YENİLENDİ

Cihan: Halep’teki direniş, planlı katliamı durdurdu

Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıların planlı ve organize bir şekilde devreye konulduğunu vurgulayan gazeteci Doğan Cihan, İç Güvenlik Güçleri’nin tarihi direnişi sayesinde planlanan katliamın engellendiğine dikkat çekti.

DOĞAN CİHAN

Şam merkezli geçici hükümetin, radikal gruplara dayanan şiddet ve katliam politikası bu kez Halep’te Kürt halkına yöneldi. Daha önce Aleviler, Dürziler ve savunmasız sivillere karşı uygulanan katliam pratiğinin benzeri, 1 Nisan 2025’te varılan anlaşmaya rağmen Şêx Meqsud ve Eşrefiye’de devreye sokuldu. SDG güçlerinin çekildiği, mahallelerde sadece iç güvenlik güçlerinin kaldığı bir dönemde gerçekleşen saldırılarda siviller hedef alındı ve geniş çaplı yıkım yaşandı.

Sahada “çatışma” söylemiyle örtülmeye çalışılan bu sürecin, Kürt halkına yönelik planlı bir tasfiye girişimi olduğunu, bölgede gazetecilik yapan Doğan Cihan değerlendirdi.

Halep’te Kürt mahallelerine yönelik altı gün süren saldırılara ilişkin sahadaki durumu değerlendiren Doğan Cihan, şunları söyledi:

“Kürtlerin binyıllardır Ortadoğu ve özellikle de Şam ve Halep kentleri başta olmak üzere Suriye’nin birçok bölgesinde yerleştiği tarihsel belgelerle sabittir. Bölgede varlık gösteren bütün uygarlıkların tarih belgelerinde bunun kanıtlarına ulaşmak mümkündür.

1950’li yıllardan sonra, özellikle ekonomik nedenlerle Efrin’den Halep’in Şêx Meqsud ve Eşrefiye mahallelerine göçler başladı. 1970’li yıllardan itibaren bu göçler daha toplu hale geldi ve 1990’lı yıllarda söz konusu mahalleler artık Halep’in Kürt mahalleleri olarak anılmaya başlandı. Kürtler burada yoğun bir şekilde ikamet ederek Halep’te diğer insanlar gibi yaşamlarını sürdürdü.

Mart 2011’de Suriye iç savaşı başladığında bu mahalleler savunmasız kaldı. Halk örgütlenerek bir meclis ilan etti ve gençlerden öz savunma gücü oluşturuldu. O günden bugüne mahalleler saldırı, ambargo ve kuşatma altında yaşadı; kimseye saldırmadı, kendi meclisiyle yönetildi ve öz savunma gücüyle kendini korudu.

1 Nisan 2025’te Halep Valiliği ile mahallelerin kendi yönetim ve savunmasını sürdürmesi üzerine anlaşma sağlandı. Ancak buna rağmen, 2025 Ağustos ayından itibaren Şam yönetimine sözde entegre olmuş gruplar mahalleye giden yolları kapattı. Önce bir yol, ardından ikinci yol kapatılarak mahalle kuşatma altına alındı.

Mazot ve un gibi temel ihtiyaçların girişi engellendi, ambargo giderek ağırlaştı ve halkın yaşamı zorlaştı. Özerk Yönetim ile Şam yönetimi arasında, ayrıca mahalle meclisi ile Halep Valiliği arasında yapılan görüşmelerden sonuç çıkmadı. Çünkü Suriye’de koltukta oturan güç ile sahada faaliyet yürüten güç aynı değil, fakat Kürtlere karşı ortak bir tutum sergiliyorlar. Sonuç itibarıyla, planlı ve programlı bir şekilde Suriye’deki HTŞ ve SMO’ya bağlı tüm gruplar, ağustos ayının başında başlatılan kuşatma ve ambargo ile bu yıl 5 Ocak’ta başlayan kapsamlı saldırıya hazırlanmıştı.

Şêx Meqsud ve Eşrefiye mahallelerinin tarihsel olarak dört parça Kürdistan ve uluslararası zeminde sürekli direnişin sembolü olarak bilindiğine değinen Doğan Cihan, şöyle devam etti:

“Efrin halkının da yaşadığı bu mahalleler, tüm Kürtler için motivasyon kaynağıdır. Bu nedenle saldırıyı düzenleyenler, buranın önemini bilerek hareket etti. Saldırganlar, mahalleye yönelik kapsamlı bir saldırı için günlerce hazırlık yaptı. İlk saldırı 6 Ekim’de gerçekleşti; bu bir denemeydi, ancak başarısız oldu. İç Güvenlik Güçleri ile halk tarihi bir direniş gösterdi. Bu direniş, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Hesekê’ye giderek DSG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve YPJ Genel Komutanı Rohilat Efrin’i ziyaret etmesine yol açtı.

Ardından, 2025’in Ekim ayında DSG ile Şam yönetimi arasında Şam’da görüşmeler başladı, sözlü bir mutabakat sağlandı ve askeri entegrasyon için komiteler oluşturuldu. İkinci saldırı da 22 Aralık 2025’te gerçekleşti. Bu saldırıya da İç Güvenlik Güçleri ve halk büyük bir tepki göstererek direndi. Üçüncü saldırı ise 5 Ocak’ta kamikaze dronlarla yapıldı. Bu saldırı, anlaşmanın duyurulmasına günler kala gerçekleşti. Anlaşma sağlanmış ve resmi olarak açıklanması beklenirken, mahalleler hedef alındı. Böylece herkes anladı ki devrede başka bir güç vardı ve amaç katliam gerçekleştirmekti.”

Altı gün yaşanan tarihi Halep direnişi ve savaşın sahada yansımasını aktaran Cihan, şunları söyledi:

“Saldırının, anlaşmanın duyurulmasına günler kala gerçekleşmesi Halep İç Güvenlik Güçleri ve halk tarafından şöyle değerlendirildi: 6 Mart’ta sahil bölgesindeki Alevilere ve 13 Temmuz’da Süveyda’daki Dürzilere yönelik yapılan katliamların benzeri 5 Ocak’ta Halep’te Kürtlere uygulanmak isteniyordu.

Sahadaki duruma da gelirsek, şu şekilde anlatılabilir: Saldırıya bir gazeteci ordusu, canlı yayın yapan televizyonlar, dijital medya fenomenleri ve çeşitli propaganda araçları getirildi. Suudi Arabistan, Katar, Suriye ve Türkiye merkezli televizyonlar aynı söylemle yayın yaparak Kürtlere karşı ortak bir dil kullandı. Bu durum, saldırının boyutunu ve hedefini açıkça ortaya koydu. İç Güvenlik Güçleri, Şêx Meqsud ve Eşrefiye Mahalle Meclisi ile halk, bu hazırlıkları değerlendirerek ‘Katliam yapılacak, biz buradayız; kimseye saldırmıyoruz, evimizi ve mahallemizi koruyacağız’ diyerek direniş kararı aldı.

Saldırılara hazırlık hızla sürerken, Halep’in merkezinden mahalleye tanklar getirildi. Aynı zamanda mahalleyi teslim alıp katliam gerçekleştirmek için otobüsler sevk edildi. Bu otobüsler, özel savaş yönetiminin bir parçasıydı.

Canlı yayınlarda ‘DSG’liler teslim oluyor’ denilse de gerçekte böyle bir durum yoktu. ‘Suriye Arap Ordusu Operasyon Odası’ adıyla bilinen, aslında sadece basında kullanılan bir sıfat sürekli saat vererek, zaman tanıdığını açıklıyor ve basın üzerinden katliamı meşrulaştırmaya çalışıyordu. Tüm bu gelişmeler, İç Güvenlik Güçleri ve Mahalle Meclisi tarafından dikkatle takip edilip analiz edildi.

‘TESLİM OLMAYACAĞIZ, DİRENECEĞİZ’

Orada bulunan halk, siyasi temsilciler ve öz savunma güçleri yaklaşan katliamı görerek direnişi tercih etti. Mahallenin Kürt kimliği ve olası demografik değişimi göz önünde bulundurularak direniş kararı alındı. Şam yönetimine bağlı gruplar, İdlib ve Hama’dan gelen takviyelerle birlikte 42 bin silahlı kişi, 124 tank, 4 Bayraktar tipi insansız hava aracı ve 76 kamikaze dron ile saldırı düzenledi.

Ayrıca Halep’in kırsalındaki El Hamdeniyeh ve Piyade Okulu bölgelerinden 94 uzun menzilli topçu birimi ateş açtı. Saldırılarda, Şam’a verilen zırhlı araçlar ve 550 adet DShK tipi ağır makineli tüfek kullanıldı. Saldırılara Türkiye destekli SMO çatısı altındaki birçok grup katıldı.

Gruplar şunlar:

62. Tümen (Sultan Süleyman Şah/Amşat) 60. Tümen (El-Cebhe el-Şamiye, komutanı HTŞ üyesi Avad Muhammed) 72. Tümen (Sultan Murad, Sultan Muhammed el-Fetih, Liva el-Vakas, el-Muntasır b-Allah, 51. Tümen 76. Tümen (Hamza Tümeni, komutanı Seyfeddin Bulad/Ebu Bekir) 80. Tümen (Nureddin Zengi ve Mu’tasım Tümeni 86. Tümen (Ahrar el-Şarkiye) Şam yönetimi ise saldırılara Genel Güvenlik, Güvenlik Bakımı, Mühendislik ve Terörle Mücadele birimlerinin katıldığını açıkladı.

Otobüs senaryosu başarısız olunca saldırılar başladı; tank, top, obüs, hava saldırıları ve katyuşalarla mahalleler bombalandı. Yaklaşık 300 bin sivilin yaşadığı bölgede, siviller ayırt edilmeksizin hedef alındı. Dronlarla evlere saldırıldı, koridor açıldığı iddia edilen noktalarda sivillerin üzerine intihar dronları yönlendirildi. Bombardıman ise hiç durmadı. Bu saldırıları da DSG’nin yaptığı yönünde propaganda yapıldı.

Ancak saldırının planlı ve uzmanlarca organize edildiği açıktı. Bir ‘üst akıl’, grupların arkasında bulunuyor ve basın üzerinden katliamı meşrulaştırmaya çalışıyordu. Altı gün boyunca İç Güvenlik Güçleri hafif silahlarla direndi. Halkın varlığı ve sivillerin hedef alınması çok sayıda yaralıya yol açtı. Ambargo nedeniyle hastanelerde tedavi imkanı yoktu.

Şêx Meqsud’taki Halid Fecir Hastanesi’nde 300’den fazla çocuk, kadın ve yaşlı yaralı bulunuyordu. Hastane hem havadan hem karadan bombalandı. Bu saldırıya bakınca, Süveyda’daki katliamın tekrarlanmak istendiği bir kez daha görüldü. Ancak İç Güvenlik Güçleri hastaneyi savundu ve yaralılar, Kuzey ve Doğu Suriye’deki hastanelere taşındı.

Direniş sayesinde gruplar hastaneye yaklaşamadı. Bunun sonucunda kısmi bir ateşkes sağlandı ve yaralıların güvenli şekilde tahliyesi mümkün oldu.”

‘YAŞAR GÜLER, HALEP OPERASYON ODASINI ZİYARET ETTİ’

Saldırıların arka planını da değerlendiren Doğan Cihan, bu saldırılarda Türkiye’nin rolüne dikkat çekerek şunları ifade etti:

“Planı Türkiye yaptı; Suudi Arabistan ve Katar destekledi, diğer güçler ise sessiz kalarak onayladı. 8 Aralık 2024’te Esad güvenli bir şekilde Moskova’ya taşındı. Yerine, İngiltere ve Türkiye istihbaratlarının denetiminde HTŞ lideri Colani, İdlib’den alınarak kurulan bir anlaşma sonucu Şam’a getirildi. Böylece uluslararası güçler, Ortadoğu dizaynındaki rolü yeniden şekillendirerek Suriye iç savaşını kontrol altına aldı. Artık Suriye iç savaşı ve Şam’daki rejimle birlikte ülkede her şey denetim altındaydı.

Colani’yi İdlib’deki ilk hareketinden itibaren takip ettim. Şunu söyleyebilirim ki Colani, Şam Sarayı’na getirildiği gün Suriye fiilen bölündü. Kürtlere ilişkin dayatma ise Fırat’ın batısı ve doğusu üzerinden yapıldı. Uluslararası anlaşmalar sonucu Kürtlerin Fırat’ın batı yakasında silahlı güç bulundurması ve varlığı kabul edilmeyecekti.

Türkiye, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devletini Kürtlerin yokluğu üzerine inşa etti. Aynı politikayı Suriye’de de sürdürüp Kürtlerin statü sahibi olmasını değil, var olmamasını hedefliyor. Türkiye, Suriye’de tüm yatırımlarını Kürtlerin yok edilmesi üzerine kuruyor. Bu amaçla SMO adıyla bir milis ordu inşa etti, HTŞ’ye sınırsız destek sağladı. Türkiye’nin Kürtlere yönelik saldırıları Efrin, Serêkaniyê ve Girê Spi’den biliniyor. Şêx Meqsud ve Eşrefiye saldırısını da bu politikanın devamı olarak görüyorum.

Tek fark şudur: Basında ve uluslararası alanda ‘Suriye Arap Ordusu’ adıyla fiilen olmayan, sadece basında kullanılan bir sıfat üzerinden tüm saldırıların gerçekleştirilmesidir. 6 Ocak’ta Paris’te, İsrail ile Suriye arasında ABD arabuluculuğunda bir görüşme yapıldı. Birkaç gün süren toplantıların ardından, 7 Ocak’ta ABD Dışişleri Bakanlığı bir anlaşmanın sağlandığını duyurdu. Sonradan öğrenildiğine göre Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da dolaylı olarak görüşmeye dahil edilmiş ve Türkiye anlaşmaya razı edilmişti.

Anlaşmanın özü şuydu: Güney Suriye İsrail’e bırakıldı. Zaten mevcut durumda Güney Suriye’de İsrail hakimiyeti söz konusuydu ve Şam’a bir saatlik mesafedeydi. ABD Başkanı Trump ile kişisel ilişkiler üzerinden Türkiye, Suriye’de Halep merkezli bir kontrol alanı kurmak istedi. Halep, Türkiye için kritik öneme sahipti. Türkiye burada İhvan-ı Müslim ve SMO yapılanmasını kurmayı hedefledi.

Bugün siyasi, idari, toplumsal ve ekonomik açıdan Halep, Türkiye’nin kontrolü altında. HTŞ neredeyse yok; Halep’te tüm kararları Türkiye veriyor ve burası bir Sünni merkezine dönüştürülmek isteniyor. Paris’teki anlaşmaya dayanarak, ‘İsrail güneyi alıyorsa, ben de Halep merkezli kuzeyde istediğimi uygularım’ anlayışıyla Türkiye harekete geçti. SMO grupları Halep ve çevresinde tümenlere dönüştürüldü. Askeri açıdan Halep, SMO’nun elinde, SMO ise doğrudan Türkiye tarafından yönetiliyor.

Türkiye’nin Suriye’deki politikalarını belirleyen ve sahada bizzat uygulayan kişi Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dır. Fidan, bir dışişleri bakanından çok, asker ve istihbaratçı gibi hareket ederek Kürt karşıtı faaliyet yürütüyor. Tek motivasyonu Kürtleri tasfiye etmek ve teslim almaktır. Bu temelde, saldırıyı organize eden HTŞ içinde de Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile anlaşmayı kabul ettiren isim Fidan’dır.

Halep saldırısı sürecinde ne Colani’yi ne de Savunma Bakanı Ebu Kasra’yı gördük; ne yüzleri ortaya çıktı ne de açıklamaları duyuldu. Yalnızca saldırıdan kısa süre önce Ankara’ya gelen ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile görüşen Suriye Genelkurmay Başkanı Ali el-Naasan görüldü. Onu operasyon odasına getirip birkaç fotoğraf çektiler, servis ettiler ve ardından ortadan kayboldu.

Elimdeki bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Halep saldırıları sürerken Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler doğrudan Halep’teki operasyon odasını ziyaret etti. Türkiye, operasyonu bizzat kendisi yürüttü. Keşifler sırasında Halid Fecir Hastanesi’nin çevresi de bombalandı.”

Saldırılar sırasında sivillerin doğrudan hedef alınması ve yapılan katliamları anlatan Doğan Cihan, şu bilgileri verdi:

“Başta belirtmeliyim ki orada, Efrin’deki katliamdan kaçıp gelen halk da vardı. Efrin halkı ikinci kez katliamla karşılaştı. Düşünün; eşiniz ve çocuğunuzla evinizdesiniz, dünyadan habersiz günlük işinize gidip geliyorsunuz. Evde ailenizle otururken birden bir dron pencerenizden girip patlıyor. Ya da nereden geldiği belli olmayan bir havan mermisi evinize düşüyor ve çocuklarınızı kaybediyorsunuz.

Mahallenizi savunuyorsunuz, ancak tarihin gördüğü en ağır saldırıyla karşılaşıyorsunuz. Mahalle Meclisi insani bir koridor açıyor; fakat o koridordan çıkarken saldırıya uğruyor, işkenceyle kaçırılıyor ya da katlediliyorsunuz. Kalsanız katledileceksiniz, gitseniz işkenceyle öldürüleceksiniz. Halk dört bir yandan ağır silahların hedefi oldu; katledildi, cenazeler yakıldı, yaralıların tedavisi engellendi ve şimdi de insanlar kaçırılıyor. Çok büyük savaş suçları işlendi ve işlenmeye de devam ediyor.

Mahalledekilerle konuştum. Kaç kişinin kaçırıldığı belli değil, nereye götürüldükleri bilinmiyor. Basının mahalleye girmesine dahi izin verilmiyor. Çünkü cenazelere işkence yapıldı, halka karşı insanlık dışı muameleler uygulandı; öyle ki nefretlerinden insanların kalpleri yerinden çıkarıldı. Sırf orada evi olduğu, sırf Kürt olduğu için insanlar katliama maruz bırakıldı. Oradaki halka karşı her türlü vahşet yaşatıldı.”

‘KÜRT MAHALLELERİ ABLUKADA’

Bugün gelİNEN noktada mahallelerin durumu, halkın direnişinin sonuçları ve ortaya çıkan mevcut tabloyu Doğan Cihan şöyle değerlendirdi:

“Kaynaklarımla ve mahalledeki yurttaşlarla konuştum. Şu anda her iki mahalle de Şam’a bağlı gruplar tarafından ablukaya alınmış durumda. İçeri kimsenin girmesine izin verilmiyor; uluslararası medya kuruluşlarının gazetecileri de mahalleye alınmıyor. Mahalleden çıkan yurttaşların bir kısmı güvenli bir şekilde Kuzey ve Doğu Suriye bölgelerine taşındı, bir kısmı Efrin’e gitti, bazıları ise Halep’teki akrabalarının yanına yerleşti. Ancak kaç kişinin gözaltına alındığı ve nereye götürüldüğü henüz bilinmiyor. Deyim yerindeyse mahalleler üzerinde hâlâ bir sis perdesi var.

Sahil bölgesinde ve Süveyda’da yaşanan katliamları o dönemde yakından takip ettim. İsrail’in müdahalesine rağmen o bölgelerde katliam gerçekleşti. Şam’a bağlı gruplar, ellerini kollarını sallayarak bu katliamları yaptı. Halep’te ise farklı bir tablo ortaya çıktı. Katliama karşı siyasi ve öz savunma iradesi gelişti.

Mahallenin her binasında, her sokağında halk; ağır silah ve tanklara karşı hafif silahları ve bedenleriyle direndi. Bu, Kürtlerin son 52 yılda gösterdiği iradenin zirvesi anlamına geliyor. Direniş sayesinde Türkiye’ye ait SİHA’lar Halid Fecir Hastanesi’ni bombalayamadı, silahlı gruplar tanklarla hastaneye giremedi. Direniş olmasaydı mahallede toplu katliam gerçekleşecekti.

Direniş, katliamı tamamen durdurmasa da toplu kıyımı engelledi, ateşkes görüşmelerinin yapılmasını sağladı. Bu süreç, Tom Barrack’ın Şam’a gelmesine ve ABD’nin açıklama yapmasına yol açtı.  Bugün altı günlük direnişin sonuçlarını tam olarak göremesek de bu direniş, Kürtlere saldırının kolay olmayacağını gösterdi.

Uluslararası güçlerin istediği, boyun eğen ve kabullenen bir toplumdu; ancak Kürtler buna ‘hayır’ dedi. Üstelik bunu, adını sanını daha önce pek duymadığımız bir mahalle söyledi. Şêx Meqsud ve Eşrefiye küçük mahalleler olabilir; ama Türkiye’nin desteğiyle gelen koca bir ordu, altı gün boyunca içeri giremedi. Mahalleyi istedikleri gibi bir yönetime teslim ettiremediler.

Halep’ten yükselen bu irade, Şam’a getirilen rejime de ‘dur’ dedi. Bundan sonra yapılacak her görüşme, Halep’te yaşananlardan sonra daha da önemli hale geliyor.”