14 Temmuz: Hafızaya Sadakat

Bazı tarihler yalnızca takvimde bir gün değildir. Halkların hafızasında yeniden doğarlar. 14 Temmuz da böyle bir tarihtir.

14 TEMMUZ DİRENİŞİ

Bir yanda, 1789’da Bastille’in kapılarının kırıldığı, mutlakiyetin sembolüne karşı halk iradesinin ayağa kalktığı gün… Diğer yanda ise, tam 193 yıl sonra, Diyarbakır Zindanı’nda teslimiyet dayatmasına karşı bedenlerini ölüme yatıran insanların başlattığı Büyük Ölüm Orucu Direnişi…

İki olayın tarihsel koşulları, amaçları ve sonuçları elbette farklıdır. Ancak tarihin bazen böylesi anlamlı kesişmeleri vardır. Aynı gün, farklı coğrafyalarda insan onurunun ve özgürlük arayışının hafızasına kazınır.

1982’nin 14 Temmuz’u da Kürt halkının yakın tarihinde böyle bir eşiğe dönüştü.

O gün Diyarbakır Cezaevi’nde başlatılan direniş, yalnızca cezaevindeki insanlık dışı uygulamalara karşı verilmiş bir tepki değildi. O direniş, kendi döneminin siyasal ve tarihsel gerçekliği içinde şekillenen bir iradenin ifadesiydi. Bedeli çok ağır oldu. Ancak etkisi, cezaevi duvarlarını aşarak sonraki kuşakların hafızasında derin izler bıraktı, bir halkın mücadele tarihini belirleyen kırılma anlarından biri hâline geldi.

Bugün aradan geçen kırk yılı aşkın zamandan sonra, belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, o tarihe yeniden hükmetmek değil onu doğru anlamaya çalışmaktır.

Çünkü geçmiş, bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirilecek bir alan değildir. O, kendi hakikati içinde anlaşılmayı bekleyen bir emanettir.

Tam da 14 Temmuz’u düşündüğümüz bugünlerde, Fransa bir başka tarihsel hafızayı yeniden konuşuyor. Fransız tarihçi ve direnişçi Marc Bloch’un Panthéon’a kabul edilmesi, yalnızca büyük bir bilim insanına gösterilen saygı değil, aynı zamanda hakikate ve direnişe duyulan vefanın da ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Bloch, yalnızca çağının en büyük tarihçilerinden biri değildi. Nazi işgali sırasında teslimiyeti reddeden bir direnişçiydi. Fransa’nın 1940’taki çöküşünü anlattığı L’Étrange Défaite (Tuhaf Yenilgi) adlı eserinde, yenilgiyi yalnızca askeri bir bozgun olarak değil, düşünsel ve ahlaki bir çözülme olarak da değerlendirdi. Ona göre tarihçinin görevi, geçmişi bugünün mazeretlerine göre yeniden yazmak değil hakikati bütün çıplaklığıyla anlamaya çalışmaktı.

Bu yüzden mezar taşına yalnızca Latince iki kelimenin yazılmasını istemişti:

Dilexit veritatem.

“Hakikati sevdi.”

Ne kadar sade, ne kadar ağır bir vasiyet…

 

Hayri Durmuş ise mezar taşına şu sözlerin yazılmasını istemişti:

“Halkına borçlu öldü.”

İki farklı ülke.

İki farklı tarih.

İki farklı mücadele.

Ama aynı ahlaki yük…

İnsan bu hayatlara baktığında, kendini biraz daha küçük hissediyor.

Belki de bu yüzden, hakikat uğruna yaşamış ve bedel ödemiş insanlara karşı ilk sorumluluğumuz, onları bugünün tartışmalarının sözcülerine dönüştürmeye çalışmak değildir. Belki de bu yaklaşım, 14 Temmuz’a nasıl bakmamız gerektiği konusunda da evrensel bir ölçü de sunuyor.

14 Temmuz’un öncüleri kendi çağlarının insanlarıydılar. Kendi siyasal hedefleri, kendi düşünsel dünyaları ve kendi mücadele anlayışlarıyla yaşadılar bunun bedelini de sonuna kadar ödediler. Onları anlamanın yolu, bugünün kavramlarını geçmişe taşımaktan değil kendi dönemlerinin hakikati içinde değerlendirmekten geçer.

En büyük vefa da budur.

Çünkü tarih bize yalnızca ne yaşandığını değil, hafızaya nasıl sahip çıkılması gerektiğini de öğretir.

Bugün 36 yıl önce kayda alınan görüntülere yeniden bakarken, yalnızca geçmişe tanıklık etmiyoruz. Aynı zamanda hafızanın da bir emanet olduğunu yeniden hatırlıyoruz.

Çünkü geçmiş, ancak kendi hakikatine sadık kalındığında geleceği aydınlatabilir.