Türkiye’de kadınlara yönelik kırım saldırılarının çok tartışılmayan ancak yoğun saldırı altında olan kesimlerinden biri de Alevi kadınları. Kadın olmalarından kaynaklı maruz kaldıkları saldırıların yanı sıra düşünceleri, inançları ve kimliklerinden dolayı da baskı altında olan Alevi kadınları, buna karşı güçlü bir var olma mücadelesi yürütüyor.
Bir yandan kadın kimliklerinden dolayı ağır baskılarla karşı karşıya kalan Alevi kadınları, diğer yandan da asimilasyon politikalarına karşı mücadele etmek zorunda kalıyor. Yaşadıkları yoğun baskılara rağmen Alevi kadınları var olma mücadelelerinden vazgeçmiyor.
Demokratik Alevi Dernekleri Eş Başkanı Mercan Gül, Alevi kadınlarının yaşadıklarını ANF’ye değerlendirdi.
‘ALEVİ HALKI ÇİFTE ASİMİLASYON YAŞIYOR’
Alevilerin Türkiye’de çifte bir asimilasyon politikasıyla karşı karşıya olduğunu belirten Gül, uzun süredir devam eden katliam saldırılarına dikkat çekerek şunları söyledi: “Aslında Aleviler Türkiye’de çifte asimilasyon yaşıyor diye düşünüyorum. İlk başta bütün Alevi toplumu hem dili hem de inancına dair çifte bir asimilasyonla karşı karşıya. Bununla paralel olarak da sürekli katliamlar yaşayan bir toplum, bir halk Alevi halkı. Yüzyıllardır katliamların yaşandığını biliyoruz. Cumhuriyetten önce de cumhuriyetten sonra da.
Ama bununla birlikte hem bir mücadele var hem de bazı noktalarda pes edişleri görebiliyoruz. Bugün baktığımızda Kürt Alevileri dünyanın pek çok yerinde mülteci olarak yaşayan en büyük toplumlardan biridir. Dünyanın neresine giderseniz gidin mülteci olarak her yerde karşılaşabiliyorsunuz.”
‘KÜLTÜRÜMÜZÜ VE İBADET MÜZİĞİMİZİ BİLE KULLANIYORLAR’
Aleviler üzerindeki asimilasyonun iki kat olduğunu ve özellikle kültürlerinin yok edilmek istendiğini belirten Gül, sözlerini şöyle sürdürdü: “Asimilasyon dedik, göç dedik ama bugün geldiğimiz noktada sistem hâlâ Aleviler üzerindeki baskıyı sürdürüyor. Kültürümüzü yok saymak, dilimizi yok saymakla birlikte türkülerimizi bile alıp kullanıyorlar. Müziklerimizi alıp kendilerine uygun alanlarda kullanıyorlar. Kültürümüzü ve müziğimizi filmlerde kötüye kullanma, mafya dizilerinde kullanma gibi bir durum var.
Bizim ibadetlerimizde kullandığımız müzikleri alıp katliamlara yol açacak içeriklerde kullanıyorlar. Sokakta çocukların bunları öğrenip gidip dışarıda birbirini öldüren 17-18 yaşındaki gençlere dönüştüğünü görebiliyoruz. Gelinen noktada Alevi toplumundaki dağılma ve mültecilik çok ağır sonuçlar doğurdu. İnkar edilemeyecek şekilde soyumuzdan ve kültürümüzden kopuş yaşanırken, dünyanın farklı yerlerinde gencecik çocukların kayboluşuna tanıklık ettik.
Mülteci olduklarında yabancı ülkelerde kış boyunca neredeyse her hafta en az iki çocuğun kaybolduğunu okuduk. Bu asimilasyon politikalarının sonucunda uyuşturucuya bulaşmış çocuklar görüyoruz. Fuhuşa sürüklenmiş kadınlar görüyoruz. Bunlar acı gerçekler olabilir ama bu acı gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Bu gerçekleri görmezsek kendi toplumumuza nasıl yardımcı olabiliriz?”
‘DEVLET “ALEVİ OLACAKSA BENİM ALEVİM OLSUN” İSTİYOR’
Alevi kurumlarının yalnızca ibadet alanına odaklanmasının yetersiz olduğunu ifade eden Gül, şöyle devam etti: “Alevi kurumlarının sadece ibadete odaklanması yeterli değil. Asıl can alıcı nokta da burada. Alevi kurumları ne yapıyor? Bana göre sürekli yeni kurumlarla çoğalıyor. Bu çoğalma da beraberinde bölünmeyi ve parçalanmayı getiriyor. Bugün Türkiye’de, hatta yurt dışında da dernekler kuruluyor ama amaç çoğu zaman sadece bir kurum oluşturmak ve onu öne çıkarmak oluyor. Kendince fikir yürütüp Aleviliğe yön vermeye çalışmak ve Alevileri bir kalıba sokmak gibi bir durum var.
Kemalizme yakın duran bazı Alevi cemevlerinin durumunu biliyoruz ve bunu inkâr etmeyeceğiz. Aslından uzak, özünden uzak, gerçekliğinden uzak, sadece ritüeller üzerinden hareket eden kurumlar var. Öte yandan sistem, özellikle AKP döneminde Alevileri hükümet politikalarına sıkıştırmaya çalıştı. Yani nasıl ‘Kürt olacaksa benim Kürdüm olacak’ diye bir politika varsa, aynı şekilde ‘Alevi olacaksa benim Alevim olacak’ anlayışıyla devlet eliyle bir Alevilik yaratılmaya çalışılıyor.
Çıkıp ‘Alevilik Ali’yi sevmekse ben herkesten çok Ali’yi seviyorum’ diyorlar. Ama sistemin derdi Alevilerin nasıl birlikte hareket edeceği, nasıl asimile olmayacağı, nasıl dağılmayacağı veya çocuklarının nasıl heba olmayacağı değil. Bu konuda bizim de dikkatli olmamız gerekiyor. Sadece ‘Aleviler müsahip toplumlardır’ demek yetmiyor. Tek elden, birlikte belirlenmiş bir yol haritası olmalı ve Alevilerin bazı temel konularda ortak hareket etmesi gerekiyor. Elbette yöreye göre, köye göre herkes kendi rengini yaşatacak ama ortak bir paradigmanın olması şart. Her toplumda olduğu gibi bizim de ortak bir yolumuz olmalı.”
‘ALEVİ KADINLARI GÖÇLE ÖZÜNÜ, KOMŞUSUNU VE YAŞAMINI KAYBEDİYOR’
Alevi kadınlarının yaşadığı baskı ve asimilasyonun çok katmanlı olduğunu belirten Gül, göçün kadınlar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurgulayarak şunları söyledi: “Özellikle bir kadını düşündüğümüzde, toprağından göç etmek zorunda kaldığında aslında her şeyini de kaybetmiş oluyor. Özünü kaybediyor, komşusunu kaybediyor, yaşamını kaybediyor, iç huzurunu kaybediyor, duygusunu kaybediyor. Bütün bunları kaybettiği yerde aynı şekilde yaşadığını söyleyemeyiz.
Bu kadınlarla birebir konuştuğunuzda aslında kendilerini yaşayamadıklarını görüyorsunuz. Bir anlamda soyut bir yaşam sürüyorlar. Katliamlarla başlayan göçler bugün de devam ediyor ve bundan en çok kadınlar zarar görüyor. Alevi inancı zaten kadın erkek eşitliğini temel alan bir inançtır. Kürt Alevilerinde kadın ve erkek ayrımı yoktur. Cemlerde birlikte yer alırlar, söz kurarken de eşit biçimde söz alırlar.”
‘KÜRT ALEVİ KADINLARI KENDİ DİLLERİNDE İBADET ETMEK VE ŞİDDETSİZ YAŞAM İSTİYOR’
Alevi kadınlarının taleplerinin dünyadaki diğer kadınların talepleriyle ortak olduğunu ifade eden Gül, sözlerini şöyle tamamladı: “8 Mart yaklaşırken Alevi Kürt kadınlarının talepleri de dünyadaki mücadeleci kadınların talepleriyle aynıdır. Rojava’da savaşlarda kadınların verdiği mücadele ile Alevi kadınlarının mücadelesi birbirinden kopuk değildir. Alevi kadınları da eşit haklar talep ediyor. Toplum önünde ve yasa önünde eşit haklara sahip olmak istiyoruz. Dilimizi yaşamak istiyoruz, kültürümüzü yaşamak istiyoruz, kendimiz olarak yaşamak istiyoruz.
Kimseden üstün değiliz, kimseden aşağı da değiliz. Var olan kültürümüzü, yüzyıllardır gelen değerlerimizi yaşatmak istiyoruz. Örneğin neden kadın ve erkek olarak eşit şekilde ritüellerimizi yapamayalım? Kürtçeyi neden kamusal alanda kullanamayalım? 50 yıl önce cemlerimizde Türkçe mi vardı ya da İngilizce mi vardı? Kürtçe vardı. Bugün de baskı görmeden, şiddete uğramadan bu dili ve kültürü yaşamak istiyoruz. Öldürülmek istemiyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe girmesini talep ediyoruz.”