Abdullah Zeydan: Yerel demokrasi, barış sürecinin temel taşıdır

Yerine kayyım atanan Wan Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Abdullah Zeydan, yerel demokrasinin barış sürecinin temel taşı olduğunu vurgulayarak kayyım uygulamalarının sonlandırılması gerektiğini söyledi.

ABDULLAH ZEYDAN

Yerine kayyım atanan Wan Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Abdullah Zeydan, Kürt sorununun güncel siyasi boyutları, yerel yönetimlerin süreçteki rolü, demokratikleşme beklentileri ve çözüm arayışlarının toplumsal ve siyasal etkilerine ilişkin ANF’ye değerlendirmelerde bulundu. 

Yerel demokrasinin, güçlü özgürlüklerin en önemli aşamalarından biri olduğunu belirten Zeydan, şöyle konuştu: “Yerelin özgür olması lazım, demokratik olması lazım, katılımcı olması lazım ve çoğulcu olması lazım. İşte tam bu noktada halkın söz sahibi olması lazım. Aslında Sayın Öcalan'ın başlattığı süreç, evet, bir boyutuyla barışa ulaşma sürecidir. Barışa ulaşırken özgürlüklerin de demokrasinin de katılımcılığın da gelişmesi lazım. Tam da bu noktada toplumsal bir anlayışın, halkçı bir anlayışın, komünal bir anlayışın devreye girmesi lazım. Bunda da güçlü yerel yönetimler olması lazım, yerel demokrasi olması lazım.

Yani yereller demokratik olmadı mı, yereller özgürlükçü olmadı mı, genel de özgürlükçü olmaz. Onun için Sayın Öcalan demokratik toplum diyor. Yani demokratik toplumu biz inşa edersek, bu vesileyle demokratik cumhuriyeti de inşa ederiz. Yani devleti de bu boyutuyla demokratik anlamda dönüştürürüz. Bu anlamda yerel yönetimlerin rol ve misyonu tarihidir. Aslında bu süreci aslında tamamlayacak olan, bu sürecin en önemli yürütücülerinden biridir.

Bu anlamda katılımcı, halkçı; halkın her yerde karar sahibi olduğu, halkın yürütme süreçlerinde olduğu, halkın hesap sorma süreçlerinde olduğu ve denetim süreçlerinde olduğu bir yerde hem oradaki yereller güçlü, demokratik, katılımcı, çoğulcu olur, hem de bu katılımcılık ve özgürlükçü anlayış ülkeyi de güçlendirir.”

‘KOMÜNAL YAŞAMI İNŞA ETMEK TOPYEKÜN BİR MÜCADELEDİR’

DEM Parti tarafından düzenlenen yerel yönetimler konferansını hatırlatan Zeydan, konferansta bir kararlaşma sürecinin ortaya çıktığını belirterek, bu süreçte belediyelerin sorumluluğunun büyük olduğunu ifade etti.

Zeydan şöyle devam etti: “Burada özellikle bu demokratik toplumu inşa sürecinde, komünal ve kolektif yaşamı inşa sürecinde yerel yönetimlerin sorumluluğu daha büyük. Belediyeler, özellikle bu komünal yaşamı örmede en büyük sorumluluk sahibidir. Elbette ki komünal yaşamı örmek, inşa etmek sadece belediyelerin işi değil. Bunu topyekün parti yapılarımız, kurumlarımız, meslek örgütleri, kadınlar, gençler ve halk birlikte inşa edecek. Ancak burada en önemli rol ve misyon belediyelere düşüyor.

Komünal yaşamı inşa ederken özellikle kooperatifçilik, komünal ekonomi anlayışı ve demokratik katılımcı inşayı gerçekleştirme anlamında belediyelere de büyük görevler düşüyor. Bu anlamda hem teknik hem manevi anlamda bu işe öncülük yapılması gerekiyor. Kürdistan'da halk, özel savaş politikalarından kaynaklı büyük bir yoksullukla karşı karşıya. Aynı zamanda büyük bir genç işsizliği söz konusu. İşsiz bırakılan, koruculaştırılmak ve ajanlaştırılmak istenen, kendi topraklarından koparılarak göçertilmek istenen gençler var.

İşte bu gençleri yeniden ahlaki ve politik çizgiye getirmek, yeniden politikleştirmek ve aynı zamanda kendi topraklarında kalarak komünal bir ekonomi anlayışıyla burada yaşamalarını sağlamak gerekiyor. Bu anlamda kooperatifleri desteklemek, köylüyü ve çiftçiyi desteklemek gerekiyor.

Belediyelerin kendi ziraat mühendisleri, endüstri mühendisleri ve teknik kadrolarıyla kooperatiflere, çiftçilere ve köylülere katkı sunması, üretime dönük destek sağlaması, makine ve ekipman konusunda kolektif çalışmalar yürütmesi noktasında önemli bir rol ve misyonu bulunuyor.”

‘TÜM KİMLİKLERİN KENDİ DİLİYLE EĞİTİM GÖRMESİ ÖNEMLİDİR’

Konferansta dil ve kültür meselesinin en önemli başlıklardan biri olduğunu dile getiren Zeydan, şunları belirtti: “Çünkü eğer biz demokratik bir toplumu inşa etmek istiyorsak ve demokratik bir cumhuriyeti hedefliyorsak, burada tüm kimliklerin kendi diliyle eğitim görmesi, kendi dilini ve kültürünü geliştirmesi, kamusal alanlarda kendi dilini kullanması çok önemlidir. Belediyelerin buradaki rolü ve misyonu da önemlidir.

Dil ve kültür konularında aslında konferans süreçlerinde çok eleştirel ve öz eleştirisel bir yaklaşım ortaya koyduk. Yetersizliklerimizi kabul ettik. Ancak bundan sonraki süreçte özellikle dil, kültür, edebiyat ve diğer bütün kültürel alanlarda daha yüksek bir performansla çalışma yürütülmesini değerlendirdik. Kreşlerden ve anaokullarından başlayarak herkesin kendi ana dilini öğrenmesi, geliştirmesi, büyütmesi ve eğitim alabilmesi konusunda sorumlulukları var.

Biliyorsunuz demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir belediyecilik anlayışımız, bir paradigmamız var. Bu çerçevede kadın özgürlükçü paradigma çerçevesinde kadınların kendi emekleriyle bugüne kadar getirdiği, başta eşbaşkanlık sistemi olmak üzere eşit temsiliyetin korunması ve kadınların bütün alanlarda daha özgür çalışma koşullarının oluşturulması önemlidir.

Yoksulluğun en fazla etkilediği kesimlerden biri olan kadınların, kooperatifçilik ve komünal ekonomi anlayışıyla hayata geçirecekleri bütün bu çalışmalarda belediyelerin ve yerel yönetimlerin daha fazla rol alması gerekiyor.

Diğer boyut da doğanın korunması. Biz ekolojik bir hareketiz. Fakat bu tekçi ve retçi kapitalist anlayış doğayı da talan ediyor. Kimliğe, dile, kültüre ve kadına karşı saldırılar, aynı zamanda bu kapitalist anlayış zihniyetiyle doğaya karşı da yapılıyor. Bütün bu kapitalist anlayışın temsilini bugünkü kayyım uygulamalarında görüyoruz. Kayyım anlayışı, aslında yüz yıldır Kürde zulmeden, Kürdün doğasına, kimliğine saldıran ve kadına saldıran anlayışın bugünkü tezahürüdür diyebiliriz."

‘KAYYIM POLİTİKASI TAM BİR HEZİMET’

Halkın iradesine yönelik müdahaleleri eleştiren Zeydan, kayyım uygulamalarının sonlandırılması çağrısında bulunarak, şunları söyledi:

“Halkın iradesi, halkın onurudur. Şimdi siz bir halkın onurunu, onun kimliğine tahammül göstermediğiniz için zorla gasp ederseniz, bu sizin yürüttüğünüz süreçteki samimiyetsizliğinizi de ortaya koyar. Dolayısıyla elbette bu yasal süreç ilerlerken Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan'ın umut hakkı ve özgür yaşam hakkı çok önemlidir. Siyasi tutukluların ve hasta tutukluların serbest bırakılması, sürgündeki insanların, arkadaşların geri dönmesi, aynı zamanda bu kayyum uygulamalarının da geri çekilmesi ve Kürt varlığının anayasal çerçevede kabulü; bununla birlikte dil ve kültür alanındaki güvencelerin de yasal olarak sağlanması gerekiyor.

Dolayısıyla buradaki önemli noktalardan biri de elbette kayyum meselesidir. Yani hükümetin bu konuda aslında yasal bir düzenlemeye de ihtiyacı yok. Bu, idari bir tasarruftur. Bir saatte bu gasptan vazgeçebilirler. Çünkü kayyum politikaları on yıldır sürüyor; biliyorsunuz, Kürdistan'daki kayyum politikalarını anlatmaya gerek yok. Tam bir hezimet. Aslında iktidar açısından da bir hezimet, ülkenin geleceği açısından da bir hezimet.

Fakat işte anlayış şu: Kürt hiçbir şeyin sahibi olmasın. Biz de aç kalıyorsak aç kalalım; çocuklarımız yurt dışına çıkmak zorunda kalıyorsa, gençler işsiz, aç ve perişan oluyorsa, doğa talan ediliyorsa, Türkiye'nin batısında da demokrasi yoksa önemli değil. Yeter ki Kürt bir şeyin sahibi olmasın. Ama bu, yüz yıldır Türkiye'de bütün haklara kaybettiren bir zihniyet anlayışıdır. Dolayısıyla kayyum uygulamalarının da bir an önce, bu sürecin ruhuna uygun bir şekilde sonlandırılması ve yetkinin tekrar halka verilmesi gerektiğini düşünüyorum.” 

‘KÜRT-TÜRK BARIŞI TÜM ORTADOĞU’YU ETKİLEYECEK BİR GÜCE SAHİP’

‘Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin önemine ve Türkiye’ye kazandıracağı ivmeye dikkat çeken Abdullah Zeydan, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü: “Zorlu bir süreç. Sonuçta yüz yıllık bir süreç. Devlet içerisindeki bazı güçlerin bu süreci akamete uğratmak istediğini de biliyoruz. Bununla birlikte uluslararası konjonktür ve kapitalist anlayışlar; yüz yıldır Kürt'ü ve Türk'ü birbirine düşüren bu anlayışın, bir yüz yıl daha Ortadoğu'da Kürt-Türk savaşını körükleyip kendi iç boşluğumuzla uğraşmamızı istiyorlar.

Bu tehditler hem Kürtler hem Türkler açısından ortadayken, devleti ve hükümeti yönetenlerin aklıselim bir şekilde şapkalarını önüne koyarak bu barışı hedefine ulaştırmaları gerekiyor. Çünkü Sayın Öcalan hep dile getiriyor, tarihten de örnekler veriyor: Kürt-Türk ittifakı her zaman her iki halka birlikte kazandırmıştır.

Fakat geldiğimiz noktada Sayın Öcalan'ın demokratik toplum paradigması ve yeni manifestosu, bu kapitalist anlayışa karşı, Ortadoğu'nun kan gölüne döndüğü, insanların açlıktan kırıldığı bir süreçte aslında sadece Kürt ve Türk halkına bir fırsat vermiyor, yalnızca bir gelecek yaratmıyor. Aynı zamanda bütün Ortadoğu halkları için de önemli bir imkan ortaya koyuyor. Yani Kürt-Türk barışı ve bu demokratik toplum süreci hedefine ulaşırsa, bunun etkileri aşağıdan Pakistan ve Afganistan'a kadar, diğer taraftan Lübnan, Ürdün'e ve hatta Filistin'e kadar olumlu anlamda hissedilecek bir güce sahip olacak.

Dolayısıyla uluslararası büyük güçler de bundan rahatsızlık duyuyor. Sonuç olarak, bu süreci bozmak isteyen iç ve dış güçler varken, Sayın Öcalan'ın da bu boyutuyla çok ciddi uyarıları ortadayken, hükümetin bu süreci geciktirmeden, hızlı bir şekilde yasal adımlar atarak hedefine ulaştırması gerekiyor.”