SEYİT RIZA'NIN FOTOĞRAFLARI
Tam 89 yıldır tek bir izin, bir nişanenin, hatta mezarının bir avuç toprağının peşindeyiz. Onu idam ettiklerinde, Dersim’in kapılarını kar henüz terk etmemişti. Yaşananlar sıradan bir doğa fırtınası değil; bir halkın bahtsızlık girdabına bir yıldırım gibi düşen, evlerin üzerine çöken ve yuvaları darmadağın eden bir felaketti.
Oysa o yılın Temmuz sonundaki kavurucu sıcaklık, Kürdistan’ın dört bir yanının bağrında çılgınca fır dönüyordu; daha önce Şeyh Said ve yoldaşlarının boynuna dolanan o sıcaklık, Dersim’in yarasını o kışın karında daha da hararetli ve sızılı kıldı.
Bu acı hikâye tam da buradan, 2026 yılının bir Temmuz akşamında başlıyor. Brüksel’in yakınındaki “Denderleeuw” kasabasındaki o küçük evde, sürgün hepimizi aynı çatı altında buluşturmuştu. O küçük odanın Kürdistan’ın dört parçası olduğunu söylesem mübalağa etmiş olmam; Bakur’dan Cahit Mervan, Faruk Sakık, Hüseyin Dağ, Sedat Ulugana ve Ergün Depî, Rojava’dan Ejder Şêxo, Rojhilat’tan Barzan Şaswar ve Başur’dan da bendeniz Ferman Muhammed oradaydık.
Biz gazetecilerin buluşması asla şahsi bir vakit geçirme değildir; kalplerimiz memleketin ritmiyle çarpar. Ve o sisli gece yarısına kadar da kelamımız, Seyit Rıza ve yoldaşlarının kayıp mezarları üzerineydi.
Doktor Sedat, bir yıldır adeta bir tarih avcısı gibi bir davanın izini sürüyordu. Sürgündeki o gecede, emeğinin meyvesi bir cevher gibi parıldadı: Seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edildiği o trajik anın tarihi bir fotoğrafının bulunduğunu söylemesiydi.
1937 yılında Seyit Rıza’nın aziz bedeni sehpaya çıkarıldığında, haberler ve fotoğraflar Atatürk’ün önüne götürülür. O, bir korkuyla şöyle der: “Bu fotoğrafları kesinlikle kimseye göstermeyin; çünkü o bir seyittir ve Kürtler bunu kabul etmez, bu çok tehlikelidir.”
Böylelikle fotoğraflar, tıpkı mezarı gibi gizliliğin en karanlık mahzenlerine gömüldü. Fakat bu katı sansür, aslında iktidarın o liderin cansız bedeninden bile duyduğu o muazzam korkunun açık bir kanıtıydı. Tarih, Seyit’in özgürlük uğruna verdiği o köklü mücadeleye bir cevap vermek istercesine, bir yıl önce gerçek kapıyı araladı ve o fotoğraf uluslararası bir müzayedede gün yüzüne çıktı.
Türk tarafı, geçmişi tamamen yok etmek ve fotoğrafı yakmak için çok büyük paralar teklif etmişti; ancak Doktor Sedat, Kürt halkının dayanışmasıyla müzayedenin sonuna kadar gitti ve bu tarihi acının da mezarı gibi adsız sansız kalmasına müsaade etmedi.
O fotoğraf Denderleeuw’deki sürgün evinde masanın üzerine konulduğu an, diller manzaranın azameti karşısında tutuldu; ne anlatılabiliyor ne de yazılabiliyordu. Doktor Sedat, hepimizden önce fotoğrafın en hüzünlü detayına dikkat kesilmişti: Seyit Rıza’nın çorapları ve şalvarı…
Çoraplar öyle özel bir tarzda örülmüştü ki, yapılan incelemeler sonucu bunun Dersim analarının el emeği, özgün motifi olduğu anlaşıldı. Vaktiyle o çorapları, onu Dersim dağlarının ayazından ve karından korusun diye büyük bir sadakat ve aşkla örmüşlerdi. Fakat kim bilebilirdi ki, o mütevazı yün iplikler 89 yıl sonra bir liderin ölümsüz kimliği olacak ve idam edildiği o saniyede onun tanınmasını sağlayacaktı?
O gurbet akşamında Cahit Mervan sessizliği bozdu ve şu öneride bulundu: “Yarın bu fotoğrafları bir haber dosyası yapalım ve Stêrk TV’de yayınlayalım.” Öyle de yaptılar. O fotoğrafın yayınlanması adeta büyük bir patlama etkisi yarattı; parçalar arasındaki tüm yapay sınırları ve tel örgüleri paramparça etti, 89 yılın sisini dağıttı ve Seyit Rıza’yı tüm ihtişamıyla o uğursuz Lozan Antlaşması’nın yıl dönümünde önce geri döndürdü.