Hukukçu Abdi Yarcu: Yeni İltica ve Göç Paktı siyasi mültecileri tehdit ediyor

İltica ve Göç Paktı siyasi mültecileri tehdit ettiğini belirten hukukçu Abdi Yarcu, özellikle siyasi nedenlerden dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalan kişilerin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu vurguladı.

İLTİCA YASALARI

Avrupa Birliği’nin (AB) göçü engelleme odaklı devreye koyduğu yeni İltica ve Göç Paktı, insan hakları savunucuları ve hukukçuların tepkisini çekmeye devam ediyor.

Özellikle Türkiye’deki siyasi baskılardan, Kürt coğrafyasındaki savaştan ve rejim şiddetinden kaçarak Avrupa’ya sığınan siyasi mülteciler, yeni sistemle birlikte büyük bir hak gaspı riskiyle karşı karşıya.

Almanya’da göç, iltica ve mülteci hukuku uzmanı olan Avukat Abdi Yarcu, özellikle oturum izinleri, sığınma prosedürleri ve sınır dışı edilme süreçlerine karşı yürüttüğü hukuki mücadelelerle tanınıyor. Cumhuriyetçi Avukatlar Derneği (RAV) üyesi de olan Yarcu, hak odaklı savunuculuk deneyimiyle yeni AB İltica Paktı'nın sahadaki pratik yansımalarını ANF'ye değerlendirdi.

Sınır prosedürlerinin ve hızlandırılmış mekanizmaların mülteci haklarını fiilen ortadan kaldırabileceği uyarısında bulunan Yarcu, özellikle Türkiye’den gelen siyasi dosyaların bu "hızlı" çarklar arasında ezilme riski taşıdığına işaret etti.

‘EN BÜYÜK RİSK DIŞ SINIRLARDAKİ KISITLAYICI PROSEDÜRLER’

Yeni AB iltica sisteminde insan hakları açısından en büyük tehlike veya risk olarak neyi görüyorsunuz?

Yeni sistemde insan hakları açısından en büyük risk, iltica başvurularının AB’nin dış sınırlarında çok daha hızlı ve kısıtlayıcı prosedürlerle değerlendirilecek olmasıdır. Sınır prosedürlerinin ve sınırda alıkoyma (tutulma) uygulamalarının yaygınlaşması, sığınmacıların avukata erişimini, etkili hukuki başvuru yollarını ve kapsamlı bir inceleme hakkını fiilen imkansız hale getirebilir.

Özellikle siyasi nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda kalan kişiler açısından büyük bir tehlike var. Karmaşık ve tamamen bireysel nitelikteki zulüm ve baskı hikayelerinin, bu kısa süreli ve aceleye getirilmiş prosedürlerde yeterince ortaya konulamaması riski bulunmaktadır. Bu durum, doğrudan hatalı ve hukuka aykırı ret kararlarının verilme ihtimalini artıracaktır.

‘MUHALİFLERİN VE KÜRTLERİN DOSYALARI DERİNLEMESİNE İNCELENMELİ’

Türkiye’den gelen siyasi mülteciler açısından hızlandırılmış prosedürlerin adil ve bireysel değerlendirme hakkını zayıflatabileceğini düşünüyor musunuz?

Evet, kesinlikle böyle bir risk bulunmaktadır. Türkiye’den gelen siyasi sığınmacıların dosyaları çoğu zaman ayrıntılı, katmanlı ve çok ciddi bir bireysel inceleme gerektirir. Özellikle muhalif siyasetçiler, gazeteciler, insan hakları savunucuları, Kürt siyasi hareketiyle bağlantılı kişiler veya Gülen hareketiyle ilişkilendirilenler bakımından başvuruların çok kapsamlı şekilde değerlendirilmesi hayati önem taşır.

Hizmet modeline dönüştürülen bu hızlandırılmış prosedürler, teorik olarak bireysel inceleme yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyor gibi görünse de uygulamada başvuruların yeterince derinlemesine incelenmemesi sonucunu doğuracaktır. Oysa uluslararası koruma hukukunun en temel ve esnetilemez ilkelerinden biri, her başvurunun kendi özgün ve bireysel koşulları dikkate alınarak değerlendirilmesidir.

‘PRATİK UYGULAMADA ÇOK CİDDİ OLUMSUZ ETKİLER ORTAYA ÇIKACAKTIR’

 Bu yeni sistem Türkiye’den Almanya’ya sığınan kişilerin korunma şanslarını nasıl etkileyebilir?

Yeni sistem, mülteci statüsü veya ikincil koruma için gerekli olan temel hukuki kriterleri doğrudan değiştirmiyor. Bu nedenle, Türkiye'de siyasi zulme uğrayan kişilerin korunma hakkı prensip olarak hukuken devam etmektedir.

Ancak pratik uygulamada çok ciddi olumsuz etkiler ortaya çıkacaktır. Özellikle prosedürlerin hızlandırılması, bazı başvuruların daha ilk aşamada (sınırda), elenerek reddedilmesi veya "güvenli üçüncü ülke" kavramının daha geniş ve esnek uygulanması gibi nedenlerle koruma elde etmek önemli ölçüde zorlaşabilir.

Buna rağmen, siyasi faaliyetleri ve maruz kaldıkları devlet baskısı somut belgelerle kanıtlanmış olan Türkiye vatandaşlarının koruma şansları hukuken mevcuttur.

Buradaki en büyük risk, siyasi zulmün ancak ayrıntılı, zamana yayılan bir inceleme ve titiz bir avukatlık takibi sonucunda ortaya çıkarılabildiği karmaşık dosyalar üzerinde yoğunlaşıyor.

‘HAKLAR KAĞIT ÜZRİNDE KALIRSA İHLAL KAÇINILMAZ’

Yeni sistemin uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek insan hakları ihlallerini önlemek için mevcut hukuki güvenceler sizce yeterli mi?

Teorik olarak mevcut sistemde; kişisel mülakat hakkı, mahkemeye başvurma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), AB Temel Haklar Şartı ve en önemlisi mülteci hukukunun omurgası olan "geri göndermeme" (non-refoulement) ilkesi gibi önemli hukuki güvenceler varlığını sürdürüyor.

Bununla birlikte, bu güvencelerin sadece kâğıt üzerinde mevcut olması tek başına hiçbir anlam ifade etmez. İnsan haklarının etkin bir şekilde korunabilmesi için sığınma başvurusunda bulunan kişilerin pratik olarak avukata erişebilmesi, kendilerini savunmak için yeterli süreye sahip olması ve bağımsız mahkemeler tarafından etkili bir denetimin sağlanması gerekir.

Bu nedenle asıl belirleyici unsur, bu yeni kuralların sahada nasıl uygulanacağıdır. Hukuki güvenceler ne kadar önemli olursa olsun, uygulamada yeterli hukuki yardım ve etkili yargısal denetim mekanizmaları kurulmadığı takdirde insan hakları ihlalleri ile mültecilerin göz göre göre geri gönderilmesi riski tamamen ortadan kalkmış sayılmaz.