Kürdistan’da kadınların özgürleşmesi sorunu, uzun yılların tartışma konusudur. Kürt kadınlarının bugün hayatın her alanında önemli bir yere sahip olması, Özgürlük Hareketi tarihiyle iç içe geçmiş bir durumdadır. 1970’li yılların kaotik ortamında ortaya çıkan Kürdistan Özgürlük Hareketi, sadece Türkiye ve Kürdistan’da sosyalizme yönelik yeni bir bakış açısını değil, aynı zamanda Kürt halk gerçekliği içinde değişimin ilk adımlarını da atmış oldu.
Kürdistan gerçekliğinde kadınların hayata tam anlamıyla dahil olamaması ve sosyalist yapılar içerisinde dahi tam bir söz hakkına sahip olamayışlarına karşın PKK, ilk düşünce gruplarından başlayarak kadınlara tüm alanlarını açan bir noktada durdu. Her ne kadar Kürt kadın hareketinin doğuşu 1980 ortaları olarak kabul edilse de aslında Kürdistan’da kadınların özgürlük hareketine katılımları ilk andan itibaren vardı ve farklı bir konumda yer alıyorlardı.
İLK GÜNDEN BAŞLAYAN BİR ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI
PKK’nin ilk manifestosu olan “Kürdistan Devriminin Yolu”nda, Önder Apo PKK’nin hedeflerini açıklarken şöyle der: “Demokratik bir Kürdistan yaratmak, Kürdistan’ın toplumsal yapısı üzerindeki ağır feodal ve komprador baskıların ortadan kalkmasına bağlıdır. Feodal-komprador sınıf tarafından uygulanan baskı ve sömürünün ortadan kalkması, kadınların, köylülerin, azınlıkların ve tüm toplumsal yapının özgürleşmesini sağlar.”
Özgürlük Hareketi, Kürdistan’da yaşanmasını istediği değişimleri bir ‘devrimden sonra’ stratejisine bağlamadan, devrime giden yolda yapılması gerekenler üzerinden ele alırken, kadınların yaşamına dair genel düşüncelerin de ötesine geçti.
PKK’nin kuruluş kongresi bildirisinde ise Önder Apo, Kürt kadınlarını şöyle tanımlar: “Daha sınıflı topluma girerken köleleştirilen, koyu feodal baskı altında insanca yaşamdan kopartılan, kendi geleceği üzerinde söz hakkı olmadığından alınıp satılan, ufku bin türlü dertle karartılan Kürdistan kadınlarıdır. Bu baskılardan kurtulmak, aydın ve özgür bir kişiliğe kavuşmak, kendinin ve toplumun geleceği üzerinde söz sahibi olmak için, en az sizin kadar özgürlüğe susamış Kürdistan’ı bağımsız ve demokratik bir ülke haline getirmek için PKK önderliğindeki mücadeleye katılmalıyız.”
1980 darbesine kadar yaşanan süreç, aslında Kürt kadınlarının klasik sol ve Kürt milliyetçi yapılarda neden yer almadığını da gözler önüne seriyor. Kürdistan’ın gerçekliği dikkate alınmadan yapılan ideolojik söylemler, Kürt halkı arasında tam anlamıyla karşılık bulamadı; aksine, halkın örgütlerden uzak durmasına sebep oldu. Önder Apo’nun “feodal-komprador yapı” tanımıyla işaret ettiği kişi ve yapılara yönelik ilk saldırılar ile büyük Urfa direnişi, etkilerini yalnızca Kürt halkı üzerinde değil, o güne kadar kendi toplumu içinde büyük baskı ve yalnızlık altında yaşam mücadelesi veren Kürt kadınları üzerinde de gösterdi.
PKK ile Kürt kadınları, ilk kez arkada duran, “korunması gereken” ve “yardıma muhtaç” bireyler olmaktan çıkıp, karar veren ve eyleme geçen aktif bireyler haline geliyordu.
‘GÖGÜSLERİMİ KESTİLER AH DEMEYE UTANDIM’ DİYEN SAKİNE’NİN MİRASI KÜRT KADIN HAREKETİ
Kürt kadınları için en büyük etkilerden biri Diyarbakır zindan direnişleriydi. Diyarbakır Zindanı’nda yaşanan işkencelere rağmen, kadınlar koğuşunda Sakine Cansız’ın önderliğinde gerçekleşen büyük direniş, dışarıdaki kadınların da direnişe sahip çıkmasında etkili oldu. Sakine Cansız’ın Esat Oktay’a karşı dik tavrı, bugün dünyayı etkisi altına alan “Jin, Jiyan, Azadi” felsefesinin ilk adımları olarak kabul edildi. İçeride Sakine’nin direngen tutumu, dışarıda Kürt analarının cezaevi önündeki eylemlerinin başlamasına öncülük etti. O güne kadar PKK’li kadınların direnişleri olarak değerlendirilen eylemler, artık Kürt kadınlarının direnişine dönüşüyordu. Zindan önünde bir annenin içerideki işkencelere karşı kendini yakma girişimi, PKK’nin sadece bir örgüt olarak kalmayacağının da göstergesi oldu.
Diyarbakır Zindanı sonrasında yaşananlar, Kürt kadınlarının bu devrimin öncüleri ve ideolojinin zaferine götürecek öncüler haline gelmesini sağladı. Önder Apo ise, ilk günden itibaren Kürt kadının yaşamına odaklanarak, kadının içinde bulunduğu durumu çözümleme ve bu soruna doğru bir yanıt olma çabası içinde oldu. Bir çözümlemesinde, “Kürdistan’da sömürgeciliğin ulaştığı boyutlarla, özelde kadının içinde bulunduğu durumlar arasında sıkı bir ilişki kurulabilir. Kürdistan’da vücut bulan sömürgeciliğin, kadın gerçeğinin yalnız günümüzde değil, yüzyıllardan beri içinde bulunduğu süreçle yakın benzerlikleri vardır” derken, Kürt kadınlarının yaşadığı baskı, yalnızlaştırılma ve üçüncü sınıf insan muamelesi görme durumunun, Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesiyle aynı tarihsel bağlamda ele alınması gerektiğini vurgular.
PKK, KADININ VARLIK ÖRGÜTÜDÜR
Askeri darbe ve sonrasında gelişen baskı döneminden sonra ayakta kalan ve direnen tek hareket olarak PKK, yeni bir sürecin içerisine girmiş oldu. Artık bir halkın kaderi tamamen omuzlarındaydı ve halkın en yalnızlaştırılmış, yok sayılmış kesimi PKK’nin yanındaydı. 1970’li yılların PKK’si artık yoktu; yeni bir dönem ve yeni bir PKK gerekiyordu. 1980’li yılların ortalarında başlayan gerilla hareketi de bu yenilenmenin bir sonucu olarak ortaya çıktı. 1980’lerin sonlarına gelindiğinde ise PKK, klasik sol hareketler gibi “kadro hareketi” olmaktan çıkıp, bir halk hareketi haline gelmeye başladı.
Şehit Beritan’ın kendi anlatımıyla, ilk büyük sokak Newroz’u olan 1992 Cizre Newroz’unda Kürt kadınları, devletin katliam için gerçek silahlarla gerçekleştirdiği saldırılara rağmen direnmiş ve Cizre’de büyük Newroz kutlamalarının gerçekleşmesini sağlamıştı. 1992 Cizre Newrozu, sadece bir bayram kutlaması değil, Önder Apo’nun deyimiyle “dirilişin gerçekleşmesi”ydi ve bu dirilişte en büyük katkıyı, sokakları terk etmeyen Kürt kadınlarının iradesi sağladı.
Peki, Kürt kadınları PKK kurulmadan önce ve kurulduktan sonra da var olan çok sayıda sol ve milliyetçi örgüt varken neden PKK’yi sahiplendi? Bunu yalnızca ulusal bilinçle açıklamak mümkün mü? Tabii ki hayır. Önder Apo, bu konuya dair bir çözümlemesinde şöyle diyordu: “Bugün sosyalist ülkelerde karşımıza çıkan kadının özgürleşme durumu, ekonomik faaliyete daha fazla katılmak, toplumda daha fazla söz sahibi olmak ve fiziksel sağlık yönünden daha gelişmiş olmaktan ibarettir. Örneğin kadının siyasal alandaki payı çok sınırlıdır. Adeta biraz da genel eşitlik anlayışına ters düşmeme mantığı işler gibidir. Genel eşitliğin bir tamamlayıcısı olarak parti örgütlerine, devlet örgütlerine ve diğer toplumsal faaliyetlere resmi kararlarla belirli oranlarda katılım sağlanmaktadır. (…) Dolayısıyla kadının belirlenen statüsü, büyük oranda erkeğin oluşturduğu statüyü aşmış değildir. Kadın için belirlenen statü, feodal toplumda belirgin bir biçimde erkek egemenliğinin damgasını taşırken; sosyalist toplumda ise kadının sınırlı bir katılımı gerçekleşmiş, ama erkek egemenliğinin eşitliğe doğru dönüştürüldüğü statünün olumlu yönde belirlenmesinde yine erkek damgasını vurmuştur.”
İLK GÜNDEN BAŞLAYAN ARAYIŞ 90’LARDA PRATİK ADIMLARA DÖNDÜ
İşte tam da bu bakış açısı, bugünü yaratan bakış açısıdır; çünkü Kürdistan’da kadına bakışın nasıl olması gerektiğini anlatan Önder Apo, bunun bir yerlerden kopyalanan bir model değil, kendi özgün koşulları içinde olabileceğini vurgulamıştır.
Kürdistan’da 1990’lı yıllar, birçok değişimin yaşandığı yıllar oldu. Özgürlük Hareketi’nin halklaşması ve halkın PKK’ye yönelik büyük desteği, yaşamın her alanında örgütlenmeyi de beraberinde getirdi. Yasal siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, dernekler ve kültür merkezleri açılmaya başlandı. Bu dönemde Kürt kadın hareketi de kendi özgün koşullarına göre yapılanmaya yöneldi. Bu süreç içerisinde Yurtsever Kadınlar Derneği, Özgür Kadın Derneği, Dicle Kadın Kültür Merkezi, Ulusal Demokratik Kadın Derneği, Kürt Kadın Dayanışması, Kadın Sorunları Araştırma Vakfı, ARJİN, JİYAN Kadın Kültür Evi ve Roza Kadın Derneği gibi çok sayıda dernek ve kurum açıldı. Açılan bazı kurumlar kapanmış olsa da yerlerine mirasını daha da geliştiren yenileri açıldı.
Burada bir parantez açmak gerekiyor: Kürdistan Özgürlük Hareketi tarihinde önemli bir nokta, hareketin ilk günden bugüne isim fetişizmi yapmaması ve süreçlere göre kendini yenilemesidir. Bu nedenle, bazı kurumların açılma gerekçeleri değiştiğinde veya kendini tekrara düşürdüklerinde yapılanmalar da değişebiliyor. Bu, sadece devlet baskısından kaynaklı değil; aynı zamanda gereklilikler üzerinden geliştirilen bir örgütlenme modeli olup, Türkiye’de solun sıkça kullandığı bir deyimle “somut koşulların somut tahlilleri” mantığını da beraberinde getiriyor.
90’ların bu birbirinden bağımsız görünen kadın örgütlenmeleri, 2000’lerle birlikte Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin daha da büyümesi ve özgürlük mücadelesinin gereklilikleri, bir çatı yapılanmasının zorunlu olduğunu ortaya çıkardı. KJK ile kurulan çatı örgütü, Türkiye’de de benzer çatı örgütlenme modellerinin geliştirilmesini sağladı. Demokratik Özgür Kadın Hareketi ile başlayan çatı örgütlenmesi, sonrasında Kurdistan Jinen Azad ve daha sonra Tevgere Jinen Azad ile devam etti.
Türkiye ve Kürdistan’da bu süreç yaşanırken, 1990’lı yıllar Kürdistan gerilla mücadelesi açısından da önemli bir eşik aşımı ve yeni bir savaşçı örgüt modeli geliştirilmesini sağladı. Önder Apo, Kürt kadınının içinde bulunduğu durumdan tamamen kurtulması ve kendine ait bir devrim pratiği geliştirmesi için kadın gerilla ordusunun kurulması gerektiğini belirtti.
Soruna klasik sol anlayışın çok ötesinde bakan Önder Apo, kadının kendisini yaratmasının önünü açarak, kadını erkeğin tüm zihniyet baskılarından kurtarmayı amaçlayan ilk adımı attı. Bugün dünya çapında hem devrimci mücadeleye hem de kadın mücadelesine ilham vermeye devam eden kadın gerilla ordulaşmasının ilk adımı 1990’larda atılmış oldu.
HEM SİSTEME HEM DE ERKEĞE KARŞI BİR VARLIK SAVAŞI
Bu adımın yarattığı gerçeklik, o güne kadar var olan sol düşünce sisteminin de tamamen yıkılması anlamına geliyordu. İki kat yok edilme saldırısı altında olan Kürt kadınları, sol düşünce sisteminin bugüne kadar yarattıklarının aksine, eylem alanlarında kendi düşüncelerini şekillendiriyor; bir yandan sistemle savaşırken, diğer yandan özgürlük mücadelesi ve Kürt halkı içindeki erkek egemen akıla karşı büyük bir düşünsel savaş veriyordu. Bu da onların teorilerini eylem alanlarında şekillendirmelerine ve yeni bir sosyalizm ile direniş teorisi oluşturmalarına imkan sağlıyordu. O güne kadar var olan “savaş bir erkek işidir” anlayışının aksine, kadınların örgütlediği ve yönettiği bir savaşın ortasında, bütün erkeklik biçimleriyle de savaşan bir kadının doğuşu başlamış oluyordu.
Önder Apo, kadınlara yönelik yaptığı çözümlemelerden birinde, PKK’nin Kürt halkı içinde nasıl bu kadar büyüdüğünü de açıklıyordu. Aile ile ilgili bir çözümlemesinde şöyle diyordu: “Aileyi devrimcileştirmeyi kitle faaliyetlerimize yansıtacağız. Kadın hareketinin teşkilatlandırılmasında, aile içi devrimciliğin geliştirilmesine önemli görev yükleyeceğiz. Çoğunuz ailenizi teğet bile geçmiyorsunuz. Bu, doğru olmadığı gibi, onlara da bir yarar getirmiyor. Ailenin içinde bulunduğu durumu düşünerek dikkatli ve duyarlı olmalarını tembihlemek ve bunu sağlamlaştırmak önemli bir siyasal görevdir. (…)
Düşmanın oynadığı büyük oyunu tersine çevirerek her aileyi bir yurtseverlik ocağına dönüştürelim. Her aile partinin küçük bir hücresi haline getirilirse, Kürdistan kurulmuş olacaktır. Bu başarılamazsa, kurtuluşun çok zor olacağını veya kurtuluşun, ailelerin devrimcileştirilmesiyle orantılı olarak gelişeceğini belirtmek gerekir.”
DEVAM EDECEK