Hatice Kavran, Gülistan Doku, Rojbin Kabaiş ve İpek Er vakalarının birbirinden bağımsız ele alınamayacağını belirterek, özellikle Kurdistan’da kadınlara yönelik şiddet, tehdit ve cezasızlık sisteminin bilinçli bir politika olduğunu ve bu durumun açığa çıkması için bağımsız bir araştırma yapılması gerektiğini söyledi.
Avrupa Kürt Kadınları Birliği Platformu Üyesi Hatice Kavran, Gülistan Doku dosyasında yıllardır süren belirsizliğin sıradan bir kayıp ya da cinayet vakası olmadığını; meselenin devlet görevlilerinin sorumluluğu, cezasızlık zırhı ve sistematik şiddet sarmalıyla doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı. Doku’nun katledilmesinde kamu görevlilerinin rolünün artık açığa çıktığını belirten Kavran, bu davanın aydınlatılmasının, benzer tüm cinayetlerin karanlıkta kalan failleriyle hesaplaşmak için bir milat ve kararlı bir mücadele alanı olması gerektiğini ifade etti.
Kavran, ailenin arayış çabalarının halkı korumakla görevli devlet yetkilileri tarafından engellendiğini hatırlatarak, 6 yıl sonra ulaşılan sonuçların bir cinayeti ispatladığını, dönemin valisi ve mülki amirlerinin baş şüpheliyi korumak adına suç ortaklığı yaptığını vurguladı. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “herkes sorgulandı” söylemini kullandığını belirterek, “Dönemin valisi, katil oğlunu korumak için suç ortaklığı yaptığı, paradan başka hiçbir değer yargısı olmayan kişilerle birlikte bu suçu örtbas ettiklerini düşündüler. Türkiye’de özellikle Kurdistan’da bütün kadınların devlet görevlilerinin hedefinde olduklarını zaman zaman basına yansıyan haberlerden de görmekteyiz. Bu tesadüf olamaz; asker, polis ve güvenlik korucularının bu tür olaylara çokça isimlerinin karışması ve cezasız kalıp olayların üstünün kapatılması bunu gösteriyor” dedi.
Kadınlara yönelik şiddet, katliam ve tehditlerin Kurdistan boyutu ile basına ve mahkemelere yansıyan tablonun vahametini istatistiklerle açıklayan Kavran, 1997-2021 yılları arasında yapılan 793 resmi başvurudan 118’inin tecavüz, 675’inin ise taciz vakası olduğunu hatırlattı. Faillerin 482’sinin polis, 143’ünün ise asker olduğunu belirten Kavran, Diyarbakır, Şırnak, Hakkari, Van ve Batman’ın vaka yoğunluğunda ilk sıralarda yer aldığını ve ayrıca şantaj ve tehdit nedeniyle bildirilmeyen vakaların bilinenin 3-4 katı olduğunu ifade etti.
ŞANTAJ VE İNTİHARA SÜRÜKLEME
Son yıllarda üniversite öğrencilerine yönelik sistemli bir yönelim olduğunu belirten Kavran, Rojin Kabaiş ve Gülistan Doku cinayetlerinin bu durumun en somut örneği olduğunu vurguladı. Birçok genç kadının uygunsuz görüntülerle ve ailelerine söylenmekle tehdit edilerek şantaj kıskacına alındığını ifade eden Kavran, bu baskılar altında kadınların intihara sürüklendiğini ya da sessizliğe mahkûm edildiğini dile getirdi. İpek Er’in, Musa Orhan tarafından tecavüze uğradıktan sonra intihar etmesini hatırlatan Kavran, Orhan’ın tutuksuz yargılanarak korunmasını “devletin suçları örtbas ettiğinin kanıtı” olarak tanımladı.
CEZASIZLIK BİR SAVAŞ ARACIDIR
Çatışma bölgelerinde bu tür suçların bir “savaş aracı” olarak kullanıldığını ve devletin otoritesini kabul ettirmek adına bu eylemlere cezasızlık yoluyla izin verdiğini kaydeden Kavran, hapishanelerin de benzer bir tablonun merkezinde olduğunu söyledi. Cezaevlerinde görevlilerin “Burada benim hükmüm geçerli” mantığıyla hareket ettiğini ifade eden Kavran, 15 Temmuz sonrası cemaat mensubu kadınlara yönelik ihlallerin dünya basınında yer aldığını ancak Kürt kadınlarına yönelik benzer saldırıların görmezden gelindiğine dikkat çekti.
Kavran, bu durumun sadece devletsizlikle açıklanamayacağını, demokratik ülkelerde bu suçlara en ağır cezaların verildiğini vurguladı. Türkiye’deki tabloyu “gayrimeşru iktidarların ahlaksızlığı” olarak nitelendiren Kavran, “Bu, Türk devletinin Kürtlere yönelik yürüttüğü gayrimeşru ve sistematik bir savaştır. Kendi işgalini kalıcılaştırmak için her suçu işleyen bu zihniyete karşı Gülistan Doku davası üzerinden bir mücadele yürütülmelidir” dedi.