Son dönemlerde “sosyalizm” etrafında sürdürülen tartışmaları takip ederken, Le Monde Diplomatique arşivlerinde tarihte bu tartışmalar çerçevesinde neler söylenmiş bakmak istedim. 1960’ların ortasında yayımlanan ve Afrika’da dekolonizasyon sürecini etkileyen Kwame Nkrumah’ın sosyalizm anlayışını ele alan bir makaleye rastladım. Makale, sosyalizmin Afrika’da neden ulusal ölçekte kurulamayacağını basit ama keskin bir cümleyle açıklıyordu: Sömürgeden çıkmış küçük ülkeler ekonomik kuşatmayı kırmak için dış destek almak zorundaydı, dış destek ise devrimin kendi ayakları üzerinde durmasını engelliyordu. Küba örneği üzerinden yapılan bu analiz, Ghana’nın da benzer bir kader yaşayacağını söylüyordu. Nkrumah’ın vardığı sonuç açıktı, sosyalizm Afrika’da ancak kıtasal bir ölçekle mümkündü, ulus-devlet sınırlarına sıkıştığında sürdürülebilir olamazdı. O günden bugüne geçen zaman tarihin şaşmaz gerçekliğini hatırlatır nitelikte.
Bu metni okurken fark ettiğim şey, sosyalizmin farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde doğduğu değil, her yerde aynı yapısal ihtiyaca dayandığıydı, ölçek, sınıf ve maddi güç. Sosyalizm bir kavramdan çok belirli bir tarihsel yoğunlaşmanın adı oldu hep, yoğunlaşma dağıldığında sosyalizm fikri bir kimlik etiketine dönüştü.
Afrika, Asya ve Latin Amerika’da halkların kendi kaderini tayin hakkını bir ateş dalgası gibi büyüttüğü o yıllarda, Kürdistan’da tarihin dışında değildi. Aynı dönemde dört parçada farklı biçimlerde ama aynı arayışın ruhuyla şekillenen bir hareketlilik ortaya çıkıyordu.
Güney Kürdistan’da, Molla Mustafa Barzanî, Sovyetler Birliği’nden dönüşünün ardından yalnızca bir aşiret önderi değil, Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kuruluşunda general rütbesiyle rol almış bir ulusal direniş figürüydü. Modern Kürt siyasal bilincinin erken taşıyıcılarından biri haline gelirken, genç Mesud Barzanî de bu sürecin doğrudan tanıkları arasındaydı.
Doğu Kürdistan’da, Mahabad’ın ilanına 15 yaşında tanıklık eden Dr. Abdurrahman Qasimlo, bir yıl sonra ilk Kürt gençlik hareketini örgütleyerek daha sonrasında Prag ve Paris’te aldığı eğitimle Marksizm ile tanışmış, sosyalizmi Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile birleştiren yeni bir düşünsel çizginin teorisyeni, Kürt mücadelesinin enternasyonal karakterini kuran öncülerden biri olmuştu. Dr. Qasimlo’nun erken dönem tespiti “Kürt halkı dört parçada aynı tarihsel döngünün içindedir” sözü bugün hala stratejik bir derinlik taşır.
Kuzey Kürdistan’da, 1940’ların sonu ve 1950’ler “suskunluk yılları” olarak anılsa da bu dönemin ardından gelen 1960’lı yıllar köklü bir kırılmaya sahne oldu. Adnan Menderes’in affıyla Suriye’ye sürgün edilmiş birçok Kürt yurtseveri geri döndü, bu dönüş, Cumhuriyet dönemi isyanlarının entelektüel ve siyasal mirasının yeniden ülkeye girmesini sağladı. Aynı yıllarda Kürt gençliği Türkiye soluyla temas kurmaya başladı. Bu temas, ileride Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin doğuşunu mümkün kılacak yeni bir bilinçlenme çağının da habercisi oldu. Kısacası, 1960’lar Kuzey Kürdistan’da hem siyasal hem kültürel anlamda yeni bir düşünsel uyanışın başladığı dönemdi.
Batı Kürdistan’da, 1950-60’ların aydın çevreleri, Türkiye, Irak ve İran’daki gelişmelerle sürekli etkileşim içindeydi, Kürt meselesinin parçasal değil, bölgesel bir bütün olduğu fikri burada erken şekillendi. Modern Kürt tarihinin ve Kürtlerin ortak hafızasındaki bugünkü çok kıymetli yerinin tohumları o dönem atılmıştı.
Bu parçalı ama eşzamanlı deneyimler, ulusal mücadelenin tek merkezden değil, dört yandan beslenen bir tarihsel akış olduğunu gösteriyordu. İşte bu nedenle Dr. Qasimlo’nun 1965’te Prag’da “Publishing House of the Czeochoslovak Academy of Sciences” İngilizce yayımlanan “Kürtler ve Kürdistan”’ adlı kitabında yaptığı uyarı bugün hala bir pusula değerindedir:
“Kürtler dört parçada aynı tarihin içindedir, çözüm ancak birleşerek mümkündür.”
Bu cümle, küresel devrimci dalgayla Kürdistan’ın kendi iç dinamizmi arasındaki tarihsel eşzamanlılığı en yalın haliyle özetler. Aynı zamanda bu hatırlatma, Kürt meselesinin modern dünya tarihinin bir parçası olduğunu, sosyalizmin, ulusal kurtuluşların ve sınıfsal dönüşümlerin küresel dalgalarıyla eşzamanlı geliştiğini gösterir. Kürdistan hiçbir zaman tarihin dışında olmadı, sadece güç dengelerinin sürekli bastırdığı bir tarihselliğin içinde var olmaya çalıştı.
Bugün sosyalizmin krizi ideolojik değil, sosyolojiktir aslında. Avrupa’da sanayi proletaryasının çözülmesi sosyalizmi toplumsal bir güç olmaktan çıkarıp nostaljik bir kimliğe indirgedi. Fransız Sosyalist Partisi içinde geçirdiğim 25 yıllık deneyim bunu açıkça gösterdi. İşçi sınıfı yükselirken parti çok güçlü bir hareketti, yükseliş bittiğinde bürokratik bir aygıta dönüşerek sınıfın toplumsal gücünü yansıtamaz hale geldi. Sosyalizm bir fikir olarak kaldı ama bir sınıf olarak öldü. O nedenle Fransa’da solun bugün LFI (La France Insoumise) etrafında yeniden güçlenmesi yeni bir manifestonun yarattığı rüzgardan değil, yeni bir toplumsal aktörün ortaya çıkışındandır: banliyö gençliği, alt sınıfların diploma sahibi çocukları, göçmen kuşaklar, Siyah ve Arap prekaryası ve paradoksal biçimde Müslüman toplumun diğer partilerde kendilerini bulamaması. Yani mesele ideolojik yenilenme değil, sınıfsal dönüşümdür.
Benzer bir kırılmanın ABD’de ilk zayıf sinyallerini görmeye başladık. Büyük kentlerin seçilmiş yöneticileri “sosyalist” kimliğini sahiplenebiliyor ancak bu çoğu zaman neoliberal belediyeciliğin sol bir estetikle sürdürülmesinden ibaret kalıyor. En son Yahudi dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan New York seçimlerini Sosyalist etiketli ve Müslüman kökenli Zohran Mamdanin kazanması dikkatle takip edilmesi gerekilen yeni bir fenomen olarak karşımızda. Sosyalizm toplumsal örgütlenmeden kopup etik bir imaja dönüştüğünde sermaye tarafından radikal özü boşaltılır ve temsili bir imgeye dönüştürülür. Kavram genişler, ama içeriği boşalır. Sosyalizmin geleceği sloganın radikalliğinde değil, onu taşıyacak sınıfın yeniden doğması ve örgütlenmesindedir.
Kürdistan ölçeğinde Rojava’nın tarihsel önemi de burada açığa çıkar: esas değerli olan şey bir “model” üretmesinin ötesinde devlet-dışı toplumsallığın mümkün olduğunu gösterip kanıtlamasıdır. Ancak bu deneyim ekonomik altyapıyla birleşmez ve güçlendirilmezse ahlaki bir referans olarak kalır. Solun yükselişi tabana yaslandığı ölçüde anlamlıdır aksi halde hitabet olur ve tarihsel örnekler can alıcı bir biçimde hafızalarımızda durmaktadır.
Türkiye ve Kürdistan’da ise geleceği belirleyecek olan, silahlı mücadelenin bitmesi veya anayasal statü değil zira bunların toplamı kalıcı olmayabilir, toplumun kendini yeniden üretme ve örgütleme kapasitesidir. Çünkü sosyalizm tarih sahnesine devlet kurarak değil, toplum kurarak çıktı bu gerçekliği hatırlatmak önemli bir olgu olarak karşımızda duruyor.
Türkiye ve Kürdistan: Sosyalizmin Toplumsal Bedeninin Yeniden Belirginleşmesi
Türkiye ve Kürdistan’da sosyalizm diğer coğrafyalardan farklı olarak yalnızca üretim ilişkilerinin adaleti üzerinden değil, aynı zamanda halk olma, hafıza, kimlik ve varlık mücadelesinin zemini olarak şekillendi. O toprakların tarihsel hafızasını bilenler için ezilen ve katliama tabi tutulmuş halkların neredeyse meşru bir doğallık ile sol tandanslı ideolojilere yakın durduğu bilinen sosyolojik bir gerçekliktir. Bu nedenle sosyalizmin burada ideolojik bir tercih olmanın ötesine geçip toplumsal bir tutunma biçimi haline gelmesi şaşırtıcı değildir. Ancak bu özgünlük uzun süre sosyalizmin toplumsal taşıyıcılarını netleştirmeyi geciktirdi ve sosyalizm çoğu zaman ahlaki bir ideal olarak kaldı.
Bugün ise toplumsal beden hızla belirginleşiyor;
- Zorunlu göçle Kürdistan’dan metropollere yayılan halk sınıfları,
- Eğitimle yükselen ikinci kuşak Kürt ve göçmen gençliği,
- Dijital ekonomilerin sömürülen emekçileri ve prekarya,
- Kadın emeğinin ekonomide aldığı yeni belirleyici rol,
- Diaspora ağları,
- Devlet kurumlarının çöktüğünde yaşamı yeniden kurabilen mahalle, şehir ve bölge örgütlenmeleri…
Bunlar birer mağduriyet kümeleri değil, yeni bir sınıfsal formasyonun taşıyıcılarıdır aslında.
Bu dönüşüm ve değişim sahada da okunabilir: İstanbul’un Esenyurt ve Bağcılar’ı; Diyarbakır’ın Kayapınar’a taşan genişlemesi, Mersin ve Adana’da Kürt ve Arap emekçilerinin iç içe geçmiş ekonomileri, Berlin’in Neukölln’ü, Paris’in banliyöleri, Qamişlo ve Derik’teki kadın kooperatifleri, Hewler, Süleymaniye’de maaşlarını almakta zorlanan emekçi ağları, Mahabad, Ürmiye’de örgütlenen entelektüel birikim, Van ve Batman’da tekstil ağı, Maraş depremi, kuzey Kürdistan’daki 2015 savaş süreci ve Sur’un ve diğer kentlerin yıkımı sonrası ortaya çıkan dayanışma pratikleri.
Bunlar hem yeni direniş biçimleri ve yeni bir sınıfın maddi izlerinin işaretleridir.
Bu bağlamda Kürdistan’ın bölünmüşlüğü, tarihsel olarak bir zayıflık kaynağı olsa da, bugün belki de ilk kez tersine işleyen bir toplumsal avantaj üretmektedir. Dört parçada yaşayan Kürt nüfusun ekonomik hareketliliği, siyasal duyarlılık ve örgütlenme pratikleri ile diaspora ağları birbirini sürekli beslemektedir. Bir parçada ortaya çıkan toplumsal dinamizm diğer parçalarda gecikmeli de olsa karşılık bulmakta, böylece parçalanmış coğrafya, fiili bir transnasyonel dolaşım alanı oluşturarak yeni sınıfsal formasyonların yayılma hızını artırabilecek bir zemin yaratmaktadır. Bugün gözlemlenen tüm bu canlılık ve hareketlilik, yükselen bir Kürdistan gerçekliğinin artık inkar edilemez toplumsal sinyalleridir.
Cizre Sempozyumu ve Devletin Klasik Stratejisi: Kürdü Kürde, Solu Sola Çatıştırmak
En son Cizre’de düzenlenen 4. Mela-yê Cizîrî Sempozyumu, Kuzey Kürdistan özelinde bu sosyolojik gerçeği çıplak biçimde ortaya koydu. Sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kürtlerin bir araya geldiği her diplomatik, politik ve askeri süreçte devreye girerek onları ayrıştırma ve bölme imkanını hiç kaçırmıyor. Bu etkinliğin ve sonrasında gelişen olaylar silsilesinin Kürtler açısından 2025 yılının en önemli diplomatik hamlesi olarak kaydedebileceğimiz Duhok MEPS konferansı sonrasına denk gelmesi bir tesadüf olamazdı. Sempozyumda devlet ve AKP görevlilerinin dini ve politik mesajlarla sahayı manipüle etmesi bu politikanın güncel bir örneğiydi.
En çarpıcı olan, korucubaşı geçmişiyle, devlet ile olan derin ilişkileri bilinen AKP’li Şırnak Milletvekili Arslan Tatar’ın Mesud Barzani’ye yönelik hitabeti ve daha komiği, ona verilen en sert tepkinin Tatar’ın kuzeni olan Zafer Partisi’nin Doğu-Güneydoğu Bölge Başkanı Mahmut Tatar’dan gelmesiydi. Sempozyum sonrası yasanan gelişmeler kamuoyu önünde cereyan ettiği için tekrara gerek yok ama Türkiye Cumhuriyeti devletinin değişmeyen karakterinin önemli ifadesi olarak emsal teşkil ediyor.
En son tahlilde bu tablo tüm Kürtlere önemli bir gerçekliği hatırlatıyor:
Dağılmış olanı yeniden bir araya getirmek farklılıklarımızı bütünleştirmek hayati önemdedir. Devletin yüz yıllık stratejisi Kürtleri bölmek, çatıştırmak ve çoğulluğunu tehdit olarak yönetmektir Kürtlerin yüz yıllık ihtiyacı ise çoğulluğu kendi lehine bir toplumsal güce dönüştürmektir.
Tamda bu bağlamda Kürdistan’ın tarihsel-toplumsal özgünlüğü devreye giriyor. Nakşibendilik, 14. yüzyılda Bahâeddin Nakşibend ile ortaya çıkıp sessiz zikir, içsel disiplin, toplumsal merkezlilik ve güçlü cemaat örgütlenmesiyle Kürdistan’da derin bir siyasi-toplumsal damar oluşturduğu bilinen bir gerçektir. Nehrî kolundan Barzanilere, Şemdinan’dan Norşin’e uzanan geniş bir etki alanı kurarak Cumhuriyet sonrası Kürt isyanlarının, Şeyh Said, Ağrı, Barzani hareketlerinin ana sosyo-dinî zeminlerinden biri olmuştur.
Barzaniler bu mirası hiçbir zaman inkâr etmedi, aksine sahiplenerek modern Kürt siyasallığının önemli bir bileşenine dönüştürdü. İlginç olan ve Kürdistan Özgürlük Hareketini diğer tüm benzerlerinden farklı kılan, başlangıçta radikal Marksist-Leninist bir çizgide ortaya çıkmasına rağmen, dönemsel bazı dalgalanmaların dışında bu tarihsel isyan damarlarının hiçbirine ideolojik mesafe koymayışı oldu. Onları gerici bir gelenek olarak dışlamak yerine, Kürt halkının özgürlük arayışının tarihsel sürekliliği olarak sahiplendi.
Bu, Kürdistan Özgürlük Hareketini Türkiye’deki klasik sosyalist hareketlerden ayıran en temel özelliklerden biridir. Türk solunun tersine Kürdistan Özgürlük Hareketi toplumsal katmanlara, kültürel damarlara ve sınıfsal çeşitliliğe karşı dışlayıcı değil, bütünleştirici ve dönüştürücü bir yaklaşım göstermiştir.
Bu nedenle Türkiye solundan haksız biçimde eleştiriler ve kampanyalar görmüş olsa da halk zeminindeki karşılığını tam da bu kapsayıcılık sayesinde güçlendirmiştir.
Sonuç: Sosyalizm Devletle Değil, Toplumla Yeniden Doğacak
Geleceği belirleyecek olan şey silahlı mücadelenin bitip bitmemesi ya da anayasal statü değildir; toplumun kendini yeniden üretme kapasitesidir. Sosyalizm tarih sahnesine devlet kurarak değil, toplum kurarak çıkmıştır. Bu coğrafyada yeniden doğuşu da yeni sınıfsal formasyonların birleşmesine bağlı olacaktır.
Bu nedenle artık doğru soru:
“Hangi sosyalizm modeli?” değil,
“Bu coğrafyada hangi sınıf yükseliyor?” sorusudur.
Ve cevap açıktır:
Yeni sosyalizm, dağdan kente, güvenceden prekaryaya, erkek egemen üretimden kadın merkezli toplumsal ekonomiye, ulusal sınırlardan transnasyonel halk ağlarına uzanan yeni toplumsal dönüşümün adıdır.
Belki de en doğru cümle şudur:
Sosyalizm bir fikir değil, yükselen sınıfların adıdır.
Ve o sınıfları tanımladığımız gün sosyalizm yeniden başlayacak. Çünkü tarih mağdurun değil, kendini dönüştürenin yanında akar. Bugün bu dönüşüm İstanbul’un gecekondu mahallelerinde, Berlin’in banliyölerinde, Diyarbakır’ın yeni yerleşimlerinde, Qamişlo’nun kooperatiflerinde, Paris’in göçmen öğrencilerinde, Hewler’de Süleymaniye’de, Mahabad’da,Ürmiye’de, kadınların kolektif üretim ağlarında, kuryelerin grevlerinde ve deprem anında savaşlar sonrasında ortaya çıkan dayanışma pratiklerinde yaşıyor.
Sosyalizmin geri dönüşü nostaljiyle değil, bu enerjinin örgütlenmesiyle mümkün olacak.
Belki de en doğru cümle şudur:
Sosyalizm bir fikir değil, yükselen sınıfların adıdır.
Ve o sınıfları tanımladığımız gün sosyalizm yeniden başlayacak. Çünkü tarih mağdurun değil, kendini dönüştürenin yanında akar. Bugün bu dönüşüm İstanbul’un gecekondu mahallelerinde, Berlin’in banliyölerinde, Diyarbakır’ın yeni yerleşimlerinde, Qamişlo’nun kooperatiflerinde, Paris’in göçmen öğrencilerinde, Hewlêr’de Süleymaniye’de, Mahabad’da,Ürmiye’de, kadınların kolektif üretim ağlarında, kuryelerin grevlerinde ve deprem anında savaşlar sonrasında ortaya çıkan dayanışma pratiklerinde yaşıyor.
Sosyalizmin geri dönüşü nostaljiyle değil, bu enerjinin örgütlenmesiyle mümkün olacak.