'Türkiye’nin politikaları Suriye’yi bölünmeye götürüyor'
Gazeteci yazar Mehmet Ali Çelebi, Türkiye’nin Suriye politikalarının, Suriye’de bir bölünmeyi tetikleyeceğini belirtti.
Gazeteci yazar Mehmet Ali Çelebi, Türkiye’nin Suriye politikalarının, Suriye’de bir bölünmeyi tetikleyeceğini belirtti.
Suriye’de Colani liderliğindeki HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesinin üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıl içerisinde HTŞ ile hem içindeki hem de dışındaki çeteler, Alevilere ve Dürzilere yönelik katliamlar gerçekleştirdi.
Suriye’de savaşın bittiği açıklamaları ise son dönemde yaşanan olaylarla yalanlanmış oldu. Bir yandan Suriye’de iç karışıklık sürerken, HTŞ yönetimi, ısrarlı bir biçimde SDG ile yaptığı 10 Mart Mutabakatı’nı da uygulamamak için her yolu deniyor. Özellikle Türk devletinin müdahaleleri ile HTŞ yönetimi ısrarlı bir biçimde Kürtleri ve diğer halkları yok sayan tutumunda ısrar ediyor.
HTŞ’nin Suriye’deki bir yılını ve Suriye’de yaşananları, Suriye üzerine çalışmaları ile bilinen ve kısa zaman önce ‘Rojava: Ortadoğu Rönesansı’ kitabı yayımlanan Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Çelebi ANF’ye değerlendirdi.
‘AHMET ŞARA IRAK İSLAM DEVLETİNİN BİR ARDILI’
Colani’nin ilk zamanlarda ABD’nin hapishanelerinde kalmış bir isim olduğunu belirten Çelebi, HTŞ’nin nasıl doğduğuna dair şunları söyledi:
“HTŞ ve Ahmet Şara, bütün dünya biliyor ki Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) bir ardılı, Irak-Şam İslam Devleti de Afganistan’daki Taliban yönetiminin ardılı olan El-Kaide’nin bir türevi. Dolayısıyla Irak’ta, Bağdat’ta, özellikle Felluce bölgesi ve Bağdat merkezli olarak mayalanan bir yapı. Ahmet Şara da bir süre o dönemde Şiilere ve Şii camilerine dönük saldırılarda rol aldığı için bir dönem ABD’nin o bölgede hapishanesinde kalmış bir isim.
15 Mart 2011’de Suriye’de isyan başladıktan sonra, bugün İsrail’in tampon bölge ilan ettiği Dera ve Süveyda hattında yaşananlar büyük bir kırılma yarattı. Dera’da çocukların okul duvarlarına ‘Sıra sende hey doktor’ yazıları yazmasının ardından işkence görmeleri ve öldürülmeleriyle dehşet verici fotoğraflar yayıldı. Bu gelişmeler sonrası başlayan isyan sürecinin hemen ardından IŞİD'in Suriye’ye gelmesine kadar uzanan bir süreç yaşandı. Ancak Suriye’ye gelirken de belirli bir ayrışma ortaya çıktı. Bu ayrışma aslında bir iktidar ve nüfuz alanı ayrışmasıydı.
IŞİD, küresel düzeyde, ümmetçilik ekseninde dinsel bir form ve halifelik bazlı bir yapı tahayyül ediyordu. Ahmet Şara ise daha pragmatik hareket etmeye çalışıyor. Kurmak istediği cihadist sistemin küresel olmak zorunda olmadığını; bunun topraksal, ülkesel olarak yalnızca Suriye’ye özgü biçimde kotarabileceğini söylüyor. Oradaki ayrışmada birbirine biat etme durumu söz konusu oluyor ve ayrışma kesinleşiyor. El-Nusra olarak ortaya çıkıyor.
2015’te İdlib bölgesine bir harekat düzenleniyor ve bu harekatı düzenleyen temel organizatörlere baktığımız zaman Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Türkiye gibi yapılar görülüyor. İdlib ele geçiriliyor ve İdlib, HTŞ’nin yuvası haline dönüştürülüyor; çünkü El-Nusra, HTŞ’ye dönüşüyor. Özellikle o dönemdeki MİT’in de desteğiyle bu süreç gerçekleştiriliyor.
Aynı zamanda İngiltere istihbaratının da çok önemli bir rolü oluyor. Çünkü İngiltere, tarih boyunca Afganistan’daki mücahitlerin organizasyonunda da rol almış bir ülke. Pakistan’daki Peşaver önemli bir alandır; mücahitlerin organize edilip Afganistan’a gönderildiği bir ülkedir. Neticede, aslında Türkiye’de o dönemde bir nevi Peşaver’e dönüştürülen bir yapı ortaya çıkıyor ve İngiltere ile Türkiye gibi yapılar El-Nusra’ya yatırım yapıyor.
Orada diğer yapılar baskılandıktan sonra şu gelişmeler kaydediliyor: Şam’ın Doğu Guta bölgesinde, Lübnan bölgesinde ve Foa-Keferya bölgesinde ciddi gerilimler yaşanıyor. Yine Efrin’in hemen dibinde, Halep’in kuzeyinde Nubul ve ez-Zehra adı verilen Şii bir bölge bulunuyor ve bu bölge cihadistler tarafından kuşatılmış durumda.
Orada pazarlıklar yapılıyor, Rusya, o dönemde Halep’i yoğun bir bombardımana alıyor; şehir neredeyse büyük oranda yok ediliyor. Orada kalan cihadist unsurlar ise yapılan bir anlaşma ile İdlib’e taşınıyor.”
‘ARTIK ESAD YÜK OLARAK GÖRÜLÜYORDU’
Bu sürecin, HTŞ’nin Şam’a yürümesinin zeminini de ayarladığına dikkat çeken Çelebi, HTŞ’nin Şam’ı alma süecine dair şunları söyledi:
“Aslında bu, bir nevi HTŞ’nin Halep’ten sonra Hama ve Humus üzerinden Şam’a yürümesinin de mayalanmasını oluşturuyor; çünkü o dönemde Astana süreci işletiliyor. Astana sürecinin taşıyıcı aktörleri kim? Türkiye, Rusya, İran.
Astana sürecinde ilginç olan şöyle bir durum var: El-Nusra ve HTŞ terör örgütü olarak kodlanıyor ve Rusya’nın şartlarından biri, Astana sürecinin de şartlarından biri olarak, HTŞ ve El-Nusra’nın kesinlikle İdlib’ten tasfiye edilmesi, İdlib’ten çıkarılmasıdır. Ancak Astana süreci, Suriye halkları için bir tuzağa dönüşüyor. Aynı zamanda İran için de bir tuzağa dönüşüyor, Rusya için de. Çünkü bu harekat sonrası İdlib’teki HTŞ’nin Halep’e ve ardından Şam’a yürümesiyle birlikte Rusya çok büyük bir yara alıyor.
27 Kasım 2024’e girildiğinde de şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Lübnan’da çok ciddi bir savaş var. İsrail, Eylül ayından itibaren Hizbullah içerisindeki istihbarat ağları üzerinden yıllarca biriktirdiği bilgi ve enformasyonu operasyona dönüştürüyor. Hizbullah’ı ateşkese zorluyor.
Hizbullah ile 27 Kasım’da ateşkes imzalanır imzalanmaz, HTŞ Halep harekatını başlatıyor. Bunun temel sebeplerinden biri, Hizbullah’ın ateşkes sonrasında Suriye’ye geri dönme ihtimaline duyulan korku. Ateşkes sürecinde Hizbullah’ı İsrail de bombalamıştı. Suriye’nin mekanize güçleri İsrail tarafından büyük oranda vurulmuştu. Aynı zamanda orduda ciddi bir yıpranma söz konusuydu; mali sorunlar vardı, savaşın getirdiği psikolojik travmalar yaşanıyordu. Savaşın uzaması halkı bezdirmişti. Dolayısıyla HTŞ, böyle bir ortamda harekete geçirildi. Artık Beşar Esad’ın bir yük olduğuna karar verildi. HTŞ, Şam’ı ele geçirdi.
‘ESAD KÜRTLERLE UZLAŞABİLSE BAMBAŞKA BİR SURİYE TARİHİ OKUYABİLİRDİK’
HTŞ’ye Şam’ın verilmesinin ardında bir Kürt korkusu da olduğunu belirten Çelebi, Kürtlerin Kuzey ve Doğu Suriye’de yarattıkları örgütlenmenin büyümesinden korkulduğunu ifade ederek sözlerine şöyle devam etti:
“Az önce saydığım faktörler arasında Kürt dinamiğine yönelik bir korku da vardı. Kuzey ve Doğu Suriye’de bir sistem inşa edilmişti; o dönemde Esad yönetimiyle görüşmeler yapılıyordu. Baas yönetimi ile Kuzey ve Doğu Suriye arasında anayasa, anadilin nasıl yer alacağı, Kürtlerin statüsünün ne olacağı gibi konular tartışılıyordu. Esad, o dönemde -son bir ay kala dahi-Kürtlerin haklarını verme, Kürtleri eşit olarak kabul etme, Arapça ve Kürtçeye eşit statü tanıma; Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtlerle birlikte yaşayan Ermenilerin, Süryanilerin, Nasturilerin, Keldanilerin ve diğer halkların haklarını eşit biçimde benimseme konusunda ayak sürüyordu ve haftalık olarak yalnızca birkaç ders verilebileceğini söylüyordu.
Aslında o dönemde Esad yönetimi demokratikleşme kararı alsa, tarihi ve dünyanın nereye gittiğini okusa; küresel ve bölgesel dengelerin nereye evrildiğini, bölgedeki enerji denklemini oluşturma yönündeki ittifak arayışlarının nereye varabileceğini görebilse ve Kürtlerle uzlaşabilse, bambaşka bir Suriye tarihini okuyabilirdik. Ancak Esad buna direndi.
Bunun arkasında Putin, Lavrov ve Medvedev üçlüsünün de etkisi vardı. Onlar da Esad’ın Kürtlere çok fazla hak vermeden süreci yürütebileceği kanaatindeydi. Çünkü o dönemde Putin, NATO’dan koparmak ve kendi yedeğine almak amacıyla Türkiye ile ilişkilerde bazı kapitülasyonları artırmayı hedefliyordu. Akkuyu Nükleer Santrali, S-400 füze sistemi, su modeli ve savaş uçakları gibi projeler söz konusuydu; Türkiye’den beklentiler vardı.
Dolayısıyla Suriye yönetiminin, Türkiye’nin o dönem Kürtlere karşı angajmanlarını dillendirmeye çalışıyorlardı. Hamaney yönetimi de aslında Esad’ı frenleyici bir güçtü; onlar da kendi içlerindeki Kürt dinamiklerinden çekiniyorlardı. Bu nedenle HTŞ, Türkiye ve Suudi Arabistan, Esad’ın zor durumda kalması halinde Kuzey ve Doğu Suriye’ye teşne olabileceği endişesi taşıyor ve bir an önce harekete geçmek istiyorlardı.”
HTŞ’nin özellikle Alevilere ve Dürzilere yönelik katliamlarının, Baas rejiminin Alevileri savunmasız bıraktığını da ortaya çıkardığını belirten Çelebi, şunları söyledi:
“Örneğin Lazkiye ve Tartus gibi Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere 6–10 Mart 2025’te cihat ilan edilip saldırılar düzenlendiğinde, bu bölgeler işgal edildiğinde; sokaklarda ve evlerde baskınlar yapılıp katliamlar gerçekleştirildiğinde şunu da gördük: Baas rejimi ve Esad yönetimi, Alevilerden bugüne kadar destek almış, ancak Alevileri sadece diğer kesimlerin saldırılarından korumaya dayalı bir yönetim anlayışı yürütmüş.
Buna karşılık Alevilere yönelik herhangi bir örgütlenme mekanizması oluşturulamamış. Alevilerin neredeyse hiçbir örgütsel yapısının olmadığını gördük. Darmadağınık oldukları ve bunun ötesinde Alevilerin silahlandırılmadığını da gördük. Eğer Esad yönetimi bu tür bir örgütlenmeye izin verseydi, toplumsal örgütlenmeler ve kurumsallaşmalar Aleviler arasında geliştirilebilseydi, cihatçı unsurlar bu bölgelere bu kadar rahat şekilde giremezdi.”
Diğeri ise, Temmuz soykırımı. Süveyde’de 13 Temmuz 2025’te Dürzilere yönelik başlatılan soykırım. Orada da cihat ilan edilip, Türkiye’nin kontrol ettiği bölgelerden de geçerek Süveyde’ye kadar gittiler; katliam yaptılar, hastaneleri bastılar ve cinayet işlediler. Özetlersek; Şam’da benzer şeyler olmuştu. Alevilerin evleri işaretlendi, Dürzilere yönelik pogromlar oldu. Keza en son Humus’ta Alevilere yönelik pogrom gerçekleştirildi.
HTŞ dönemini özetlediğimizde, Baas rejiminin farklı bir versiyonu olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Mezhepçi, katliam, işkence, cinayet, adam kaçırma ve fidye alma gibi pratiklerle tanımlanabilecek bir yapıdan söz ediyoruz. Bunu aynı zamanda Suriye Milli Ordusu yapısı içindeki bir koalisyon olarak değerlendirmek lazım. HTŞ, aynı zamanda bir koalisyondur; çünkü tek başına, homojen bir yapı değil. 8 Aralık 2024–8 Aralık 2025 tarihleri arasında, yani bir yılı aşmış olan HTŞ yönetimi, koalisyon niteliği taşıyan bir yönetimdir.”
‘HTŞ, SURİYE’DE KÜÇÜK BİR YAPI ASLINDA’
Suriye’de çok sayıda fraksiyon ve örgüt bulunduğunu, aslında Suriye Milli Ordusu’nun en büyük yapı olarak öne çıktığını belirten Çelebi, gruplar arasındaki geçişlerin ise oldukça yaygın ve sık olduğuna vurgu yaparak şöyle devam etti:
“Suriye’de onlarca örgüt, onlarca fraksiyon var. Bunların büyük bir kısmı Suriye Milli Ordusu çatısı altında yer alıyor. Aslında HTŞ çok büyük bir yapı değil; görece küçük bir yapı. En kalabalık olan yapı Suriye Milli Ordusu’dur. Suriye Milli Ordusu, AKP yönetimi tarafından eğit-donat programı ile oluşturuldu ve bunun finansmanı da Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler tarafından sağlanıyor. Çünkü başında belirttiğim, Peşaver olarak adlandırılan sistem burada ortaya çıktı. Türkiye’nin Hatay, Antep, Urfa ve İstanbul gibi kentlerinden hem deniz yoluyla hem hava yoluyla, farklı bölgelerden cihatçı unsurlar geldi ve Suriye’ye aktı. Suriye Milli Ordusu’nun çekirdeğini ve en vurucu unsurlarını da bu yapılar oluşturdu.
Örneğin Çin’in HTŞ’ye mesafeli durmasının sebeplerinden biri şudur: Horasan Grubu olarak adlandırılan son derece radikal, cihatçı bir yapı var. Bunun yanı sıra, Uygurlardan oluşan Türkistan İslam Partisi gibi yapılar da var. Çin, bu grupların geri dönerek Sincan bölgesini karıştırmasından endişe ediyor.
Rusya’nın da bu çeteleri İdlib’de toplamasının bir sebebi şuydu: Orada toplanırlarsa çok daha rahat imha edebileceğini düşünüyordu. O saikle uzun süre hem Türkiye’ye hem de HTŞ’ye göz yumdu, yol verdi. Ancak sonuç itibarıyla Rusya oradan çıkmak zorunda kaldı. Bu cihatçıların ileride, belki Kafkasya’ya döndükleri zaman Kafkasya’da çok ciddi saldırılar yapabildiğini dünya görebilecek. Ya da Moskova’ya döndüklerinde dünya saldırılara tanık olabilecek.
Pakistan örneği çok bariz; çünkü Pakistan şu anda bu cihatçı artıkların sancısını çekiyor. İran da bu sancıyı çekti. Pakistan, örneğin Afganları sınır dışı etmeye çalışıyor. Burada aslında sadece Çin ve Rusya için değil, Türkiye halkları için de çok ciddi bir tehdit potansiyelinin ortaya çıkarıldığı görülüyor.
‘ÇOK SAYIDA FRAKSİYON VAR VE BİRBİRLERİNE GEÇİŞ ÇOK OLUYOR’
Bu gruplar son derece geçişken; onlarca grup ve fraksiyon var. ÖSO içinde HTŞ’ye katılımlar olduğu gibi, HTŞ içerisinden de ÖSO’ya katılımlar oluyor. Türkiye, Fransa ve Amerika gibi ülkeler eğit-donat programları başlattığında, sahaya gönderdikleri ilk grupların HTŞ’ye, yani El-Nusra’ya katıldığı görülmüştü. Çünkü en baskın, en güçlü ve en dinamik yapı oydu.
Yine IŞİD ile de oldukça rahat bir geçişkenlik söz konusu. Bu duruma ilişkin haberler sık sık ortaya çıkıyor. Bunun artçı şokları daha önce farklı ülkelerde saldırılar şeklinde de görüldü. Moskova’da katliamlar yaşandı; Paris’te, Londra’da ve Brüksel’de benzer saldırılar gerçekleşti.
En son 13 Aralık 2025’te Palmira bölgesindeki saldırıya bakıldığında, bura güneyi ve kuzeyi kontrol edebilecek stratejik bir alan. Aynı zamanda bu bölgede, Türkiye’nin egemenlik kurmaya çalıştığı T-4 Hava Üssü bulunmaktadır; nitekim İsrail, Türkiye’nin bu alana yerleşmesini engellemek amacıyla bölgeyi bombalamıştı.
Oradaki saldırıda iki ABD askeri ve bir tercüman öldü; ABD askerleri ile Suriye askerleri yaralandı. Çünkü ABD ile Suriye ortak devriyelere de başlamıştı. Bu, Trump’ın HTŞ’yi kullanma politikası çerçevesinde gelişti. Trump, HTŞ gibi cihadist yapıları, Çin ve Rusya’nın hegemonik ağlar örmesine karşı vurucu bir güç olarak kullanmak istiyor.
Ayrıca benimsemediği radikal, farklı cihadist unsurları da bunlar üzerinden yok etmeye, elimine etmeye çalışıyor. Ortadoğu’da istediği şekilde bir cereyan istiyor İngiltere ve bunu da NATO üyesi Türkiye üzerinden yapmaya çalışıyor. Çünkü bu bölgeye Rusya’nın yerleşmesini istemiyor. Bunun tarihi bir arka bağlamı var. Rusya’nın Akdeniz bölgesinde, Süveyş bölgesinde ticaret yollarını kontrol etmesine karşı bir tavrı var.”
‘İLERİDE CİHADİST ÇETELERİN TÜRKİYE’DE MAFYALAŞTIĞINI GÖREBİLİRİZ’
Cihadist yapıların Türkiye’de eğit-donat anlaşmaları kapsamında eğitilerek Suriye’ye gönderildiğini ve bunun ileride ülkeler açısından ciddi tehlikeler yaratabileceğini vurgulayan Çelebi, şunları söyledi:
“Bunlar, totalde nasıl Pakistan’da çok ciddi saldırılar organize ediyorsa, İran’da da farklı zamanlarda saldırılar organize ediyorlar; Avrupa’da saldırı organize ediyorlar. Türkiye’de de bunların mafyalaştığını görebiliriz. Bunların farklı çete gruplarına, uyuşturucu mafyalarına dönüşebileceğini ileride görebiliriz. Dolayısıyla bu yapılara çok ciddi kaynaklar da aktarılıyor.
Örneğin 13 Ağustos 2025’te Ankara’da, Suriye Geçici Yönetimi Savunma Bakanı ile Türkiye Savunma Bakanlığı arasında bir eğit-donat anlaşması imzalanarak resmileştirildi. Bunlar eğitilip sahaya gönderiliyor; ancak biraz önce bahsettiğimiz gibi farklı fraksiyonlara geçtiklerinde ya da Palmira bölgesindeki saldırıda olduğu gibi yeniden karşımıza çıkabiliyorlar. Palmira saldırısını gerçekleştiren kişinin, ordu içindeki bir IŞİD mensubu olduğu ortaya çıktı.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, Türkiye’de muhalif sendikalar, sendikacılar, eğitim kurumları ile sanat ve siyaset alanında faaliyet yürüten herkes açısından ciddi bir tehdit potansiyeli var. Bu, Türkiye halkları için açık ve ciddi bir tehlikedir.”
‘TRUMP’IN HEDEFLERİNDEN BİRİ İSRAİL İLE HTŞ’Yİ ANLAŞTIRMAK'
Şara’nın ABD ve İsrail’in bütün taleplerini yerine getirdiğini belirten Çelebi, sözlerini şöyle sürdürdü: “ABD’nin Ankara büyükelçisi aynı zamanda Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack Aralık 2025’te çok çarpıcı bir açıklama yaptı. Şöyle dedi:
“Biz Şara’dan İsrail konusunda ne istesek onu yapıyor.” Bunun için Bakü’de Ahmet Şara yönetimi toplantılar aldı, Paris’te toplantılar aldı. Farklı başkentlerde yine toplantılar alındı. Belli ilerleme kaydettiler. Trump’ın hedeflerinden birisi, İsrail ile HTŞ’yi anlaştırmak.
Şimdi ilginç olan şöyle bir şey var: Türkiye ilk başta HTŞ’nin İsrail ile anlaşmasına karşıydı, ancak sonrasında öyle bir tablo ortaya çıktı ki, İsrail Suriye’nin çok büyük kesimini ele geçirdi. Türkiye başka bir şey umuyordu; HTŞ Suriye’ye hakim olacak, bütün halkları sindirecek, Türkiye’nin istediği bir Suriye modeli ortaya çıkacak. Şu anda baktığınız zaman, Suriye’de en büyük askeri güçlerden biri Türkiye. Türk askerleri o bölgede bulunuyor. İsrail askerleri de Şam’a çok yakın olan Hermon Dağı’nı ele geçirdi.”
‘SURİYE SAVAŞI AYNI ZAMANDA SU, ENERJİ, GIDA SAVAŞIDIR’
Suriye savaşının yalnızca bir rejim savaşı olmadığını, denklem içinde enerji ve su kaynakları gibi farklı faktörlerin de bulunduğunu belirten Çelebi, şunları söyledi:
“Suriye coğrafyası aynı zaman bir enerji denklemleri savaşı da. Doğu Akdeniz’deki enerji denklemlerine hakim olmak ve o bölgedeki enerjiyi Avrupa’ya taşıyacak koridorlara hakim olma savaşı. Diğer bir boyutu ise, Suriye iç savaşının 14 yıl boyunca uzamasının aslında su savaşı ve gıda savaşı. Bu, geleceğe dair bir savaş çünkü suyun önemli bir kısmı Kürtlerin yaşadığı bölgede, tarım alanlarının büyük bir kısmı da Kürtlerin yaşadığı bölgede yer alıyor.
Dolayısıyla Türkiye, bu denklemde tam olarak istediğini gerçekleştiremedi. Ancak HTŞ ve Şara, Türkiye’nin istediği kıvama geldi. Neredeyse iki günde bir Türkiye Dışişleri Bakanı Şam’a gidiyor; neredeyse her hafta Suriye’nin Dışişleri Bakanı Ankara’ya geliyor. Hatta Hakan Fidan, adeta Şara’nın ya da Suriye Dışişleri Bakanı’nın eş başkanı gibi hareket ediyor.
konuştuğumuz kaynaklar, birinci yıl kutlamaları sırasında, ‘Sabret Cizre, Muhammed’in ordusu geliyor’ gibi sloganlar atıldığını söyledi. Orayı da tehdit ediyor.”
‘TÜRKİYE’NİN POLİTİKALARI SURİYE’Yİ BÖLÜNMEYE GÖTÜRÜYOR’
Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin ‘tek ordu, tek yönetim’ talebinin kendi politikalarıyla çeliştiğini dile getiren Çelebi, Türkiye’nin tek yönetim ile talebinin HTŞ olduğuna değinerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Türkiye resmi olarak şöyle bir argüman kullanıyor: Suriye bölünmesin, bütünlüklü kalsın, Suriye’de iki ordu olmasın, tek yönetim olsun. Ancak baktığınız zaman, TSK Suriye’den çıkmış değil, binlerce askeri var. Nasıl Suriye’nin bütünlüğü sağlanacak; İki ordu olmasın deniyor, ama insanlar soruyor: Kıbrıs’ta iki ordu varken neden Suriye’de iki ordu olmasın? Federasyon ya da konfederasyon olduğu zaman, ister istemez böyle bir durum ortaya çıkacak. Kıbrıs’ta iki yönetim dayatıyorsun, BM’nin sayılı kararları Türkiye’nin Kıbrıs’tan çıkması gerektiğini söylüyor, askerlerini çekmesi gerektiğini söylüyor, buna rağmen Türkiye Kıbrıs’tan çıkmıyor. Buna karşın Suriye’ye ‘tek yönetim, tek ordu’yu dayatıyor. Bunlar başlı başına çelişki.
Türkiye’nin politikaları aslında Suriye’yi bölünmeye götürüyor. Halklara yönelik saldırıyı kınamayıp HTŞ’ye, Şara yönetimine destek verdiğin zaman halkları zaten uzaklaştırıyor ve o gönül köprülerini yıkıyorsun. Dostluk bağlarını, gönül bağlarını zaten sen koparıyorsun. Aslında Türkiye şu anda Suriye’deki karanlık delikleri artıran bir politika izliyor. Türkiye, orada oluşabilecek deprem faylarını tetikleyebilecek bir pozisyonda. Aslında Türkiye’nin bundan bir çıkması gerekiyor.”
‘TÜRKİYE, ÖZGÜRLÜK TAŞIYICISI KÜRT KALMASIN İSTİYOR’
Türkiye’nin durduğu pozisyonunun Rojava’yı etkilediğini belirten Çelebi, Türkiye’nin Kürtlerin statü sahibi olmasını istemediği değerlendirmesinde bulundu. Çelebi, “Türkiye’nin pozisyonu, Kuzey ve Doğu Suriye’yi de ister istemez etkiliyor. Rojava’nın pozisyonu da Türkiye’nin politikasını etkiliyor. Türkiye’nin temel stratejisi, bölgedeki Kürtlerin statüsüz kalması üzerinedir. Kürtler statüsüz kalsın, Kürtçe halklar arasında anayasal olarak resmiyet kazanmasın, tarih taşıyıcısı, özgürlük taşıyıcısı Kürt kalmasın. Kürtçe taşıyıcısı bir Kürt kalmasın. Bütün stratejisi buna odaklanmış durumdu.
Türkiye, Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin anayasal statü elde etmemesi için her şeyi ortaya koydu. Ancak konjonktür bunu kaldırmıyor. Konjonktür farklı ilerliyor ve neticede bunun sonucu olarak da diğer ülkelerin devreye girmek zorunda kalmasıyla 10 Mart 2025 mutabakatı, DSG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile geçici hükümet başkanı Ahmet Şara arasında Şam’da imzalandı.
Bu mutabakatla sadece Kürtlerin değil, bütün halkların eşitliğinin ve özgürlüğünün kabul edileceği, bu hakların anayasal güvenceye kavuşturulacağı söyleniyordu. Ayrıca 2025 sonuna kadar da komitelerin oluşturulması; sınır bölgeleri, ekonomik alanlar, tarım alanları, petrol ve enerji alanlarının nasıl koordine edileceği düzenlenecekti.
DSG sadece Kürtlerden oluşmuyor; Ermeniler, Araplar, Süryaniler var. Kuzey ve Doğu Suriye’de sadece Kürt meclisleri yok; Ermenilerin ve Süryanilerin askeri sivil meclisleri var. Komünler ortaya çıktı.
Bir tarafta Alevilere ve Dürzilere yönelik katliamlar yapan, onları ve dini yaşam tarzlarını kabul etmeyen bir yapı söz konusu. Hristiyanlara yönelik saldırılar ve katliamlar da yaşanıyor. Diğer tarafta ise Ermenileri, Asurileri, Süryanileri, Çerkesleri, Nusayrileri ve Sünni Arapları bünyesinde barındıran Kuzey ve Doğu Suriye toplumsal sözleşmesi oluşmuş durumda. Bu modelde tüm dillerin ve kültürlerin kendini ifade edebileceği, eş başkanlık sistemiyle yönetilen, seçilenlerin görevden alınabildiği bir yönetim anlayışı ortaya çıkmış durumda.
Böyle bir yapının karşısında ise halkları kılıçtan geçiren, mezhepçi, faşist, tekçi bir anlayışla Suriye’yi yeniden yapılandırmaya çalışan, Taliban gibi kadın sesinden rahatsız olan, kadınların çalışmasından rahatsız olan, kadınların çalışma alanlarını ayırmaya çalışan bir HTŞ zihniyeti, ihvan-selefi anlayışını kökleştirmeye çalışan bir zihniyet var.
Bu durumda Kürtlere, orduya dahil olmaları ve bireysel olarak entegre olmaları yönünde dayatmada bulunuyor. Oysa Kürtlerin önemli bir savunma deneyimi var. O halde, HTŞ niye Kuzey ve Doğu Suriye güçlerine entegre olmuyor? Katliam yapan bir güce siz nasıl katılır, nasıl kabul edersiniz?
Dolayısıyla Rojava, Şam, Türkiye üçgeninde temel kriz maddelerinden birisi de bu. Kuzey ve Doğu Suriye yönetimi, tümen olarak entegre olmak gerektiğini söylüyor ve kadın yapısı olan YPJ’nin de korunması gerektiğini savunuyor. Çünkü aksi durumda, kadınlara hiçbir hak tanımayan, kadınlara sadece ikinci sınıf vasfı yakıştıran bir anlayış var. Bu nedenle bugün bütün halklar Kürtlere ve Kürt dinamizmine bakıyor.
Türkiye’nin, Ahmet Şara yönetiminin, ona destek veren diğer ülkelerin şunu görmesi gerekiyor: Tarihin akışını, tarihin rüzgarını sarayların odalarına hapsedemezsiniz. Başkaldıran bir okyanusu testilere hapsedemezsiniz. Halklar özgürlük için ayağa kalkmışsa, çabalıyorsa ve bunun güvencesini de Kuzey ve Doğu Suriye’deki DSG gibi yapılarda görüyorsa, siz bu akışı durduramazsınız.
Bundan sonra Suriye ya federasyon olacak ya da konfederasyon; bu kaçınılmaz. Türkiye de bunu kabul etmek zorunda kalacak, tarih artık o yöne akıyor” diye konuştu.