Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu’nun (MİA-FED) “Demokratik İslam: İnançta samimiyet, toplumda özgürlük” şiarıyla düzenlediği Demokratik İslam Kongresi 3’üncü Büyük Konferansı, birinci oturumla devam etti. Moderatörlüğünü Dr. Fatih Çiçek’in yaptığı ilk oturumda, Süleymaniye Üniversitesi Tarih Bölümü Profesörü Dr. Kiwan Azad, Yazar Fahrettin Şeker, Hak İnisiyatifi Derneği Başkanı Fatma Bostan Ünsal ve İlahiyatçı-yazar Ali Bulaç konuşmacı olarak katıldı.
“Türk-Kürt ilişkilerinin yeniden demokratik temelde inşası” konulu bir sunum yapan Fatma Bostan Ünsal, şunları dile getirdi: “Kürt meselesi var, insan hakları ihlalleri yoğun bir şekilde işleniyor ama bu bizim gündemimize çokta girmiş değil. Bunu bir özeleştiri olarak söyleyebiliriz. Bugün daha çok İslamcı düşüncenin etkisi altında olduğu düşünülen bir hükümet iktidarda. Bu sıraladığımız düşünce akımının ötesinde bir şey. Düşünce akımının temsilcisi olarak görmüyorum bunu. İslam’ın bazı değerlerinin buraya transfer edildiğini görüyoruz. Bu İslamcılığın hızlı bir yüz yılını dile getirdiğimizde, bir Müslüman olarak üzerimize düşen adaletin yanında olmak. Aleyhimize bile olsa adaletin yanında olmak gibi ilahinin üzerimize verdiği sorumluluğu ihlal ettiğimizi düşünüyorum. Farklı etnik gruplarında bir arada olabileceği bir zemin olarak adalet ve insan hakları üzerine düşünüp böyle bir ortak zemin üretme yönünde bir çabamız olabilir.
O zaman kendimize bir alan açmak için Medine Sözleşmesi dilimizden düşmüyordu. Ama bugün sözleşme herkes tarafından söyleniyor değil. Daha çok sistemin biraz dışında kalanların, sistemde eşit söz sahibi olmak isteyenler tarafından dile getirildiğini görüyoruz. Bugün de İslamcılara düşen görev, 25 yıl önceye gidip, bizim savunduğumuz çoğulcu yapıyı dile getirecek, adalet ve insan hakları temelinde bir yaşayışı kurmak üzere bir araya gelmek olmalı.
Geriye bakarak bizim statükoyu koruyan bir gelenekte olduğumuzu fark ederek, bundan sonra bütün çeşitliliği etnik grupların bir arada bulunacağı ve herkesin adalet temelinde, insan haklarına saygı temelinde bir zemin olarak Demokratik İslam’ı düşünebilir miyiz diye düşünmemiz gereken zeminindeyiz.”
“Siyasal İslam’ın tükenişi: iktidar, araçsallaşma ve ahlaki erezyon” konulu sunum yapan Fahrettin Şeker, “İslam teslimiyettir, kurtuluştur, mutluluktur, huzurdur. Ama İslam ve Müslümanlığı bir birinden ayırmak gerekiyor. İkisi başka şeyler. Yapılan ahlaksızlıkları İslam’ın üzerine atıyorlar. Halbuki dincilerin işi. Tahribatlar, kirlilikler hepsi onlardan; İslam’dan değil. İslam amaç ama araç olmuş. Partilerin, ticaretin aracı olmuş. Dini istismar ediyorlar. İslam dini sade bir din. Mazlum da ‘Allah’ diyor, zalim de ‘Allah’ diyor. Mazlumda dini referans alıyor, zalim de. Kimse bu dini kendine göre yorumlayamaz. Din çıkar, ticaret için kullanılmaz. Makam için, parti tutmak, insanları kandırmak için kullanılmaz” dedi.
“Siyasal İslam’ın doğuşu ve yayılışı” başlığıyla konuşma yapan Kiwan Azad, “Bugün Filistinliler ve Kürtlerin yaşadığı sorunlara baktığımızda Hz. Muhammed Mekke’de Medine’ye hicret ettiğinde önemli üç iş yaptı. Birinci olarak, mescidin inşasını gerçekleştirdi. İkinci olarak, kardeşleşmeyi sağladı. Üçüncü olarak da, Medine Vesikası oluşturdu. Bunlar çok önemli adımlardı. Bir anayasa sözleşmesi oluşturdu o dönemde. Bütün kurallar ve yasalar bu anayasa çerçevesinde düzenledi. İslam, İslami siyaset değildir. İslam Allah’ın dinidir, değerlerin dinidir. Siyaset insanların işidir ve bazen insanları, aileyi, kültürü yozlaştırır. Siyaset toplumda ayrışmalara yol açmıştır” diye konuştu.
“Medine vesikası ışığında barış ve demokratik toplum” başlıklı sunumunda, Medine Sözleşmesi’nin çıkış nedenine ve önemine değinen Ali Bulaç, şunları ifade etti: “Efendimiz (Hz. Muhammed) Medine’ye geldiğinde Medine bir kaos ortamında yaşıyordu. Müslümanlar, Putperest Araplar ve Yahudiler yaşıyordu. Medine içinde Müslüman olan Araplar ve putperest Araplar vardı. Medine Sözleşmesi’ndeki ilk maddelere baktığımızda, kavimler arasında bir anlaşmadır. Herkes kendi kavmini zikrediyor. İlk madde, ‘Bu sözleşmeye taraf olanlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmettir.’ Yani ayrı bir siyasi birlik kurmuşlar. 36 ülkede bu sözleşmeyi anlattım. Sözleşmeden hareketle, her kavimin 4 önemli hakkı var. Bir, herkesin etnik kimliğini her alanda özgürce ifade edebilmesi. İki anadilde eğitim hakkına sahip olması. Üçüncüsü, örf ve adetlerini her hangi bir asimilasyona uğramadan yaşanabilmesi. Dördüncüsü ise, bölgeler arasında dengesizler varsa o dengenin korunması için pozitif ayrımcılığın takip edilmesi. Bundan hareketle dünyamızın yeni bir evreye girdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla yeni bir ülke, yeni bir dünya tasarrufuna sahip olmamız lazım. Yeni bir ülke, dünya var olacaktır diye düşünüyorum.”