27 Şubat 2025’te Önder Apo tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümü açısından yeni bir dönemin kapısını araladı. Çağrının ardından çeşitli temaslar ve karşılıklı adımlar gündeme gelirken, özellikle yasal ve siyasi düzenlemeler konusunda somut ilerlemenin sağlanmaması eleştirilerin odağında yer alıyor. Sürecin baş aktörü olan Önder Apo’nun statüsüne ilişkin belirsizliğin sürmesi de tartışılan temel başlıklardan biri olmaya devam ediyor.
Türk devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında yürüyen ve ilk günden itibaren uluslararası kamuoyu tarafından yakından takip edilen süreç, Türkiye’nin demokratikleşmesi kadar bölgesel istikrar açısından da önem taşıyor. Avrupa’dan birçok siyasetçi, süreci tarihî bir fırsat olarak değerlendirirken, kalıcı ve başarılı bir sonuca ulaşılabilmesi için gerekli demokratik adımların atılması gerektiğine dikkat çekiyor.
Süreci yakından izleyen isimlerden biri olan İsviçreli siyasetçi Yeşiller Partisi Lozan Belediye Meclis Üyesi Ilias Panchard konuya ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı.
‘TÜRKİYE’NİN TUTUMU GÜVEN VERMİYOR’
Kürt meselesini yakından takip eden bir siyasetçi olarak, bir yılı aşkın süredir devam Kürt sorununa demokratik çözüm arayışlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, genel olarak söylenmesi gereken ilk şey şu ki; elbette bu süreç Türkiye’de son 30 ya da 40 yıl içinde yaşanan ilk barış süreci veya ilk girişim değil. Bence Abdullah Öcalan tarafından ve barış sürecini, tüm meselelerin tartışılmasını — siyasi meselelerin, dil meselelerinin, kültürel meselelerin ele alınmasını — teşvik etmek isteyen Kürtler tarafından uzatılan eller, yani yapılan girişimler daha önce de oldu. Dolayısıyla bu ilk kez yaşanan bir durum değil.
Genel olarak ben oldukça şüpheci ve temkinliyim. Benim için siyasette güven duyabilmek adına somut adımların ve gerçek gelişmelerin olması gerekir. Özellikle Erdoğan hükümetinin yıllardır sergilediği emperyalist tutum ve izlediği ikili oyunu gördüğümüzde, şahsen benim şu an için hiçbir güvenim yok. Ne yazık ki sürecin geldiği aşama ve yaşananlar da bana şimdilik hak veriyor.
‘PKK’NİN TUTUMU ÇOK CESURCA’
Bugün Orta Doğu başta olmak üzere birçok bölgede çatışmaların derinleştiği ve güvenlikçi politikaların güç kazandığı bir süreç yaşanıyor. Bu ortamda Kürt Özgürlük Hareketi’nin barış ve demokratik çözüm yönünde attığı adımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yaklaşımın uluslararası siyaset açısından anlamı nedir?
Bu çok iyi bir soru. Açıkçası, uzatılan bu elin ve barış sürecini yeniden başlatma iradesinin tam da şimdi ortaya çıkmış olması beni biraz şaşırttı. Özellikle de Suriye Kürdistanı’ndaki (Rojava) durum göz önüne alındığında. Hatta denilebilir ki, silah bırakmak için neredeyse en kötü zamanlardan biri olurdu. Suriye hükümetinin tutumu ve özellikle Türkiye tarafından desteklenen aşırı sağcı İslamcı milislerin varlığı düşünüldüğünde, bu gerçekten de oldukça zor bir bağlam.
Dolayısıyla bu, bölgedeki militarizasyon ve şiddet ortamında güçlü bir jest niteliği taşıyor. Ancak bence bunu tarihe biraz daha uzun vadeli bir perspektiften bakarak da anlamak gerekiyor. Belki de artık bir sürecin sonuna gelinmiş durumda. Yani Kürtlerin çok büyük bir çoğunluğu her zaman müzakere edilmiş, siyasi ve barışçıl bir çözüme inandı ve bugün de inanmaya devam ediyor.
Üstelik Erdoğan hükümetinin tutumuna ve Türkiye’de kendisinden de daha sağda, aşırı sağcı ve İslamcı siyasi partilerle kurduğu ittifaklara rağmen, giderek başka bir seçenek kalmadığını düşünüyorum. Elbette çözüm silahlardan gelmeyecektir. Direniş başka bir şeydir; ancak siyasi çıkış yolu, her ne kadar zor olsa da, başka bir şeydir.
Son yıllarda HDP’nin yaşadıklarını ve geçirdiği dönüşümü gördük. Bugün de liderlerinin büyük bir kısmının cezaevinde olduğunu ve milletvekillerinin görevlerini gerektiği gibi yerine getiremediğini görüyoruz. Buna rağmen genel olarak bakıldığında, Kürtler ve Kürdistan için siyasi bir çözüme giden süreci ilerleten şeyin yine de bu siyasi mücadele olduğu görülüyor.
Dolayısıyla bu bence olumlu bir gelişme. Ancak tekrar söylemek gerekir ki, bölgede böylesine yoğun bir şiddet ve militarizasyon ortamında böyle bir adım atmak hem oldukça cesur hem de oldukça şaşırtıcıdır.
‘KÖKLÜ BİR SORUN AMA TÜRKİYE ADIM ATMIYOR’
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 2025’te yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı ve PKK’nin attığı adımların ardından Türk devletinin yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Ankara, güvenlik politikaları ile siyasi çözüm arayışları arasında nasıl bir denge kurmalı? Ayrıca iktidarın her fırsatta “terör” başlığının öne çıkmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Tam olarak birebir örtüşmeyen ama yine de belirli açılardan anlamlı olan bir karşılaştırma yapacak olursam — çünkü iki durum aynı değil — bunu biraz ABD ile İran arasındaki müzakere ya da sözde müzakere sürecine benzetebilirim.
Başlangıçta çözülmesi gereken birçok mesele vardı; bunların arasında nükleer mesele de bulunuyordu ve bu süreç, bilindiği üzere, öncelikle ABD tarafından baltalandı. Asıl dikkat çekici olan, zaman içinde müzakere masasındaki konuların tek tek çıkarılmasıdır. Bence Türkiye'deki barış müzakerelerinde de benzer bir durum yaşanıyor. Kürtler ve Abdullah Öcalan en başından beri aylarca, hatta gerekirse yıllarca sürecek uzun vadeli bir diyalog ve müzakere süreci istediler ve hâlâ da bunu istiyorlar.
Kimse saf değil; hiç kimse bu kadar karmaşık bir meselenin birkaç hafta içinde çözülebileceğini düşünmüyor. Ancak zaman geçtikçe meseleler birer birer müzakere masasından çıkarılıyor ve sonunda belki de yalnızca, sizin de söylediğiniz gibi, ‘terörizm’ konusunun konuşulduğu bir noktaya geliniyor. Açıkçası bu neredeyse gülünç bir durum çünkü sonunda gerçekten tartışılabilecek çok az şey kalıyor.
Daha önce de söylediğim gibi, kültürel meseleler var, siyasi meseleler var. Diyarbakır'da ve başka yerlerde 2015 ve 2016 sonrasında görevden alınan veya tutuklanan Kürt belediye başkanlarını düşünebiliriz. Dolayısıyla burada, Türkiye devletinin işleyişini bile sorgulatan ciddi kurumsal meseleler söz konusudur.
İşin ironik yanı ise şu: Erdoğan'ın özellikle Rojava'daki tutumuna baktığınızda, açık biçimde İslamcı olan ve dünyanın büyük bir bölümü tarafından terörist olarak görülen silahlı gruplara doğrudan askerî ve mali destek verdiğini görüyorsunuz. Böyle bir durumda geriye konuşulacak tek konunun ‘terörizm’ olarak kalması gerçekten hem ironik hem de oldukça çelişkili görünüyor. Çünkü Erdoğan hükümetinin bu konuda örnek teşkil eden bir sicile sahip olduğu söylenemez.
‘ÖCALAN KÜRTLERİN MANDELA’SIDIR’
Dünya genelindeki birçok barış sürecinde lider figürlerin belirleyici bir rol oynadığı görülüyor. Bu çerçevede, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın barış sürecindeki rolünü ve uzun yıllardır devam eden tecrit koşullarındaki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Uluslararası benzer örneklerle karşılaştırıldığında, bu konuda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?
Bu tür karşılaştırmalar her zaman gerçek anlamda değil, daha çok sembolik düzeyde yapılabilir. Çünkü her ülkenin ve her siyasi ya da kişisel durumun kendine özgü koşulları vardır. Bununla birlikte, Öcalan'ın durumu uluslararası kamuoyunda belki Mandela'nınki kadar tanınmıyor olsa da, onu gerçekten bir Kürt Mandela'sı olarak değerlendirmek mümkün ve hatta öyle değerlendirmek gerekir.
Ortada benzer bir tablo var. Bu tabloda yurt dışında gerçekleşen bir tutuklama, uzun yıllar boyunca barış yönünde uzatılan eller, yıllardır süren entelektüel ve siyasi bir düşünsel üretim var. Elbette bütün bunlar kolektif bir çabanın ürünüdür. Kürtlerin hiçbir zaman kişileri idealize ettiğini ya da onları kutsallaştırdığını düşünmüyorum. Hareket her zaman kolektif bir anlayışa dayanmıştır; aynı zamanda feminist bir boyuta da sahip olmuştur ve birçok kişinin ortak katkısıyla gelişmiştir. Kürt hareketinin ve PKK'nin tarihine baktığımızda bunu açıkça görebiliriz.
‘GÜÇLÜ BİR DAYANIŞMAYA İHTİYAÇ VAR’
Bugün çok daha güçlü bir uluslararası dayanışmaya ihtiyaç duyulan bir durumla karşı karşıyayız. Nelson Mandela ile yaptığım karşılaştırmayı biraz daha sürdürmek isterim. Mandela hapisten çıktıktan sonra Küba hareketlerini ve diğer özgürlük mücadelelerini desteklerken şöyle diyordu: "Ben de yıllarca terörist olarak görüldüm."
Bugün yalnızca 1990'larda Güney Afrika Cumhurbaşkanı olmuş, yaşlanmış, barışçıl ve sevecen bir büyükbaba figürü olarak hatırlanan Mandela imajıyla yetinmemek gerekir. Onun kişisel ve siyasi dönüşümünden çıkarılabilecek önemli dersler var.
Ben de aynı şeyi Abdullah Öcalan için diliyorum. Türkiye'nin geleceğinde, Kürdistan'ın geleceğinde ve bölgenin geleceğinde önemli bir rol oynayabilmesini.
Sorunuza daha somut bir cevap vermem gerekirse, hala cezaevinde olmasını uluslararası ölçekte bir skandal olduğunu düşünüyorum. Birkaç yıl önce HDP milletvekili ve Selahattin Demirtaş ile birlikte partinin eski eş genel başkanı olan Figen Yüksekdağ'ın davasını izlemek üzere oradaydım. Bizim özellikle vurguladığımız konulardan biri de buydu.
Dünyanın farklı bölgelerinden gelen parlamenterler ve insan hakları savunucularından oluşan bir heyetin parçasıydık. Hep birlikte şunu dile getiriyorduk: Türkiye çeşitli uluslararası anlaşmaları imzalamış ve tutuklulara adil muamele edilmesini, ziyaret hakkının tanınmasını ve mümkün olduğunca insana yakışır yaşam koşullarının sağlanmasını öngören uluslararası sözleşmelere taraftır.
Elbette cezaevi yaşamı tanımı gereği normal bir hayat değildir. Ancak en azından asgari düzeyde insan onuruna uygun bir yaşamın sağlanması gerekir.
‘ÖCALAN’IN ÖZGÜRLÜĞÜ OLMADAN ÇÖZÜM OLMAZ’
Benim kanaatime göre bu insanlık onuru, Abdullah Öcalan'ın yaklaşık yirmi beş yılı aşkın süredir devam eden tutukluluğu boyunca elinden alınmıştır. Bu nedenle Kürtlerin yürüttüğü uluslararası seferberliğin yeniden güçlendirilmesi ve Öcalan'ın serbest bırakılmasının talep edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Kanımca Öcalan’ın özgürlüğü, gerçek bir diyalogun ve gerçek bir barış sürecinin başlayabilmesi için vazgeçilmez ilk koşullardan biridir. Müzakerelerin içeriğinden bağımsız olarak, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasına ilişkin hiçbir güvence olmaksızın kapsamlı bir barış sürecinin yürütülmesi mümkün değildir. Bana göre bu değerlendirme çok geniş kesimler tarafından paylaşılmaktadır.
‘STATÜ VE ÖZGÜRLÜK BAŞARI AÇISINDAN VAZGEÇİLMEZDİR’
Tamda bu nedenle Kürt siyasi aktörleri, Özgürlük hareketi, Abdullah Öcalan’ın resmi bir müzakereci olarak tanınması gerektiğini savunuyor. Sizce bir barış sürecinde böyle bir statünün tanınması ve Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması neden önemli?
Evet, benim için Öcalan baş müzakereci olarak tanınması ve özgürlüğü yalnızca önemli değil, aynı zamanda vazgeçilmezdir. Öcalan’ın doğrudan bir rol oynadığını biliyoruz, ancak dışarıdan bunun tam olarak nasıl işlediğini anlamak her zaman zor; çünkü temasları oldukça sınırlı. Bazı heyetlerin, parlamenterlerin ve avukatların mesajları ilettiği de biliniyor. Ancak gerçek anlamda ciddi bir diyalog, siyasi müzakerelerin ya da barış görüşmelerinin başlamasının, Öcalan’ın özgür bırakılması ve bu süreçlere gerçek anlamda katılımı olmadan mümkün olduğuna kimsenin inanmadığını düşünüyorum. Onun cezaevinden müzakere yürütmesi imkânsızdır. Bence herkes bunun farkında.
‘AB VE İSVİÇRE SORUMLULUK ALMALI’
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarihi çağrısının ve PKK’nin fesih kararının ardından birçok Avrupa ülkesi yaptıkları açıklamayla bu süreci olumlu karşıladı ve selamladı. Ama ne yazık ki, ardından gelişen süreçte bu güçlerin sürece pratik bir katkısını görmedik. Bu anlamda Avrupa ülkelerinin ve birçok barış sürecinde aktif rol alan İsviçre’nin bu süreçte tutumunu nasıl değerlendiriyorsun ve nasıl bir sorumluluğa sahipler?
Bu süreçte Avrupa Birliği’nin sorumluluğu büyüktür. İsviçre’nin de bir sorumluluğu var ama görece daha sınırlıdır. Bazı Avrupalı liderler Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişini hâlâ hayal ediyor.
Bence Avrupa Birliği ve İsviçre, Türkiye konusunda faydacı bakış açısından gerçekten çıkmıyor. Avrupa Birliği’nin ekonomik ilişkileri sürdürmek istemesi de anlaşılır; böylece Türkiye’nin başka ülkelere — Orta Doğu ülkelerine, Çin’e ya da Rusya’ya — daha fazla yaklaşmasını engellediğini düşünüyor olabilir.
Bence bu “gülünç” diyebileceğimiz bir yaklaşım. Türkiye’nin tutumuna karşı açık bir kınama ya da yaptırım mekanizması geliştirmekten kaçınma eğilimi. Ve bana göre çok önemli ama tamamen de oldukça “siyasi çıkarcı” bir unsur daha var. Oda Türkiye’nin özellikle Suriye’den gelen mülteci krizindeki rolü. Birçok Avrupalı lider açıkça şunu söyledi: Türkiye ile iyi ilişkiler sürdürmeliyiz ki mülteciler Türkiye üzerinden Avrupa’ya, Yunanistan’a, Bulgaristan’a ya da genel olarak Avrupa Birliği topraklarına geçmesin.
Ama bence bu tür bir pragmatizm, hatta bu tür bir “sistemsel ikiyüzlülük”, aslında içinde bulunduğumuz ve giderek parçalanan dünyada nadir görülen gerçekliklerden biri haline geldi.
Ve bugün, özellikle dünya halkları, G7 zirvesin sürecinde artık çok daha doğrudan ve somut biçimde değerlendirme yapıyor. Halklar büyük ölçüde somut olgulara bakıyor. Bu tür sözde ilerici ya da genel söylemler artık işlemiyor. Artık net siyasi tutumlara ihtiyaç var. Eğer bir devletin tutumu savunduğumuz değerlere ters düşüyorsa, bunun karşılığı yaptırımlar olmalıdır; net ve açık adımlar atılmalıdır.
İsviçre diplomasisinin rolüne gelirsek — kendi ülkemizden bahsedersek — son yıllarda ciddi şekilde zayıflamış, hatta çarpıtılmış bir diplomasi görüyorum. Orta Doğu’da ya da başka bölgelerde neredeyse hiç görünür değiliz. İsviçre diplomasisi giderek daha az dinlenir hale geldi. Bence bunun nedeni de şu: son yıllarda gerekli bazı adımların atılmaması, bazı tutumlara karşı yaptırım uygulanmaması.
İşte bu dış politika gerçeği, Türkiye’nin yaptıkları karşısında sessizliği mecbur kılıyor.
‘JEAN ZİEGLER’İN MÜCADELESİ YOL GÖSTERİYOR’
Ilias Panchard, değerli yorumların için teşekkürler. Bitirmeden önce geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz dünya solunun figür isimlerinden İsviçreli Sosyolog Jean Ziegler’i de anmak istiyorum. Yanılmıyorsam sende bir şeyler demek istersin, Ziegler mücadelesinden ne öğrenmek gerekir?
Evet, elbette. Bunu hatırlattığın için teşekkür ederim. O, benim kuşağımdan İsviçre’de ve dünyada birçok insanın tanıdığı bir kişilikti. Kitapları aracılığıyla onun fikirleriyle tanıştık. Bu kitapların karmaşık konuları, örneğin finans sistemi, gıda sistemleri ve spekülasyonu, oldukça somut ve anlaşılır hale getirdiğini düşünüyorum. Ama bunu yaparken hiçbir şekilde aşırı basitleştirmedi.
Örneğin, her beş saniyede bir çocuğun açlıktan öldüğü gerçeğini ya da bunun politik kararların sonucu olduğunu vurguluyordu. Bu oldukça somut ve materyalist bir bakış açısıydı. Jean Ziegler her zaman şunu savundu: siyaseti kimin için yaptığımızı, kimin için mücadele ettiğimizi unutmamak gerekir.
Ben de özellikle onunla birlikte sığınma hakkı konusunda, Lesbos’taki mülteciler için ve genel olarak Yunanistan’daki ve başka yerlerdeki mülteci meseleleri için mücadele ettim. Kürt meselesi hakkında da onunla birkaç kez konuşma fırsatım oldu. Bu konuda her zaman açık bir şekilde destek verdi ve hep hazırdı.
Ayrıca Güney Amerika’daki veya Güney Afrika’daki bazı liderlerle karşılaştırmalar yapardı. Onun mücadelesinden çok şey öğrenilebileceğine inanıyorum. Ve onun son yıllarda söylediği gibi, “gezegensel bir sivil toplum” fikrine inanmaya devam etmek gerekir.
Bu gezegensel sivil toplum, halkların özgürleşmesini ve kendi kaderini tayin etmesini mümkün kılacak bir güçtür. Tıpkı Kürtlerin bunu onlarca yıldır bize göstermesi gibi.