GÖRÜNTÜLÜ

Uras: Komisyon, ‘umut hakkı’ da dahil olmak üzere somut adımlara geçmeli

Siyasetçi Ufuk Uras, ‘Umut hakkı’nın komisyonun somut gündemleri arasında yer alması gerektiğini belirterek, “Komisyon hızla somut politikaların ve hukuki çerçevenin belirlenmesi sürecine geçmeli” dedi.

UFUK URAS

Önder Apo’nun 27 Şubat’ta yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısının ardından Kürt sorununun demokratik çözümüne dönük tartışmalar ve gelişmeler devam ediyor. Toplumsal barışın ve demokratik bir düzenin inşası yönünde atılacak adımlar hem halkların ortak geleceği hem de bölgesel istikrar açısından kritik bir önem taşıyor.


Sürecin geldiği aşamayı ve bu kapsamda yapılan tartışmaları, siyasetçi ve akademisyen Ufuk Uras ile konuştuk.

‘ÖCALAN YAPMASI GEREKENİ YAPTI’

Ekim ayında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısının ardından, 27 Şubat’ta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı “Demokratik Toplum ve Barış” çağrısı sonrasında PKK, 12. Kongresi’ni toplayarak hareketin feshi de dahil olmak üzere bir dizi tarihi karar aldı. Süreç, Meclis çatısı altında kurulan bir komisyonun çalışmalarıyla sürse de iktidar, Kürt tarafının attığı adımlara karşılık somut adımlar atmış değil. Bugün gelinen noktada süreç, hangi aşamada bulunuyor?

Aslında gelinen süreç son derece olumlu. Bunun en iyi özetini de yine Devlet Bahçeli yaptı. Öcalan’ın bu konuda yapması gereken her şeyi yaptığını, atılması gereken tüm adımları attığını ve bundan sonra siyasi iktidarın adım atması gerektiğini çok net bir şekilde dile getirdi.

Gerçekten de bu süreçte hem bütün partilerin katılımıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir komisyon kurulması hem de toplumun kanaat önderlerinin bu süreçle ilgili tutum belirlemeleri son derece olumlu bir gelişme. Tahmin ediyorum ki sonbahar ortasında, yani Meclis açıldığında, komisyonun eğilimleri iktisat komisyonları üzerinden genel kurulda daha somut hale gelecek ve önemli bir süreci geride bırakmış olacağız. Kamuoyu desteği de oldukça olumlu görünüyor.

‘ROJAVA MODELİ SURİYE’NİN GELECEĞİ AÇISINDAN KRİTİK ÖNEME SAHİP’

Son dönemde Rojava meselesi özellikle öne çıkarılıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısının yalnızca PKK’yi değil, aynı zamanda Rojava’daki silahlı güçleri de kapsadığı ifade ediliyor. Bu bağlamda hem MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları oldu. Peki, her defasında Rojava’nın gündeme getirilmesindeki amaç nedir?

Aslında yine Bahçeli’nin, Öcalan’ın bu konuyu netleştirmesine yönelik iddiaları oldu. Fakat bence konu zaten son derece net. Usul açısından meseleye baktığımızda, PKK’nin kendini dönüştürmesi, feshetmesi ve açık siyasetin ön plana çıkması elbette ki herkesi kapsıyor.

İçerik açısından baktığımızda ise Türkiye’deki durum ile Suriye, yani Rojava’daki durum birbirinden farklı. Suriye ekseninde, merkezi hükümet ile Demokratik Suriye Güçleri (QSD) arasında süren görüşmeler oldukça önemli ve devam etmesi gereken bir süreç. Burada söz konusu olan bir “buharlaşma” değil, aslında bir dönüşüm.

Öcalan’ın vurguladığı “entegrasyon” perspektifi de bu noktada önemli. Entegrasyon ile asimilasyon arasında fark var. Rojava’da ortaya çıkan modelin kendisi, Suriye açısından da kritik bir öneme sahip. Suriye merkezi yönetiminin çoğulculuğu içeren bir anayasa üzerinde uzlaşması, adem-i merkeziyetçilik gibi yöntemlerle bu içeriğin yeniden tanımlanması ve QSD’nin de dönüşmesi gerekiyor. Bu süreci bir “dönüşüm” olarak görmek gerekir.

Böyle olduğu zaman daha entegrasyoncu bir perspektif ete kemiğe bürünecek. Bunun fikri arka planı da çok önemli. Yani örgütsel bir feshin ötesinde, siyasetin alanını genişletecek bir zemin tarif ediyor Öcalan.

Öcalan’ın bu yaklaşımı, Türk aydınlanmasıyla yakın tarihte yaşanan Kürt aydınlanmasının ortak bir zeminde buluşması olarak da tanımlanabilir. Bu son derece kıymetli. Bizim geldiğimiz sol geleneklerde, teşkilatların kendileriyle yüzleşmesi ve kendini aşma iradesi göstermesi pek mümkün görülmez.

Dolayısıyla mesele sadece idari ve örgütsel boyutuyla değil, aynı zamanda bir zihniyet ve anlam dünyası olarak da son derece kıymetli bir dönüşüm perspektifi ortaya koyuyor.

‘TÜRKİYE ROJAVA İLE DİPLOMATİK TEMASI SÜRDÜRMELİ’

Rojava modelinin Suriye için bir örnek teşkil edebileceğini ifade ettiniz. Ancak tüm bu sürece rağmen, Rojava hâlâ Erdoğan iktidarı ve Türkiye tarafından bir tehdit olarak görülmeye devam ediyor. Bu yaklaşımın artık terk edilmesi gerekmez mi?

Ben bu süreçte, Rojava modeliyle birlikte “Süleyman Şah modeli” diye ifade ettiğim; DAİŞ tehlikesi karşısında Türkiye ile bu yapıların ortak tutum almasının aslında bir siyasi model haline getirilebileceğini düşünüyorum. Rojava modeli dediğimiz şey, bakıldığında Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın bölge koşullarına uyarlanmış bir biçimidir. Bu, merkezi yönetime karşı bir alternatif değildir. Zaten QSD’nin kendi perspektifine baktığımızda, federatif bir yaklaşımı savunduğunu görüyoruz. Türkiye’de de federasyonu savunan partiler mevcut.

Sonuçta bu modelin nasıl olacağına karar verecek olan Suriye halkının kendisidir. Ayrıca Suriye’nin kendi içindeki tüm renkleriyle ortak bir anayasada buluşması, Şam yönetiminin de dönüşmesi anlamına gelir. Birleşik bir Suriye’nin ortak bir anayasal metin etrafında buluşması, İsrail açısından da çok önemli bir teminat olacaktır.

Yani, Suriye’nin tüm farklılıklarının bir bütünlük içinde eriyip kaybolmadan, geleceğin yeniden inşasında ortaklaşması; İsrail gibi bir devletin güvenliği açısından da en önemli güvencelerden biridir. Dolayısıyla bu süreçte Türkiye’nin kaygılarını giderecek olan da diplomasiyi ve müzakereleri sürdürmektir. Zaten bu müzakerelerin fiilen devam ettiğini biliyoruz. Bu durumda yapılması gereken şey, anlaşmaktır. Küresel ağın da bu yönde uygun bir zemin oluşturması, süreci kolaylaştırmaktadır.

Bu süreci, Suriye merkezi yönetimine eriyip ona tabi olmak değil; kendine özgü bir model oluşturmak olarak değerlendirmek gerekir. Başka ülkelere baktığımızda, örneğin Yugoslavya deneyiminde ordunun belli bir etnik temelde yeniden yapılandırılması ve diğer etnik aidiyetlerin silahlanma süreci, Milošević yönetimiyle nasıl büyük bir felakete yol açtıysa, bu örnek de önemlidir.

Türkiye’nin hafızasında YPG, QSD gibi yapılarla ilgili kaygılar biraz da Esad döneminden kaynaklanıyor. Ancak artık ne Esad dönemine ne de Esad öncesine dönmek söz konusu.

Tam tersine, Esad yönetimi heterojen bir coğrafyayı homojenleştirdiği için meşruiyetini kaybetti. Bugün Şam yönetiminin en büyük açmazı da karşı çıktığı Esad yönetimine benzer bir modele yönelme ihtimalidir. Oysa bunun Suriye’de hiçbir gerçekliği olmadığını hepimiz biliyoruz.

‘AKP, MHP VE CHP’NİN DE İMRALI’YA GİTMESİ GEREKİYOR’

Meclis çatısı altında kurulan komisyonun çalışmalarına dönersek; komisyon bugüne kadar farklı toplumsal kesimlerle bir araya geldi. Bu noktada komisyonun yapacağı en önemli çalışmalardan biri de yanılmıyorsam, sürecin temel aktörlerinden biri olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmek olacaktır. Herkes bunu beklerken, DEM Parti’den yapılan açıklamada önümüzdeki günlerde genişletilmiş bir heyetin İmralı’ya gideceği ifade edildi. Ancak bu heyette yalnızca DEM Parti ve onun bileşeni partilerin temsilcilerinin yer alacağı belirtildi. Peki, bu heyet içerisinde AKP, CHP ve MHP’li isimlerin de bulunması gerekmez miydi?

Tabii ki gerekir. Ancak sonuçta bu süreç, gönüllülük temeli üzerinde ilerliyor. Hangi parti “Ben buna katılmıyorum” diyorsa -örneğin Cumhuriyet Halk Partisi ya da Yeniden Refah Partisi- ve böyle bir durumda sürecin dışında kalacağını ifade ediyorsa, karşımızdaki aktörlerin tutumunu kısa vadede değiştirmek mümkün olmadığından, var olan durumu DEM Parti üzerinden sürdürmek en mantıklı yol oluyor. Yani en azından DEM üzerinden görüşmelerin yürütülerek Meclis Komisyonu’na intikal ettirilmesi, ideal bir durum olmasa da hiç olmamasından daha iyi.

Anladığım kadarıyla süreç, ağırlıklı olarak DEM üzerinden ilerleyecek. Öcalan’ın bu konudaki perspektifi, stratejik ve taktik eğilimleri, DEM üzerinden ya da DEM ve birkaç partiyle sınırlı şekilde Meclis Komisyonu’nda ele alınacak olsa bile, yine de son derece kıymetli bir adım bu.

‘ESAS BEKLENTİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ’

Siz, sürece dair birçok hususun sonbahar ortalarında netleşeceğini söylediniz. Peki, somut olarak bu süreçte hangi adımların atılması bekleniyor ve önümüzdeki dönemde hangi gelişmeler kritik önemde olacak?

Aslında bu süreç, başta bayram öncesinde infaz yasasındaki değişiklikle gündeme gelmişti. Somut olarak ne beklendiğini net söylemek zor, ama temennim ve DPI (Democratic Progress Institute) üzerinden kurduğumuz temaslarda gördüğümüz, adının nispi olmamakla birlikte infaz yasasının genişletilmesine yönelik bazı adımların atılacağı yönünde.

Bu çerçevede, Türkiye’deki milliyetçi cephe olarak adlandırabileceğimiz İYİ Parti, Zafer Partisi gibi yapıların süreci bozmasını engellemeye dönük tedbirli bir yaklaşım da önem taşıyor. Ancak benim esas beklentim anayasa değişikliği.

Anayasa değişikliği, bence son derece kıymetli. Türkiye’de temel meselelerden biri, Kenan Evren’in anayasasının ötesine geçmek, yani evrensel demokratik normları hâkim kılmak. Bu nedenle Cumhuriyet Halk Partisi’nin de hâlâ görmediği taslak üzerinden sürdürdüğü “istemezlik siyaseti”nden hızla vazgeçerek, önce taslağı incelemesi ve değişiklik önergesiyle bunu mükemmelleştirmesi gerekiyor.

“Zaten anayasa uygulanmıyor” argümanı bence güçlü değil; çünkü iktidara geleceğini düşünen bir parti, uygulama iddiasıyla hareket etmelidir.

Ayrıca, anayasanın ihlali durumunda ne yapılması gerektiğine dair maddeler de eklenebilir. Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda kötü bir sicil olmasına rağmen, kendi uygulamalarına uymadıkları için herkesin yüzleşeceği bir süreç olarak bu dönemi değerlendirmek gerekir.

‘SOMUT ADIMLAR ARASINDA ‘UMUT HAKKI’ DA YER ALMALI’

Bu süreçte atılacak somut adımlar arasında “umut hakkı” tartışması da yer alıyor mu?

Bence yer almalı. Çünkü Devlet Bahçeli’nin ortaya koyduğu eşiğin gerisinde bu meselenin tartışılmasına gerek yok. DEM Parti bu konuda son derece esnek davranıyor; meseleyi kırmızı çizgi olarak ele almıyor. Ancak aynı zamanda konunun şahsi değil, anonim bir hak olduğu ve uluslararası normlarla belirlendiği tanımını benimsediğini biliyoruz. Bu hak üzerinde müzakere ve tartışma yapılması bence çok önemli.

Öcalan da öncelikli olarak, bu tartışmanın yalnızca kendisi üzerinden yürütülmesini doğru bulmadığını defalarca ifade etti.

‘CHP’YE DÖNÜK SALDIRILAR SÜRECE ZARAR VERİYOR’

Köklü bir sorunun çözümüne dair bir süreçte Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik çeşitli saldırılar yapılıyor. Peki, bu tür saldırılar sürecin ilerlemesine zarar veriyor mu, bu saldırıların altında yatan anlam ve motivasyonlar neler?

Tabii ki zarar veriyor; iklimi bozuyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu komisyonda yer alması son derece kıymetli. Hepimiz biliyoruz ki, bu ülkede bir “belediye partisi” var; DEM’i dışarıda tutarak söylüyorum tabii ki -AK Parti ile CHP’si ile. Dolayısıyla bu tür kayıkçı kavgalardan çıkarak, yerel yönetim yasası, ihale yasası gibi konularda ortak bir zemin yakalamak gerekiyor. Yani, sanki bir parti bu işleri yapıyor, diğerleri bundan azadeymiş gibi bakmamak lazım. Süreci zorlaştıran mesele de tam olarak bu.

Biz barış sürecini niye önemsiyoruz? Çünkü siyasetin alanını genişletecek ve barış fikriyatının meşruiyetini artıracak bir süreç. Bütün bu zikzaklar içerisinde bulunduğumuz zeminden vazgeçmeyiz; ancak muhalefetin ortak tutum alması ve ortak bir zeminde buluşması, bu süreci bir mücadele fırsatına dönüştürmemizi sağlıyor.

Kayyum uygulamasının en büyük mağduru olan DEM Parti’nin, tüm bu sürecin destekçisi olması kayyumu onayladığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu süreci Avrupa Konseyi yerel yönetim modeli veya Rojava modeli gibi tartışmaları tabu olmaktan çıkaracak bir zemin olarak değerlendiriyoruz. Bu elbette zorlu gelgitleri olan bir süreç; ancak asla vazgeçme, Beyaz Türklerde sık sık gördüğümüz “asla vazgeçme” bahanesi olarak ele alınamaz.

Çünkü bizlerin, demokratların ve barışseverlerin sırtında ciddi bir yük var; bu meselelere turist edasıyla yaklaşamayız.

‘KOMİSYON HIZLA SOMUT POLİTİKALARA GEÇMELİ’

Bazı dünya örneklerini dikkate alırsak, bu tür süreçler bazen elitler arasında kalan süreçler olabiliyor. Bugün Türkiye’deki süreç de aslında biraz böyle görünüyor. Komisyon var, ama tartışmalar çoğunlukla elitler ve partiler arasında yürütülüyor. Peki, bu süreç halk ve toplum nezdinde ne kadar yansıyor? Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın da dikkat çektiği sürecin toplumsal boyutu oluşturuldu mu, ya da bu boyutun oluşturulması neden bu kadar önemli?

Başta DEM Parti olmak üzere tüm partiler, neredeyse Türkiye turları yaparak bu meseleyi ele aldılar. Komisyonun hedefleri arasında da bu vardı. Ancak komisyonun, tartışma zeminini uzatmaması gerekiyor. Tartışmaların hızla somut politikalara ve hukuki çerçevenin belirlenmesine dönüşmesi gerekiyor; fazla uzatmaya gerek yok.

Konu üç aşağı beş yukarı belli. Kırk yıldır bildiğimiz konulara yeniden başlamak zorunda değiliz. Ancak barış sürecinin toplumsallaşması açısından partiler yaz dönemini iyi değerlendirdi. Hemen hemen tüm partiler -MHP ve AK Parti dahil- Türkiye genelinde geniş toplantılar düzenledi. Şehit anneleri de dahil olmak üzere, ortada itiraz yok.

Özellikle Diyarbakır anneleri, “Çocuklarımızı istiyoruz” dedi; işte tırnak içinde bahsettikleri çocuklar bu sürece dahil oluyor. Bunu itiraz konusu yapmak mümkün mü? Bu tür adımlar, özellikle milliyetçi cephedeki tepkileri azaltmak açısından son derece kıymetli.

Bu süreçte Cumhur İttifakı’nda, özellikle MHP ve AKP arasında görüş ayrılığı olduğu dile getiriliyor. Böylesi iddialar ne kadar gerçekçi veya böyle bir ayrılık var mı?

Hayır, ben böyle bir şey olduğuna inanmıyorum. Bazı çevrelerin temennisi bu yönde olabilir. Ancak bu süreç, tek başına Cumhur İttifakı ile sınırlı bir mesele değil; arkasında bir devlet aklı bulunuyor.

Dolayısıyla konu üzerinde belli ki ciddi şekilde çalışılmış. Fakat toplum aklı olmadan, tek başına devlet aklı bir anlam ifade etmiyor. İşte bu noktada, Öcalan’ın ifade ettiği toplumsal demokrasi ve aşağıdan yukarıya inşa perspektifi devreye giriyor ve sürece anlam kazandırıyor.

‘KAYGILARA RAĞMEN BARIŞ UMUTLARI ÖN PLANDA’

Son olarak şunu sormak istiyorum: Gelinen aşamada kaygılar mı ön planda, yoksa barışa dair umutlar mı?

Tabii ki barış umudu ön planda. Kaygıların olması da çok doğal; çünkü ortada bir B planı yok ve devasa bir Ortadoğu’nun altüst oluşu söz konusu. Bu meseleyi “ya bu iktidarla olur mu” diye sulandırmanın anlamı yok. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, dünyanın birçok çatışma çözümü mevcut iktidarlarla yürütülmüştür ve bunların hemen tamamı sağ iktidarlardır.

Dolayısıyla ben bu iktidarı beğenmiyorum; Norveç’teki bir hükümetle görüşecekmiş gibi bir durum yok. Ancak burada önemli olan mevcut iktidarı onaylamak değil; karşımızdakini muhatap olarak görmek ve mücadele zemini yaratmaktır. Bu nedenle, “kantin solculuğu” dediğimiz, iktidarı beğenmeme refleksinden vazgeçmek gerekiyor. Bu süreç, mevcut iktidarı dönüştürmek için atılıyor ve dünyanın her yerinde süreçler böyle işliyor.

Kürt’e Kürt demenin bile ne kadar zaman aldığı bir süreçlerden geçtik. Şimdi hangi kanalı açarsanız açın, bu meselenin tartışılıyor olması -tek yanlı bile olsa- bence son derece önemli. Bizim de istediğimiz buydu; yani siyaset gündemi belirleme sanatı.

Aslında Öcalan, Devlet Bahçeli ve diğerleri gündemi belirlemiş oldular. Önemli olan burada inisiyatif almak. Sonuç olarak barış umudunu ete kemiğe büründürmekte başarılı olacağımızdan şüphe duymuyorum.