Halep’in Kürt mahalleleri Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de süren çatışmalar, yalnızca sahadaki askeri dengeleri değil, Suriye’nin geleceğine ilişkin diplomatik ve siyasi hesapları da yeniden gündeme getirdi.
Bu gelişmeler ışığında konuşan siyasetçi Hişyar Özsoy, ABD’nin Suriye ve İran politikalarından Türkiye’nin Halep ve çevresindeki rolüne, SDG ile Şam arasında yürütülen müzakerelerden Kürtlerin bölgesel denklemdeki konumuna kadar uzanan kapsamlı bir tablo ortaya koydu.
Özsoy, Halep’te yaşananların Kürtler açısından yeni bir muhasebe sürecini tetiklediğini, aynı zamanda ABD’nin Türkiye ve İsrail’i merkezine alan Suriye tasarımının sahadaki yansımalarını görünür kıldığını ifade etti.
BAŞKA CEPHELERE KAYMA POTANSİYELİ ÇOK YÜKSEK
Siyasetçi Hişyar Özsoy, ABD’nin Suriye politikasında Kürtlerle kurduğu ilişkinin koşullara bağlı olarak nasıl dönüştüğünü, Şam yönetimiyle SDG arasında yürütülen müzakerelerin neden tıkandığını ve Halep’teki saldırının arka planında Türkiye’nin rolüne dair değerlendirmelerde bulundu: “Amerika için bu öncelik değişimi yeni bir durum değil. ABD, Kürtlerle ilişkilendiğinde Kürtler DAİŞ saldırısı altındaydı, Suriye’de Esad vardı ve ABD de Esad karşıtı bir pozisyondaydı. Dolayısıyla YPG’ye sundukları ve daha sonra SDG’nin oluşumuna verdikleri destek düşünüldüğünde, Suriye’de rejim değişikliği olunca ve yeni rejime de Amerika hamilik yapmaya başlayınca, SDG ile olan ilişkilerinde ciddi bir dönüşüm yaşandı. Eskiden Amerika Suriye’deki çoğu taktik-askeri olan ilişkilerini Fırat’ın doğusundan yönetmeye çalışıyordu, şimdi ise siyasi ve diplomatik stratejisini Şam’da uygulamaya çalışıyor.
Amerika’nın artık açık biçimde hamiliğine soyunduğu, İsrail’le barıştırdığı başka bir rejim var ve bu rejimi şu an güçlendirmeye, Şara üzerinden yeni bir Suriye kurmaya çalışıyor. Bu çerçevede Amerika için öncelik, Şara’nın İsrail’le olan ilişkisi. Şara’nın İsrail’e biat edeceği bir ilişki kurması da bunun parçasıydı ve bunu başardı. İkincil bir hamle olarak ise, on yıldır askeri ittifak içinde olduğu Kürtleri bir şekilde yeni rejime entegre etmeye çalışıyor.
Tabii bu noktada birtakım sıkıntılar ortaya çıktı. 10 Mart’tan bu yana müzakereler yapılıyor ve Şam rejimi, SDG’den gelen taleplere büyük ölçüde kulağını tıkamış durumda. Ne zaman SDG ile bir anlaşmaya yaklaşılsa, bu kez Türkiye’nin doğrudan müdahaleleri devreye girdi. Halep saldırısından hemen önce, basına yansıdığı kadarıyla 4 Ocak’ta Şam’da SDG ile Şam heyeti arasında yapılan müzakereler iyi başlamış ve imzaya doğru gidiyordu. Ancak Türkiye’ye çok yakın duran Dışişleri Bakanı Şeybani toplantıya girerek toplantının bittiğini söylemiş ve Amerikalı heyeti dışarı çıkarmış. Bir gün sonra Paris’te İsrail’le bir güvenlik anlaşması için görüşmeler başladı ve 6 Ocak’ta mutabakata varıldı. Aynı gün Halep’te bu saldırı gerçekleşti.
Türkiye’nin bütün kapasitesiyle Halep’e yönelik bu saldırının içinde olduğunu düşünüyorum. Bu bir dışsal destek değildi. Planlanmasından uygulanmasına kadar askeri, diplomatik, istihbarat ve teknik askeri boyutlarıyla Türkiye’nin dahil olduğu; Şam yönetimi ve Türkiye’ye vekalet eden silahlı çetelerle birlikte yürütülen bir operasyondu.
Bu saldırı, temelde SDG ile Şam arasındaki müzakerelerde Kürtlerin iradesini kırmayı, statü taleplerini baltalamayı, askeri gücü sulandırarak entegrasyonu dayatmayı ve SDG’nin pazarlık masasındaki elini zayıflatmayı hedefliyordu. Birçok açıdan değerlendirilebilir ama esas olarak Türkiye’nin niyetinin bu olduğu görülüyor. Halep’te başlayan bu durumun da başka cephelere kayma ihtimali oldukça yüksek.”
ABD’NİN KONSEPTİ MÜMKÜN MERTEBE ŞARA’YI GÜÇLENDİRMEK ÜZERİNE
Özsoy, sahadaki askeri güç dengelerinin Fırat’ın doğusu ve batısı ayrımı üzerinden nasıl şekillendiğini anlattı; ABD’nin bu ayrım konusundaki tutarsız tutumuna, SDG ile Şam arasındaki görüşmelerde Türkiye’nin müdahaleci rolüne ve olası askeri senaryolara dikkat çekti: “Sahadaki güçlerin dağılımı, kimin ne kadar savaşabileceği ve bir alanı ne ölçüde tutabileceğiyle bağlantılı olarak Fırat’ın doğusundaki çerçeve de belirlenmiş olur. Çünkü Amerika bugüne kadar Fırat’ın batısıyla ilgili olarak Kürtlerle ‘bizim bir hukukumuz yok, oraya karışmıyoruz’ dedi. Efrîn’de de böyle dedi, Minbic’da da böyle dedi, Til Rifat’ta da böyle dedi. Şimdi ise Şam rejiminin Dêr Hafir ve Tebqa’ya doğru bir dizi askeri hareketliliği söz konusu. Yani buralarda da Amerika’nın ‘burası Fırat’ın batısıdır’ diyerek pozisyon almaması pekâlâ ihtimal dahilinde. Bunu baştan söylemek gerekir.
Burada Amerikalıların zihninde Fırat’ın batısı ve doğusu gibi net bir sınır var mı, doğrusu bundan emin değilim. Amerikalıların verdikleri sözler var ama tutulmayan sözler de var; bunu geçmişte gördük. Sadece Suriye’de değil, Irak’ta da gördük, Afganistan’da da gördük. Dolayısıyla Fırat’ın doğusu ve batısı üzerinden bir müzakere yürütülmesinden ziyade, bana göre Amerika’nın temel konsepti şu: Mümkün mertebe Şara’yı güçlendirelim. Zaten İsrail’in güvenlik taleplerini kabul ettirdik, onu biat ettirdik ve yeni Suriye’nin dizaynında istediğimiz gibi kullanabiliriz. Kürtler de taleplerini mümkün mertebe geri çeksinler.
Bu konseptte Kürtlerin zayıflaması Amerika açısından sorun olarak görülmüyor. Tabii ‘Amerika’ dediğimizde tek bir aktörden söz etmiyoruz; Dışişleri Bakanlığı var, CENTCOM var, askeri ve bürokratik yapılar var, Kongre var. Ama şu an bu diplomatik süreci yürüten ekibin başında Tom Barrack bulunuyor. Gördüğümüz kadarıyla, SDG ile rejim arasında anlaşmanın nasıl olması gerektiğine dair çok net bir çerçeve çizmiyorlar. ‘Bir şekilde anlaşın da biz bu meseleyi kapatalım’ yaklaşımı hâkim. İsrail bağlamında Şam’dan istediklerini şimdilik aldılar; Şam bir şekilde İsrail’e biat etti. Kürtler ise taleplerini geri çekmeye zorlandı, sınırlar konusunda geri adımlar attı.
Mesele şu ki, Türkiye bu atılacak geri adımlarla, tavizlerle yetinmek istemiyor. Bir bütün olarak SDG’nin tasfiye edilmesini istiyor. Oysa Şam yönetimi SDG ile birçok noktada detayları konuşmuştu; SDG’nin yeni ordu içinde üç tümen ve tugaylar şeklinde, görece otonom bir yapıyla konumlanmasını kabul ettiğine dair haberler vardı. 4 Ocak’taki görüşmelerde süreç bu yöne doğru ilerliyordu. Ancak belli ki Türkiye doğrudan müdahil oldu. 4 Ocak’ta anlaşmaya çok yaklaşılan çerçevenin kendisine uymadığını düşündü ve oyun bozucu bir rol üstlendi. Şam yönetime ve vekalet eden örgütler, çeteler ile bu saldırıyı gerçekleştirdi.
Muhtemelen önümüzdeki dönemde SDG’yi daha fazla zorlamaya çalışacaklar; başka saldırılar olabilir. Bunun nerede duracağı ise Amerikalıların nerede bir sınır çizeceğine bağlı. Eğer Amerikalılar net bir sınır çizerse ne HTŞ’nin ne de Türkiye’nin kımıldaması mümkün olur. Ama görünen o ki şu an böyle bir sınır varlığı şüpheli; Amerika’nın bir aşamada Şam’ın ve Türkiye’nin desteklediği güçlerin önünün açılmasına zımni bir onay verdiği de görülüyor. Bu süreç nereye kadar gider? Eğer karşılarında güçlü bir direniş olmazsa, geri adım attırabildikleri kadar attırmaya çalışacaklar.”
SURİYE, İRAN VE TÜRKİYE’DEKİ KÜRT MESELELERİ İÇ İÇE GEÇMİŞ DURUMDA
Hişyar Özsoy, İsrail ve ABD ekseninde İran’a yönelik olası bir saldırının bölge siyasetini nasıl etkileyebileceğini, Kürtlerin bu tabloda üstlenebileceği rolü ve ABD’nin Suriye’de Türkiye ile İsrail’i yakınlaştırma politikasının sahadaki sonuçlarını şu şekilde ifade etti: “İsrail ve Amerika’nın İran’a saldırısı artık bir zamanlama meselesi gibi görünüyor. Bir de bunun boyutu ne olacak, asıl sorular bunlar. Şu aşamada bunları tam olarak kestiremiyoruz. Ancak en azından İsrail’in 12 gün süren saldırıları sırasında Amerika’da rejim değişikliğine yönelik bir irade ortaya çıkmadı. Çünkü böyle bir rejim değişikliğinin yaratabileceği sorunlardan çekiniliyor. Bu defa iş oraya gider mi, onu bilmiyoruz. Ama her hâlükârda İran’da rejimin düşmesi ya da zayıflaması durumunda Kürtler önemli aktörlerden biri olacak. Bu nedenle Amerika’nın da Türkiye’nin de Kürtlerin de gözü bir yandan İran’da.
Tabii şu da var: Eğer Amerika, Suriye’de Kürtleri bir şekilde tasfiye etme yoluna giderse, bu durum İran’da Kürtlerle zemin ve ittifak kurma imkânlarını da daraltır. Sonuçta Suriye, İran ve Türkiye’deki Kürt meseleleri artık iç içe geçmiş durumda. Ama ben Amerika siyasetinin, en azından Barrack ve ekibinin, bu tabloyu bu kadar incelikli okuyabildiğini düşünmüyorum.
Suriye’de hâkim olan mantık şu: İsrail ve Türkiye’yi bir şekilde bir araya getirebiliriz. Çünkü bir tarafta Batı’nın en büyük müttefiki olan İsrail var; tüm uygulamalarına ve vahşetine rağmen arkasında bütün Batı duruyor. Diğer tarafta ise sorunlu da olsa bir NATO üyesi olarak Türkiye var. Amerika, Türkiye ve İsrail’in ortak bir paydada buluşup güvenlik kaygılarını ortaklaştırarak Suriye’ye bir dizayn vermesini istiyor. Yani Şam, Türkiye ve İsrail koalisyonu hedefleniyor.
Ancak burada yapısal bir sıkıntı var. Türkiye, Kürtlerin orada bir siyasi, idari ve askeri özerk yapı kurmasını istemiyor; bu konuda son derece dayatmacı. Bunun için, Şara’nın katı merkeziyetçi, bütün yetkileri elinde toplayan güçlü bir Suriye liderliği kurmasını arzuluyor. İsrail ise her ne kadar kendi taleplerini Şara’ya kabul ettirmiş olsa da bu rejime ve Şara’nın etrafındaki iktidar bloku ve ilişkide olduğu birçok radikal İslamcı yapıya güvenmiyor. Orta ve uzun vadede bu rejimin kendisi için sorun çıkarabileceğini öngörüyor.
Bu nedenle İsrail’in çıkarı, aşırı güçlenmiş ve askeri kapasitesi artmış bir Şam’dan ziyade; Kürtlerle, Dürzilerle, Alevilerle ve diğer toplumsal kesimlerle dengelenmiş, daha ademi merkeziyetçi ve daha esnek bir Suriye’den yana. Türkiye ile aralarında ciddi bir anlaşmazlık var ama aynı zamanda bir orta noktada buluşma arayışı da sürüyor. Amerika da Şam, İsrail ve Türkiye’yi yan yana getirmeye çalışıyor.
Bu denklemde Kürtlere ise baskı uygulanıyor; küçültülerek, zayıflatılarak ve sulandırılarak yeni rejime entegre edilmeleri hedefleniyor. Bunun tutup tutmayacağı ayrı bir tartışma. Çünkü Amerika, SDG’yi ne tamamen gözden çıkarabiliyor ne de bütünüyle tasfiye edebiliyor. Öte yandan ileride Suriye’deki radikal unsurların tasfiye edilmesi meselesi de gündeme gelecek. Batı’nın Şara’dan beklentilerinden biri de bu. Ancak Şara’nın bunu tek başına yapabilecek bir askeri kapasitesi yok. Bu nedenle Amerika, Şara ile SDG’nin bir noktada birlikte çalışması gerektiğini de biliyor ve bunu açıkça dile getiriyor. Ortada son derece karmaşık bir denklem var.”
TÜRKİYE’DEKİ SÜREÇ FORMEL OLARAK ÇÖKMEZ
Özsoy, son olarak Halep’te yaşananların Türkiye’de yürüyen sürece nasıl yansıdığını, devletin bu gelişmeler karşısındaki tutumunu ve Kürt hareketinin bundan sonraki olası yönelimlerin ise şu şekilde ifade etti: “Türkiye’deki süreç formel olarak çökmez muhtemelen, devam eder. Mecliste bir komisyon var, bir rapor hazırlanır, belki kısmi birtakım yasal düzenlemeler yapılır. Ancak Halep meselesine ve Halep sonrasında yaşananlara bakıldığında, Kürtlerin ve Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin çok ciddi biçimde yeniden düşünmek zorunda kalacağını düşünüyorum.
Çünkü Halep’te yaşananlar, Türkiye’nin yalnızca destek verdiği bir durum değildir. Türkiye bu sürecin mimarlarından biridir; diplomasisini, istihbaratını, siyasi iradesini ve teknik-askerî kapasitesini doğrudan bu sürecin içine koymuştur. Halep’te bu vahşet yaşanırken, Türkiye’de hükûmetin, devlet yetkililerinin ve medyanın söylemlerine bakmak yeterlidir. Devlet Bahçeli’den Erdoğan’a, bakanlıklardan istihbarat kurumlarına ve medyaya uzanan hatta, planlı ve bütünlüklü bir konsept açıkça görülmektedir. Bu vahşetin mimarlığı yapılmış, propagandası yürütülmüş ve her türlü destek sağlanmıştır. Durum bu kadar nettir.
Altı aydır kuşatma altında tutulan, Halep’te iki mahalleye sıkıştırılmış Kürtlere ve oradaki asayiş yapısına karşı bu denli gözü kararmış bir devlet ve hükûmet aklının, Türkiye’de yürütülen süreçten gerçekte ne beklediği sorusu ortadadır. Bu konuda iyimser değilim. Şahsi kanaatim şudur: Hem Suriye’de hem de Türkiye’de Kürtlere tasfiyeyi ve teslimiyeti dayatan; siyasi iradelerini ve statülerini dağıtmayı hedefleyen, bunu başaramadığı durumlarda ise birkaç hak kırıntısıyla yetinmelerini isteyen tahakkümcü bir anlayışla karşı karşıyayız. Ne yazık ki Kürt meselesini siyasal bir mesele olarak ele alıp adil ve kalıcı bir barışçıl çözüme ulaştırmaya yönelik olarak devlet ve hükûmet nezdinde bir niyet, irade ve kararlılık göremiyorum. Aksini gösteren ise bolca emare mevcut.”