Trump’ın koridor hamlesi barış mı, jeostratejik çekişmeler mi?

Başını Trump’ın çektiği “barış” görüşmelerinin halklar açısından bir karşılığı olmadığını belirten Gazeteci Aykan Sever, bu yaşananları jeostratejik çekişmeler olarak tanımladı.

ABD Başkanı Donald Trump bir süredir ülkeler arası barışın mimarı olma rolünü üstlenmiş durumda. Elbette buralardan ABD çıkarlarını gözetiyor. Henüz bir imza töreni ile poz verememiş olsa da, Rusya ve Ukrayna arasındaki barış için Putin ile Alaska’da kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdi; bu görüşmede her konu ayrıntılı biçimde tartışıldı ve konuşuldu. ABD’nin buradan beklentisinin özellikle Ukrayna’daki değerli madenlerle ilgili olduğu biliniyor. Süreç halen devam ediyor; ancak geçtiğimiz hafta Trump, bir başka barış anlaşmasına daha aracılık etti.

Üzerine Türkiye’nin de Kafkasya stratejileri kurduğu Zengezur Koridoru—yeni adıyla Trump Koridoru—çerçevesinde ABD’nin payını aldığı bu barış anlaşması, Azerbaycan ve Ermenistan arasında sağlandı.

Peki, bu barış antlaşmasına giden süreç bölgede kimlere kazanç sağladı, kimlere kayıp getirdi? Anlaşma ile şekillenen yeni tabloyu gazeteci Aykan Sever ile konuştuk.

Azerbaycan ve Ermenistan arasında ABD’nin arabuluculuğuyla bir anlaşma imzalandı. Zengezur Koridoru anlaşmasına ABD de dahil edildi ve koridorun adı “Trump Koridoru” olarak değiştirildi. Peki, bu yeni düzenlemeye bölge açısından baktığımızda kimler kazandı, kimler kaybetti? Bu denklem gerçekten kazanılan veya kaybedilen bir şey mi ifade ediyor, yoksa süreç hala devam ediyor ve değişme ihtimali var mı?

2015 sonrası, “3. Dünya Savaşı” dediğimiz sürecin bir parçası olan Suriye'deki savaşın bir yansıması olarak, 2015-2016 gibi Güney Kafkasya'ya da bu bölgedeki gerilimler yansımıştı. Rusya, Amerika ve Türkiye arasındaki çekişme bir anlamda yavaş yavaş yeniden Karabağ sorunu üzerinden kendisine bu sahada bir yansıma bulmaya başlamıştı. Sınırdan taciz ateşleri karşılıklı olarak yapılıyordu. Hatta 2016 Nisanında Karabağ'da 3-4 günlük bir çatışma yaşanmıştı. Ve doğrudan Zekai Aksakallı, Türk kuvvetleri de bir anlamda komuta düzeyinde rol almıştı. Ben o zaman, buranın da paylaşım savaşının sahasına dönüşmeye başladığına dair yazılar yazmıştım. Şimdi yaşanan, aslında bu durumun bir devamı.

Tabii, bölge halklarının kesinlikle barışa ihtiyacı vardı. Ancak şu an yaşanan jeostratejik çekişmeler, bölge halklarına—başta Ermeniler, Azeriler, Gürcüler, Êzidî Kürtler ve bölgede yaşayan diğer azınlıklara—söz hakkı veren veya tartıştıran bir barış süreci değil.

Diyelim ki Trump'ın nezaretinde iki lider bir araya getirildi. Tabii ki kendi ülkelerinin belli ölçülerde çıkarları var; tamamen Trump’ın veya Amerika'nın gereksinimlerinin sonucu olan bir durum değil. Karşılıklı belli bir uyum yakalandı. Ancak burada Amerika'nın daha çok dikte ettiği ve yönettiği bir süreç var. Amerika, sonuçta 3. Dünya Savaşı'nda etkili olmak istiyor. Özellikle Trump'la birlikte gücün çok daha etkili ve—tırnak içinde—Amerika lehine “olumlu” tarzda kullanıldığı bir süreci görüyoruz.

Örneğin Tayland ile Kamboçya arasındaki savaşı—daha doğrusu çatışmayı—Trump bitirdi. Keza Hindistan-Pakistan arasındaki gerilimde de benzer bir durum söz konusu. Burada da benzer bir şey yapıyor. Ancak tabii ki savaşa liderlik ettiği için, özellikle Hamas saldırısıyla birlikte başlayan Orta Doğu’nun genelindeki savaşa Güney Kafkasya’yı da dahil edebiliriz. ABD, genel olarak İsrail ve ABD’nin baskın olduğu bir düzen kurmaya çalışıyor; özeti bu aslında. Burada Ermenistan ve Azerbaycan yönetimlerini yakınlaştırarak bunu belli ölçülerde yaptı. Henüz herhangi bir şey bitmiş değil, ancak önemli bir adım attı. Bunun birçok yansıması var.

Bu anlaşmanın bölgeye yansımaları neler? Özellikle Rusya ve İran açısından nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Bir defa, tabii ki İran’a, Rusya’ya ve hatta Çin’e karşı atılmış bir adım olarak yorumlamak lazım bu yaşananları. İran’dan bu meseleye kutlama yapılsa da, genel olarak Amerika'nın sürecin içinde olmasına dair tepkiler geldi.

Ancak şunun altını çizmek gerekir: Türkiye basınında böyle beklentilerle ilgili yazılar yazıldı; “Rusya bunu böyle bırakmaz, İran bir şey yapar” gibi. Birincisi, İran özellikle 12 günlük savaş sonrası kendini toparlayıp Amerika’ya karşı bir şeyler söyleyebilir, bir şeyler yapabilir; ama Amerika'nın bu politikasını engelleyebilecek bir adım atmaları hemen hemen mümkün değil. Ki gördüğümüz kadarıyla su sorunuyla uğraşıyorlar. Bununla dahi başa çıkamaz durumdalar; ki gerçek sorun aslında bu, bence.

Rusya, Amerika’yla pazarlık hâlinde hem Ukrayna üzerinde hem de Suriye-Filistin meselesinde. Dolayısıyla Rusya'nın önceliği anlaşmak üzerine olur. Pekâlâ, Güney Kafkasya’daki Amerika’nın bu hamlesine bir süre sonra daha pozitif yaklaşabilir. Şu an ilk gelen tepkiler yine biraz daha pasif düzeyde.

Çin açısından söylediğiniz durum tam olarak ne?

Çin’in Türkiye’deki elçisi Cumhuriyet Gazetesi’nde bir makale yayınlamış. Türkiye’ye bir Kuşak ve Yol projesi var. Çin’in dünyada bir anlamda yer edinmek için kendine göre kurduğu bir strateji. Bunun önemli bir ortağı olarak işbirliğini geliştirelim diyen, motive eden bir yazıydı bu. Kuşkusuz Çin, yapacağı işlerde ya da attığı adamlarda kaybeden tarafta olmak istemiyor. Pekâlâ, Türkiye’yi yanına alarak burada toparlayıcı olabileceği varsayımında bulunmuş olabilir. Henüz zaten olmuş bitmiş bir şey yok; ortada bir koridor da yok, sonuçta sözler var.

Peki, olması ya da olmaması muhtemel mi?

Şu önemli: Şu an hâlâ savaşın liderliğini yapan Amerika ve süreci yönlendirme gücü var. Dolayısıyla Aliyev ya da Paşinyan şöyle yapar, böyle yapar demektense, Trump yönetiminin ne yapacağı daha ön plana çıkıyor. Burada Amerika, kendince akıllı bir stratejiyle hareket ediyor. Akıllı bir stratejiyle bir ön protokol yapıldı. Bu arada Azerbaycan ve Ermenistan arasında henüz bir anlaşma imzalanmadı; ama imzalanacağına dair bir tür taahhüt alınmış oldu. Buradan kolay kolay Azerbaycan'ın ya da Ermenistan'ın cayması mümkün değil.

Bir de şöyle bir durum var: İki ülke için de yerine oturan bir teklifle geldi Amerika. Bir süredir Ermenistan teknoloji merkezi olmaya çalışıyor. Bununla ilgili ortaklıklar, protokol anlaşmasından önce gerçekleşti. Ülkeyi yapay zekâ merkezi haline getirmeye çalışacaklar. Tabii, ucuz iş gücüyle… Bunun da altyapısı var. Hindistan’ın yerini alır gibi bir iddiam yok ama sonuçları küçük de olsa bu hamle yapılabilir görünüyor. Ayrıca Rusya’dan göç eden bilim ve teknolojiyle ilgili 8-10 bin civarında genç Ermenistan’da bulunuyor. Aslında büyük bir iş gücü elde edilmiş oluyor. Amerikan bilim teknolojisi bunu değerlendirmeye çalışıyor. Bu, Ermenistan için de çıkış kapısı olabilir. Çünkü Ermenistan’ın başka üretim kaynakları yok.

Diğer bir mesele ise şu: Azerbaycan yönetimi de enerji hub’ına (*sınırları içinde enerji satın alan ve ardından bunu diğer ülkelere ihraç eden aktör) dönüşmeye çalışıyor. Hem kendi petrol ve gazları var hem de ortak ülkelerden gelecek petrol ve gazın dağıtım ağının merkezinde olmaya çalışıyorlar. Bunu Avrupa Birliği ve Batı ülkeleri özellikle istiyor. Bunun için Amerikan sermayesi yatırım vaat ediyor. Çünkü şu anki üretim düzeyi Azerbaycan’da geri. Bir de Ruslar, Azerbaycan’ın petrol ve gaz kaynaklarında belli ölçüde etkindi bu son döneme kadar. Şimdi Batılılar—özellikle Amerikan sermayesi—daha fazla yatırım yaparak bu kaynağı geliştirmek istiyor. Bu da Aliyev yönetimine çok uygun bir tablo. Yani ileriki süreçte, anti-demokrasinin mesele edilmediği, Aliyev’in diktatörlüğünün aynı zamanda onaylandığı, meşru görüldüğü bir zemin ve ekonomik olarak çok daha büyümüş bir Azerbaycan göreceğiz muhtemelen. Dolayısıyla bu protokol herkesin işine geliyor. Çin, İran ve Rusların da aleyhine gözüküyor.

Türkiye bu tabloda nereye düşüyor? Örneğin Türk milliyetçilerinin ve AKP’nin “Turan Hattı” dediği proje hayali tamamen ortadan kalktı mı?

Türkiye bu olaydan 1-2 yıl öncesine kadar bölgede lider pozisyondaydı. Ancak özellikle Batılılar, İsrail ve bazı Arap ülkeleri, Azerbaycan’ı bölgesel güç olarak ön plana çıkarmaya çalıştı ve belirleyici oldular. Türkiye burada istediği gibi etkin olamadı. Şu an belli ölçüde seyirci durumda ama bu, bütünüyle sürecin dışında olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü Türkiye’ye Amerika’nın ihtiyacı var bölgede; en azından askeri güç olarak. Bir tür taşeron vaziyetinde de olsa yan güç olarak etkinliğini sürdürecektir. Ama hülyalarını kurdukları gibi bir durum gerçekleşmez. Kendi propagandalarını yaptıkları “Turan Hattı” meselesi gibi. Sonuçta olursa, Amerika’nın kontrolü altında bir “Turan Hattı” olur.

Birçok devletin stratejik konumunu özetlediniz. Peki, buradaki halklar açısından gelişmeler ne anlama geliyor?

Asıl kritik olan şu: Bence şimdi bütün bu savaşın gerekçesi olarak ya da savaşın sonucunu bağlarken, yeni anlaşma maddelerinde Sovyetler Birliği sınırlarını meşru olarak tanıyorlar. Ancak Ermenistan topraklarındaki işgaller nedeniyle Sovyetler Birliği’nden kalan sınırlar ihlal edilmiş oluyor. Daha da önemlisi, 120 bin kişinin yaşadığı Arsak, Dağlık Karabağ, Sovyetler Birliği zamanında özerkti. Şimdi bu statü fiilen ortadan kaldırılıyor ve kimse bunu anmıyor. Buna Ermenistan yönetimi de dahil. Bu 120 bin kişi sığıntıya dönüştürüldü. Ermenistan yönetimi ve Ermenistan’daki Ermenilerin en azından bir kısmının, Dağlık Karabağ’dan gelenleri istemediklerini gördük. Onlara karşı ırkçı tavırlar içinde olduklarını gördük. Paşinyan adeta gelmelerini istemedi diyebiliriz özetle. Burada ciddi bir harp ihlali var. Bu insanlar, sonuçta kendi topraklarından koparıldı. Bir tür soykırım meselesinin devamı olarak da yorumlanıyor çeşitli kesimler tarafından. Bu önemli.

Bu süreç devletler arasında bir anlaşma gibi gözüküyor. Yani gelişen süreci jeostratejik oyunların bir parçası olarak tarif edebiliriz. Ancak bizim açımızdan asıl mesele, bunu halkların barışına dönüştürmenin bir yolunu bulmak. En azından savaş tehdidinin görece ortadan kalkması ve bunu halkların barışına dönüştürebilmek duruyor karşımızda. Burada adalet aramak gerekiyor. Örneğin, esir tutulan Ermeniler var Azerbaycan’da, ikinci Dağlık Karabağ Savaşı sonrası ve hâlâ bırakılmadılar. Bunlarla ilgili anlaşmada bir şey yok. Gerçekten insan hakları ilanları var. Ayrıca Azerbaycan’da diktatörlük var; Ermenistan’daki yönetimin de çok demokrat olduğu söylenemez. Bütün bunlara karşı daha eleştirel bir tavrı geliştirmemiz gerekiyor.

Bir de bu, daha büyük bir tehlike işareti aynı zamanda. Sonuçta bir tür mal, ikmal, enerji hattı veya koridor gibi gözükse de, bu tren koridoru nihayetinde İran’a karşı savaşa hazırlığın bir cephesine de dönüşebilir. Biraz da bunu engellemenin yolunu bulmamız gerekiyor. Çünkü bu sadece İran’ın meselesi değil. Bu, 3. Dünya Savaşı'nın doğrudan bir sahasıdır. Biz bu savaşı bütün olarak durduramadığımız takdirde, Türkiye’de de başka yerlerde de barış olmaz. Gerçekten 3. Dünya Savaşı denilen meselenin dinamiklerini tıkayıp, üçüncü bir tür cephe oluşturmadan—diyelim ki barış cephesi ya da yeni bir dünya yaratma mücadelesi cephesi—bu savaş zaten bitmeyecek. Seyirci olmaktan çıkıp bütün bu adaletsizliklere son verecek bir tarz geliştirebilirsek, bir şeyler elde edebiliriz.