir eylemi yapmaktan çekinmemek; istediği her şeyi yapabilme ve bu yetkiyi de yasadan almak. Yani bu yetkiyi erkten, devletten alma durumu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla birey bunun karşısında duramayacağını, bir söz söyleyemeyeceğini zaten önden kabul etmiş oluyor. Bu da kolluğun çok keyfi davranmasına neden oluyor.

Bir yerden sonra, Kürt şehirlerinden uyguladıkları politikalar ve uzun süreli uyguladıkları hak ihlalleri nedeniyle, başka yerlerde de bu eylemi sürdürmeye başlıyorlar. Bu durum kolluğa belirli tarzda hareket etme ve keyfi davranma yetkisi tanıyor ve başka yerlerde de görev yaptığında Türkiye’nin her yerine yayılmış bir politika halini alıyor. Adli vakalarda dahi kolluk, kişiyi koruyucu bir refleks yerine onun üzerine tahakküm kurma gibi bir refleks geliştirmiş oluyor.”

‘TEK BAŞINA GÜVENLİK POLİTİKASI OLARAK TANIMLAMAK YANLIŞ’

Sorunun yalnızca kolluğun tek başına bunu yapması olarak değerlendirilmeyeceğine dikkat çeken Yasemin Soydan, yaşananların bir kısmını güvenlik politikası olarak değerlendirme mantığının değişmesi gerektiğini belirterek şöyle devam etti:

“Kolluğun bunu tek başına yapması böyle bir sonuç doğurmuyor; cezasızlık politikası da tek başına sonuç doğurmuyor. Kamuoyu desteği, kolluğa bu şekilde davranma hakkı sağlıyor. Kamuoyu tarafından dışlanmıyor; tam tersine, orada uyguladığı güvenlik politikaları kamuoyu tarafından meşru görülüyor. Yani orada güvenlik için bunu yapıyor gibi bir algı oluşuyor, ancak sivil yaşama müdahalede bulunuyor ve ciddi hak ihlalleri gerçekleştiriyor. Bu kısmı da güvenlik politikası adı altında değerlendirmek samimi olmuyor; bir çeşit, kendi konumu itibariyle yorumlama oluyor.

Mesela, sokağa çıkma yasakları sürecinde özellikle medyaya yansıtılan kolluğun fiilleri çok farklı, olumlu bir şekilde yorumlandı. Duvar yazıları yazıldı, evler tahrip edildi, birçok eylem gerçekleştirildi ve bu eylemler sanki iyi bir şeymiş gibi yansıtıldı; kamuoyu da buna destek verdi. Kamuoyunun anlamadığı şey şu oluyor: Orada bir suç gerçekleştiriliyor. Buna karşı samimi bir yorumlamaya gitmezsen, bu durumda hak ve adalet tartışması da bambaşka bir noktaya geliyor. Hukukun toplum için yararlı olduğu kısmı bir tarafta kalıyor ve azınlıklara yönelik yapılan her türlü muamele hukuken geçerlidir algısı yaratılmış oluyor. Bu konuda büyük bir ödün de verilmiş oluyor. İnsan hakları ve özgürlükleri alanında, bazı insan hakları ve özgürlüklerini kabul etmek; ancak ihlaller kendi alanında dokunduğunda bunu kabul etmemek mümkün değildir. Bu, insan haklarının güvencesini de sarsan bir durum olur.

Burada yapılması gereken, bütün toplumların, bütün azınlık kesimlerin ve Türkiye’de yaşayan herkesin bu güvenlik politikalarını samimi bir şekilde irdelemesi gerekiyor.  Çünkü Kürt şehirlerine uygulanan güvenlik politikaları çok derin sorunlar barındırıyor ve hukukun güvencesinin sarsılmasının büyük bir boyutu orada gerçekleşiyor. Biz sivil toplum kuruluşları ve hukukçulara düşen de bunları hukukun amacına uygun yorumlamaktır. Yapılan hak ihlallerini doğru bir hukukçu tarifi ile yorumlamak ve bunun yasal güvenceye kavuşması gibi durumları engellemektir.”

Son on yıl içerisinde basına yansıyan ve emniyet mensuplarının işlediği, adli suç olarak kayıtlara geçen suçların kısa bir özeti ise şöyle:

POLİS TACİZLERİ

Şubat 2018: Mêrdîn’de bir kadına tecavüz eden özel harekat polisi, yargılandığı davada beraat etti.

Ekim 2018: İzmir’de polis Oğuz Kadir G., 7 yaşındaki bir çocuğa defalarca cinsel tacizde bulundu.

Şubat 2018: Zonguldak’ta bir polis memuru, 17 yaşındaki bir çocuğa defalarca cinsel tacizde bulundu.

Ekim 2018: GBT kontrolünde durdurdukları araçtan indirip polis aracına aldıkları Özbekistanlı bir kadına tecavüz eden polis memuru, amiri tarafından korundu. Konu kamuoyuna yansıyınca sadece polis memuru tutuklandı.

Haziran 2019: Riha’da gözaltına alınan kadınlar tecavüz ile tehdit edildi, cinsel tacize uğradı.

Haziran 2019: Ankara’da polisler, gözaltına aldıkları kadınlara cinsel saldırıda bulundu.

Şubat 2021: Riha’da TEM şube polisleri, gözaltına aldıkları aileyi tecavüzle tehdit etti.

Haziran 2021: Riha’da Suriyeli mültecilerin evini basan polisler, 3 kadına tecavüz etmelerine rağmen beraat etti.

Ağustos 2023: Cizîra Botan'da polis memuru Enes Aydemir, bir kadına tecavüz etti, kadına soruşturma açıldı.

Eylül 2024: Adana’da bir polis memurunun 12 yaşındaki kız çocuğunu taciz ettiği ortaya çıktı.

Eylül 2024: İstanbul’da bir eylemde gözaltına alınan kadınlar, gözaltı aracında cinsel tacize maruz kaldı.

Ocak 2024: Bir trafik polisi, sahte bir sosyal medya hesabı açarak tanıştığı kadının evine zorla girip cinsel tacizde bulundu.

Haziran 2025: Şirnex’te bir polis memuru, bir çocuk ve bir kadına cinsel saldırıda bulundu. Polis, halkın tepkisinin ardında tutuklandı.

UYUŞTURUCU

Nisan 2018: Erzîngan’da iki polis memuru, 98 kilo eroin ile yakalandı.

Aralık 2019: Bolu’da bir polis memurunun aracında 121 kilo esrar bulundu.

Ekim 2021: Ödüllü narkotik polisi, aracında 24 kilo eroin ile yakalandı.

Ekim 2022: Bartın’da bir polis memuru, aracında 460 gram esrar ile yakalandı.

Ağustos 2023: Amed’de görevli iki komiser, 19 kilo uyuşturucu ile yakalandı.

Ekim 2024: Aracında uyuşturucu madde bulunan bir polis memuru tutuklandı.

Ağustos 2024: Narkotik şube polisi, uyuşturucu madde ile yakalandı.

Mart 2025: Adana’da narkotik şube polislerinin uyuşturucu kuryeliği yaptığı ortaya çıktı.

Ağustos 2024: Dîlok'ta (Antep) iki polis memuru, 5 kilo uyuşturucu ile yakalandı.

Şubat 2025: Mûş’ta görevli iki özel harekat polisi, uyuşturucu kuryeliğinden tutuklandı.

Ocak 2025: Sêrt’te iki polis, uyuşturucu kuryeliğinden tutuklandı.

Mart 2025: Konya’da iki polis, uyuşturucu satarken yakalandı.

POLİS CİNAYETLERİ

Mart 2013: İstanbul Gaziosmanpaşa’da bir polis memuru, tartıştığı abi ve kardeşi öldürdü.

Haziran 2014: İstanbul’da bir polis memuru, tartıştığı esnafı öldürdü.

Mart 2016: Ankara’da bir polis memuru, arkadaşını öldürdü.

Nisan 2016: Adapazarı’nda bir polis memuru, tartıştığı başka bir polisi öldürdü.

Mart 2017: Amed’de Kemal Kurkut, polis tarafından öldürüldü.

Kasım 2018: Ankara’da özel harekat polisi Bekir Körkem, kendisini dolandırdığı iddiasıyla bir astsubayı öldürdü.

Aralık 2019: İzmir’de polis memuru Volkan Hicret, Hande Buse Şeker’i evinde katletti.

Şubat 2020: Mêrdîn’de polis memuru Seyfullah Çınar, eşi ve kayınvalidesini katletti.

Nisan 2020: Covid salgını döneminde sokağa çıkma yasağına uymadığı iddiasıyla Suriyeli mülteci Ali Elhemdan, polis tarafından öldürüldü.

Haziran 2012: Bursa’da yol tartışmasında özel harekat polisi Oktay Doğru, bir kişiyi öldürdü.

Ağustos 2021: Afyonkarahisar’da bir polis memuru, 4 kişiyi öldürdü.

Kasım 2021: İstanbul Kadıköy’de polis, Çetin Kaya adlı bir genci öldürdü. “Dur ihtarına uymadı” açıklaması yapıldı.

Aralık 2022: İstanbul Fatih’te bir polis memuru, tartıştığı bir kişiyi öldürdü.

Eylül 2022: Mêrdîn’de polis, bir genci öldürdü. “Dur ihtarına uymadı” açıklaması yapıldı.

Mart 2022: İstanbul’da polis memuru Hamdi Karaca, bir genci öldürdü. “Dur ihtarına uymadı” açıklaması yapıldı.

Eylül 2023: Kayseri’de bir polis memuru tartıştığı komşusunu öldürdü.

Şubat 2023: Emekli polis memuru, tartıştığı yeğenini öldürdü.

Ocak 2023: Bursa’da bir polis memuru, ailesinden 4 kişiyi öldürdü.

Aralık 2024: Bir polis memuru, yol verme tartışmasında bir mimarı öldürdü.

Kasım 2024: Adana’da bir polis memuru ayrıldığı kadını katletti.

Temmuz 2024: Kırşehir’de bir polis, bir kişiyi ailesinin gözü önünde öldürdü.

Aralık 2024: İstanbul Çekmeköy’de bir polis memuru, tartıştığı 2 kişiyi öldürdü.

Nisan 2024: Agirî'de bir polis memuru, tartıştığı başka bir polisi öldürdü.

Ağustos 2025: Şirnex'te görevli polis memuru, Denizli’de yaşayan ailesini öldürüp intihar etti.

Temmuz 2025: İstanbul Eyüp Sultan’da emekli bir polis, bir kadını katletti. Cinayet sonrasında bazı polisler, emekli polise yardım etti.

Ocak 2025: Adana’da bir polis memuru, tartıştığı ailesinden 5 kişiyi öldürdü.

Ağustos 2025: Aydın’da bir polis memuru, boşanma aşamasında olduğu kadını katletti.

Ağustos 2025: Muğla’da boşandığı polis eşiyle birlikte yaşayan kadın, evinde ölü bulundu. Polis memuru gözaltına alındı.

Haziran 2025: İstanbul Fatih’te bir polis, ev arkadaşını öldürüp intihar etti.

Şubat 2025: Sakarya’da bir polis memuru, ayrıldığı kadının babasını öldürdü.

HIRSIZLIK

Ağustos 2017: Manisa’da polisler, bir ev baskını sırasında altınları çaldı.

Ocak 2025: Adana’da bir polis memuru, emniyet deposundan mühimmat çalıp satarken yakalandı.

Mart 2023: 6 Şubat depremleri sonrasında toplanan yardımların bir kısmının, emniyet müdürü Yadigar Işık tarafından çalındığı ortaya çıktı.

6 Şubat: Yaşanan depremlerden sonra, deprem bölgesine gönderilen polislerin bazılarının evlere girerek değerli eşyaları çaldığı ortaya çıktı.

Nisan 2018: İki polis memurunun, Kılıçdaroğlu eylemlerinde hırsızlık yapan çete ile anlaştığı ortaya çıktı.