Önder Apo’nun “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” ile birlikte yeni bir sosyalizm anlayışını kamuoyuyla paylaşmasının ardından yürütülen tartışmalar sürüyor. Özellikle reel sosyalizme yönelik eleştirilerini daha da detaylandırması ve reel sosyalist düşüncenin açmazlarına ilişkin çözüm önerileri sunması, sosyalist kamuoyunda hala tartışılıyor.
“Demokratik Toplum Sosyalizmi” olarak adlandırdığı sosyalizm anlayışına dair ayrıntılara da görüşmelerinde yer veren Önder Apo, sosyalizmin halklar açısından yeniden umut olmasının, ulus-devlet mantığından çıkılmasıyla mümkün olduğunu belirterek; sosyalizmin bir devlet değil, yeni bir toplum ve yeni bir kişilik yaratma mücadelesi olduğunu vurgulamıştı.
Apocu Hareket’in sosyalizm anlayışını ve bunun yansımalarını, 8-9 Kasım 2025 tarihlerinde ‘Yeniden Sosyalizm’ adıyla konferans düzenleyen Halkların Demokratik Kongresi’nden Sedat Şenoğlu ile konuştuk. Şenoğlu, Apocu sosyalizm anlayışını ve HDK’nin bu yönlü çalışmalarını ANF’ye değerlendirdi.
‘APOCU SOSYALİZM, İDDİALI BİR TARİHSEL BİRİKİMDEN SÖZ ETMEKTEDİR’
Apocu Hareket’in sosyalizm anlayışına ve bugüne kadarki gelişimine dair büyük bir külliyat olduğunu belirten Şenoğlu, şöyle konuştu: “Kürt Özgürlük Hareketi için sosyalizmin varoluşsal bir zemin olmayı hep koruduğu, daha doğrusu ondan hiç kopmamış olduğu hakkaniyet bakımından belirtilmelidir. Söylemeye bile gerek yok belki ama Abdullah Öcalan tüm bu külliyatın felsefi, tarihsel- teorik, toplumsal-politik ve örgütsel-eylemsel içeriğini kurucu düzeyde üreten ve yöneten kişidir. Onun için zaten bugün ‘Apocu sosyalizm’ denildiğinde, iddialı bir tarihsel birikim ve adlandırmadan söz edilmektedir.
Bu birikimin güncelleştirilmiş tarihsel özeti olarak ele alabileceğimiz ‘Demokratik Toplum Manifestosu’, sorunuzu bazı eksenlerden yanıtlamak için dayanabileceğimiz somut bir kaynaktır. Bana göre Öcalan’ın sosyalizme yaklaşımının teorik omurgasını oluşturan ‘Tarih, komünle devlet arasındaki karşıtlıktır’ tezi; hem tarihi ele alışındaki diyalektik soruşturmanın kök çözümleyici derinliğini hem de sosyalizmin toplumsal inşa pratiklerinde ve arayışlarında tarihe dayalı stratejik bir süreklilik izi göstermesi bakımından oldukça verimli ve geliştirici bir alan açıyor.
Bu diyalektik yaklaşım bize, sınıflı toplumsallığın ortaya çıkışı ve gelişiminin tarihsel bir olgu olduğunu söylüyor; ama aynı zamanda bu realiteyi, insanın toplumsal bir varlık olma hakikatinin oluşturucu komünal, eşitlikçi, ortaklaşmacı ve dayanışmacı niteliklerini ortadan kaldırmaya yönelen bir çelişkinin gelişmesi olarak da tespit ediyor.
Buradan hareketle de sınıflılığın gelişimini, toplumsallık hakikatinin hiyerarşik, iktidarcı ve devletçiliğe dayalı yıkım süreci; komünaliteyi de buna karşı tüm tarih boyunca süren varoluşsal toplum direnişinin hakikat birimi olarak tanımlıyor. Anlaşılacağı üzere burada sınıflılığın reddi değil; ama onu tarihe sokan ve oluşturan hegemonyacı gücün -erkek cinsinin, kadın cinsinin toplumsallık kurucu doğal nitelik ve işlevine karşı kök tarihsel saldırısıyla başlayan durumun- yarattığı bir erksel ayrıştırma ve toplumsal yabancılaşma durumu olan sınıflılığın, tarihin açıklayıcı temeli olarak alınmasının reddi var.
‘ÖCALAN, SOSYALİZM ANLAYIŞINI MARKSİZM DÜNYASIYLA TARTIŞIYOR’
Öcalan, tarihsel diyalektiğin sınıflılık sınırında kalmasından doğan çözümleme çerçevesinin ve ulaşılan sonuçların, sosyalizm anlayışları ile tarihsel pratiklerde yarattığı sorunlara işaret ediyor ve özellikle Marksizm dünyasıyla tartışıyor. Sınıflılığın sona erdirilmesi amaçlı özgürleşme mücadelesinin; sınıflılığı üreten hegemonyacı sistemsel mekanizmaları kullanarak, onların kurumlaştırdığı yapılara ve kuramlaştırdığı düşünsel temellere dayanarak başarıya ulaşamayacağını söylüyor.
Marksizm dünyasında ve sosyalizmin inşa pratiklerinde, kuramsal ve stratejik tıkanmalara yol açan bu durumu aşma çabalarının yetersiz kaldığını ve sonuçlarının kapitalist hegemonyacı güçler karşısında sosyalizmin maddi kazanımlarının ve değerler sisteminin korunamadığını, nihayetinde ise sosyalizmin bir döneminin kapanmasına varan tarihsel bir yenilgi durumunun geliştiğini tespit ediyor. Bu yenilginin sonuçlarının, dünya ezilenleri ve onların örgütlü mücadele güçleri üzerinde şok edici düzeyde ağır ideolojik ve örgütsel etkiler yarattığı zamanlarda, Öcalan’ın ‘Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır2 sözünü; bugün ‘Apocu sosyalizm’ yaklaşımının maddi zeminini inşa eden gelişim çizgisini yöneten ideolojik motto olarak düşünmek gerekir.
Bu gelişim çizgisinin ayırt edici belli başlı niteliklerine dikkat çekmek gerekirse…
Bu anlayış, klasik reel sosyalizm deneyimlerinden ve devlet merkezli sosyalizm modellerinden önemli yönleriyle ayrışan bir paradigmayı ifade ediyor. Özellikle 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin çözülüşüyle birlikte ortaya çıkan teorik ve pratik krizlere yanıt üretme çabası içerisinde şekillenmiş bir yaklaşım söz konusudur.
Bu anlayışın en temel farkı, toplumu devlet üzerinden değil; toplumun kendi öz örgütlülüğü ve demokratik iradesi üzerinden yeniden kurmayı esas almasıdır. Reel sosyalizm deneyimlerinde devlet, çoğu zaman toplumu temsil eden ve dönüştüren merkezi aygıt olarak görülüyordu. Ancak zamanla devletin, toplumu özgürleştiren değil; toplum üzerinde yeni bir tahakküm üreten mekanizmaya dönüşebildiği görüldü.
Öcalan’ın sosyalizm anlayışı tam da bu noktada, özgürlüğün devlet merkezli değil, toplum merkezli bir demokratikleşmeyle mümkün olabileceğini savunur.
‘TEKÇİ ULUS ANLAYIŞINA KARŞI HALKLARIN ORTAK VE EŞİT YAŞAMINI SAVUNUR’
Burada ‘demokratik modernite’ kavramı belirleyici bir yerde duruyor. Kapitalist modernitenin ulus-devletçi, erkek egemen ve sömürücü karakterine karşı; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplum modeli önerilmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca ekonomik paylaşım sorunu değildir. Kadın özgürlüğünden ekolojiye, kültürel çoğulculuktan yerel demokrasiye kadar yaşamın bütün alanlarını kapsayan köklü bir toplumsal dönüşüm perspektifi vardır.
Ayrıca bu yaklaşım, tekçi ulus anlayışına karşı halkların ortak ve eşit yaşamını savunur. Özellikle Ortadoğu gibi çok kimlikli ve çok kültürlü toplumlarda, ulus-devletçi çözümlerin çatışmayı derinleştirdiği; buna karşı demokratik toplum modelinin halkların birlikte yaşamını mümkün kılabilecek tarihsel bir seçenek olduğu ifade edilmektedir. Dolayısıyla bu sosyalizm anlayışı, iktidarın el değiştirmesine indirgenmiş bir dönüşümü değil; iktidarcı zihniyetin aşılmasını, toplumun demokratik örgütlülük temelinde yeniden inşasını hedefleyen bir paradigma olarak değerlendirilebilir.
Demokratik toplum sosyalizmi, toplumsal devrimci dönüşümün ve sosyalizm pratiğinin; toplumsal bütünü oluşturan farklılıkların eşitlik ve özgürlük temelindeki ilişkisine, birliğine ve hareketine zemin kazandıracak komünalist yapıların gündelik yaşam içinde adım adım inşa edilmesine dayanır.”
’DEMOKRATİK TOPLUM PARADİGMASI YALNIZCA BİR TEORİK ÖNERİ DEĞİLDİR’
Demokratik Toplum Paradigması’nın Türkiye gibi krizlerin ve sorunların çoğaldığı bir ülkede, bu ihtiyaçlardan doğduğuna vurgu yapan Şenoğlu, paradigmanın sadece bir teori olarak ele alınmaması gerektiğini belirterek şöyle devam etti: “Türkiye’nin yaşadığı çoklu krizler, demokratik toplum ihtiyacını her zamankinden daha görünür hale getiriyor. Derinleşen ekonomik eşitsizlikler, toplumsal kutuplaşma, Kürt sorununun çözümsüzlüğü, kadınlara dönük şiddet, doğa talanı ve giderek sertleşen merkeziyetçi yönetim anlayışı, mevcut sistemin toplumsal sorunları çözmek bir yana, bizatihi bu sorunların kaynağı olduğu her geçen gün daha açık hale geliyor.
Bu nedenle demokratik toplum paradigması yalnızca teorik bir öneri değil, aynı zamanda toplumsal ihtiyaçlardan doğan bir arayıştır. Özellikle yerel demokrasi, halk meclisleri, kadın örgütlenmeleri, emek alanında yaygınlaşan ve çeşitlenen hak mücadeleleri, kooperatifler, ekolojik yaşam alanları gibi pratikler; toplumun farklı kesimlerinde alternatif yaşam arayışlarının bulunduğunu gösteriyor.
Fakat elbette bunun önünde ciddi engeller de vardır. Türkiye’de devletçi siyasal kültür çok güçlüdür. Toplum uzun yıllar boyunca merkezi devlet yapısına bağımlı biçimde şekillendirildi. Ayrıca milliyetçi ideoloji ve militarist siyaset, demokratik çözüm kanallarını sürekli daraltıyor. Burada en kritik meselelerden biri Kürt sorunudur. Kürt sorunu, demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi de oldukça zor görünüyor. Çünkü mevcut otoriter yapının en temel dayanaklarından biri çözümsüzlük siyasetidir. Bu nedenle demokratik toplum mücadelesi aynı zamanda barış mücadelesidir.
Diğer yandan bu modelin bir anda bütünlüklü biçimde hayata geçmesinden ziyade, toplumsal mücadeleler içerisinde adım adım gelişebilecek bir süreç olarak ele alınması gerekir. Demokratik modernite anlayışı da zaten toplumsal dönüşümü uzun soluklu bir demokratik örgütlenme süreci olarak değerlendiriyor.
Bugün önemli olan, toplumun kendi demokratik iradesine güvenmesi ve yaşamın her alanında öz örgütlü yapıları geliştirmesidir. Türkiye’de bunun potansiyeli vardır; ancak bu, güçlü bir toplumsal mücadele ve demokratik birliktelik gerektiriyor.”
‘HDK MODELİ ÖNEMLİ ORTAK MÜCADELE DENEYİMLERİNDEN BİRİDİR’
HDK modelinin kuruluşunda Önder Apo’nun fikriyatının temel rol oynadığını, HDK fikriyatının ortak mücadele deneyimlerinden biri olduğunu dile getiren Şenoğlu, şunları ifade etti: “HDK modelinin inşasında Öcalan’ın kurucu düşünsel katkılarının temel bir rol oynadığı biliniyor. Keza Kürt Özgürlük Hareketi’nin HDK’nin pratik hayatında da güçlü bir etkisi olmuştur. Ancak HDK’nin, Türkiyeli sosyalistlerin ve demokrasi güçlerinin düşünsel ve örgütsel birikimlerinin de katkılarıyla kolektif bir emek ve iradenin ürünü olarak tarih sahnesindeki yerini aldığını bilmek gerekir. Bu çerçevede Halkların Demokratik Kongresi modeli, demokratik toplum paradigmasının Türkiye’deki en önemli ortak mücadele deneyimlerinden biri olarak değerlendirilebilir.
HDK’nin ortaya çıkışındaki temel fikir, farklı toplumsal mücadele dinamiklerinin ortak demokratik bir zeminde buluşabilmesidir. Kürt Özgürlük Hareketi’yle Türkiyeli sosyalist hareketlerin, kadın mücadelesinin, emek hareketinin, Alevi örgütlerinin, ekoloji hareketlerinin ve farklı toplumsal kesimlerin ortak mücadele hattı oluşturması hedeflenmiştir. Bu yönüyle HDK, klasik anlamda yalnızca seçim merkezli bir siyasal yapı değil; toplumun farklı kesimlerini demokratik siyasetin öznesi haline getirmeyi amaçlayan bir toplumsal örgütlenme modelidir. Demokratik konfederalizm perspektifinin Türkiye’deki toplumsal-siyasal karşılıklarından biri olarak da görülebilir.
HDK’nin benimsediği demokratik toplum anlayışı, toplumsal sorunların çözüm güvencesini parlamenter siyasete havale etmeyi reddeder. Güvencenin temeli toplumun aşağıdan yukarıya örgütlenmesindedir; bunu sağlamak gerekir. HDK modeli de tam olarak bu zeminde şekillenmiştir. Yani halkların, inançların, kimliklerin ve toplumsal mücadelelerin ortak demokratik yaşam iradesini kurma arayışıdır. Elbette HDK deneyiminin eksiklikleri ya da aşamadığı sorunlar da vardır. Ancak buna rağmen HDK deneyimi, Türkiye’de demokratik toplum fikrinin somut ve tarihsel bir birikimi olarak önemini koruyor.”
‘ORTAK MÜCADELE HATTI BİR İHTİYAÇTIR’
Türkiyeli sosyalist güçlerle ittifakın bir ihtiyaç olduğunu, bu zeminin büyütülmesi gerektiğini vurgulayan Şenoğlu, şunları belirtti: “Bence bugün Türkiye’de en temel ihtiyaçlardan biri, demokrasi ve özgürlük güçlerinin ortak mücadele zeminini büyütebilmesidir. Çünkü mevcut siyasal kriz yalnızca belirli bir kesimin değil, toplumun geniş kesimlerinin yaşadığı çok yönlü bir krizdir. Emek sömürüsü derinleşiyor, demokratik haklar daralıyor, kadın kazanımları hedef alınıyor, doğa talanı büyüyor ve savaş politikaları toplumu nefessiz bırakıyor.
Dolayısıyla bu tablo karşısında ortak mücadele artık bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluk haline geliyor. Kuşkusuz geçmişten gelen bazı sorunlar ve güvensizlikler vardır. Türkiye solunun önemli bir kısmı uzun yıllar Kürt sorununa yeterince demokratik yaklaşamadı. Aynı şekilde farklı siyasal gelenekler arasında örgütsel rekabetler ve ideolojik mesafeler oluştu. Fakat bugün gelinen noktada, eski ezberlerle hareket ederek toplumsal dönüşüm yaratmak mümkün görünmüyor.
Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkardığı demokratik toplum perspektifi, Türkiyeli sosyalist hareket açısından da önemli bir tartışma ve yenilenme zemini sunuyor. Çünkü artık yalnızca sınıf merkezli değil; kadın özgürlüğünü, ekolojiyi, kültürel çoğulculuğu ve yerel demokrasiyi içeren daha geniş bir özgürlük perspektifine ihtiyaç var. Ortak mücadele zemini de tam burada ortaya çıkıyor. Eğer demokrasi, barış, emek, özgürlük ve eşit yaşam hedefleri etrafında ortaklaşılabilirse, Türkiye’de çok güçlü bir toplumsal demokratik hareketin gelişmesi mümkündür.
Özellikle Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda açık ve cesur bir tutum geliştirmek burada belirleyici önemdedir. Çünkü Türkiye’de gerçek demokratikleşmenin yolu, aynı zamanda Kürt sorununda demokratik çözüme dayalı barış siyasetinden geçiyor. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, birbirini dönüştürmeye çalışan dar siyasal rekabetler değil, ortak yaşamı ve demokratik geleceği birlikte kurma iradesidir. Türkiye halklarının geleceği de büyük ölçüde böyle bir demokratik ortaklaşmanın gelişip gelişemeyeceğine bağlı olacaktır.”