Kanlı senaryolar sahnelenmeye devam ediyor

Halep’teki saldırılar sırasında korkunç bir Kürt düşmanlığı geliştirildi. Özellikle Kürt-Arap çelişkisini derinleştirmek ve çatışmaları yaygınlaştırmak için bilinçli bir ortam hazırlanıyor. Saldırıların Halep’le sınırlı kalmayacağı da açıktır.

Türk devleti, Suriye’de Baas sonrası siyasi dengeler oluşmadan ve demokratik bir sistem kurulmadan önce Kürtleri bertaraf etmek için aralıksız çalıştı. Öncelikli görev olarak HTŞ’yi egemen kılmayı ve özerk bölgeyle arasındaki uzlaşmayı engellemeyi belirledi. Halep düşer düşmez kendisine bağlı silahlı güçlerin yönünü Şehba ve Minbic’a çevirdi. Bu bölgelerden başlayarak askeri saldırılarla özerk bölgeyi dağıtmayı planladı.

Bu plan başarıya ulaşmadı. Daha sonra SDG ile Şam yönetimi arasında 10 Mart Mutabakatı imzalandı. Buna göre taraflar, belirlenen mutabakat çerçevesinde birleşecek; yani SDG ve özerk bölge, yeni kurulan Suriye’ye entegre olacaktı. Ancak Türkiye bu sürece sürekli müdahale etti. Öncelikli olarak SDG’nin entegrasyonunda ısrar edildi. SDG, görüşmelerde bunu da kabul etti ve üç tümen biçiminde orduya katılma konusunda uzlaşıya varıldı.

4 Ocak 2026’taki görüşmede ise bu sürece son şekli verilecek ve imza altına alınacaktı. Ama Türkiye müdahale etti ve imzalanmasını engelledi.

Bu arada Paris’te, İsrail ve Suriye arasında ABD öncülüğünde görüşmeler oldu. Bu görüşmelerin içeriği kamuoyuna tam olarak yansımış değil. Ancak Kürtlere saldırı konusunda ABD’nin yeşil ışık yaktığı açık. Türkiye’nin İsrail’e dair korkusu vardı; ola ki İsrail Kürtlere destek verir diye. Suriye hükümeti de İsrail ve ABD’ye rağmen ayakta kalamayacağını az çok hesapladı. Türkiye, bir biçimde ABD’den destek almak ve İsrail’le olan çelişkilerini yumuşatmak için uğraşıyordu. Paris’te bu konularda belli bir uzlaşmaya varıldığı anlaşılıyor. Çünkü bu görüşmenin ikinci gününde Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırılar başladı.

Türk yetkililer yıl başından sonra tehditlerini artırdı. Türk yönetiminin, 10 Mart Mutabakatından bir savaş çıkarmak için uğraştığını hep anlatmaya çalıştık. Oysa mutabakat, çatışma ortamına son vermek ve birleşmek üzerineydi. Ancak Türk tarafı bunu, SDG ve özerk yönetimin ortadan kaldırılması temelinde pratikleştirmek istedi. “Bunu yapmazsanız size karşı güç kullanılacak” diyerek sürekli dayatmalarda bulundu.

HTŞ ise ortaya bir irade koyamadı. Bu savaş oyununa karşı durmak yerine, Türk devletinden destek alarak otoritesini egemen kılmak istedi. HTŞ kısmen de olsa demokratik bir tutum sahibi olsaydı, bu kanlı oyuna ortak olmazdı. 

Türkiye savaş hazırlıklarını aksatmadı. Daha önce doğrudan kendisinin saldıracağını söylüyordu; bu kez “Suriye hükümeti isterse her türlü desteği veririz” demeye başladı. Savaşı, Suriyelilerin kendi iç savaşıymış gibi yansıtıp bir biçimde sorumluluktan sıyrılmak istedi. Ancak işler istedikleri gibi gittiğinde bunu gizleme gereği de duymuyorlar. Nitekim Halep’te Kürtlerin yaşadığı mahallere saldırılar başladığında Türk basını tam anlamıyla sipere yattı. Basın, bunu kendi savaşı olarak gördü ve Kürtlere karşı cepheden saldırdı. Bilinen medya organlarının, hükümetin emri olmadan böyle bir tutum alamayacağını bilmeyen yok.

Vicdanları ve gözleri kararmış olarak, Halep’in içinde kuşatma altındaki Kürt mahallerinde bulunan savunma güçlerinin Suriye ordusuna saldırdığını halka anlatmaya çalıştılar. Oysa bu mahalleler, on yıldan uzun bir süredir çetelerin ve rejimin saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmek için mütevazı bir savunma gücü örgütlemişti.

Ayrıca 1 Nisan’da HTŞ yönetimiyle bir anlaşma yapılmış ve bu mahallelerin savunmasının yerel güçlere bırakılacağı kararlaştırılmıştı. Bu yerel savunma gücü, nasıl olur da Suriye ordusu için tehlike oluşturabilir ya da hangi akılla ona saldırabilir?

Görüldüğü gibi, saldırıya gerekçe yaratmak için Türk yetkilileri akıl ve vicdan sınırlarını zorladı. HTŞ ve SMO güçleri, vahşi saldırılar düzenleyerek bir kez daha insanlık ve savaş suçlarına imzalarını attı. Türk basını da “SDG’nin işgali altındaki mahalleler kurtarıldı” diye başlıklar attı.

Rejime ve çetelere karşı direnen, ağır bedeller ödeyen bu iki mahalleye HTŞ ve SMO mu özgürlük getirecek? Görüldüğü gibi, SDG ve savunma güçlerinin olmadığı her yerde katliamlar ve insanlık suçları yaşanıyor.

Alevi ve Dürzi bölgelerinde SDG mi vardı? Eğer o bölgelerde savunma güçleri olsaydı, o söz konusu katliamlar engellenebilirdi. Ancak o bölge halkları savunmasız bırakıldı ve doğrudan halka yönelik katliamlar yapıldı. Bu katliamcı ve çağdışı güçleri meşrulaştırmak, işledikleri suçları aklamak görevi ise bugün Türk basınına ve yetkililerine düşmüş.

Katliamların kısmen de olsa önünü almak amacıyla yapılan girişimler sonucunda savunma güçleri Halep’i terk etti. Ancak HTŞ ve ona bağlı grupların hiçbir anlaşmaya bağlı kalmadıkları, vahşetlerine devam ettiklerine dair haber ve görüntüler yayılmaya başladı.

Halep’teki saldırılar sırasında korkunç bir Kürt düşmanlığı, kin ve nefret söylemi geliştirildi. Özellikle Kürt-Arap çelişkisini derinleştirmek ve çatışmaları yaygınlaştırmak için bilinçli bir ortam hazırlanıyor. Saldırıların Halep’le sınırlı kalmayacağı da açıktır.

Sahibinin sesi konumundaki Abdulkadir Selvi, diğer alanlara yönelik saldırılar için şubat ayında düğmeye basılacağını yazıyor. Milyonlarca insanın mağduriyeti, katliamlar ve yıkımlar sanki bir oyunmuş gibi, ‘soğukkanlı biçimde düğmeye basılacak’ denilerek normalleştiriliyor.

Herkesin artık bu kanlı oyunlara karşı neler yapılabileceğine bakması gerekiyor.