Kürt meselesinin sadece Türkiye'nin sorunu olmadığını, aynı zamanda Ortadoğu'nun en köklü ve en kronik sorunlarından biri olduğunu belirten DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Sayın Öcalan, bu sürecin başarıya ulaşması durumunda Arap dünyasının da kazanacağını ve demokratik bir Ortadoğu’nun tüm bölge halklarıyla ortak inşa edilebileceğini belirtmektedir. Bu tarihi fırsatı kaçırmamalıyız. Arap dünyasının desteği, bu sürecin başarısı için kritik önemdedir ve biz bu desteği minnetle karşılıyoruz” dedi.
Önder Apo'nun 27 Şubat’ta yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'nın ardından PKK, 12'nci Kongresi’nde silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı aldı. Ardından Barış ve Demokratik Toplum grubu silah yakma töreni düzenledi. Son olarak Kürt Özgürlük Hareketi, gerillaların Medya Savunma Alanları'na çekilme kararını duyurdu. Geri çekilme kararına ilişkin Kürdistan Özgürlük Hareketi yönetimi, geçiş hukukunun oluşturulması için yasal adımların atılmasını istedi.
ANF Arapça servisinin konuya ilişkin sorularını yanıtlayan Tuncer Bakırhan, Önder Apo’nun en çok üzerinde durduğu hususlardan birinin Ortadoğu’nun kritik eşiği olduğunu belirterek, “Bu bölge, tarihin en hassas dönemlerinden birini yaşıyor. Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta ve Yemen’de akan kanın durması gerektiğini; aksi takdirde tüm bölgenin çok daha büyük bir kaosa sürükleneceğini vurguladı. Ortadoğu halklarının artık dış güçlerin oyun alanı olmaktan çıkması, kendi kaderlerini kendi ellerine almaları gerektiğini ifade etti” dedi.
Türk devletinin, Önder Abdullah Öcalan'ın çağrısı ve özellikle Kürdistan Özgürlük Hareketi'nin güçlerini Türkiye'den çekmesinin ardından sürece yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
26 Ekim 2025 tarihi, sadece Türkiye için değil, tüm Ortadoğu için önemli bir gündür. Bu tarih, yüzyıllık bir çatışmanın barışla sonuçlanabileceğinin ilk somut işaretidir. Türkiye'nin ikinci yüzyılına girerken karşılaştığı en büyük imtihan, Kürt meselesini demokratik bir zeminde çözme arayışıdır.
AKP ve MHP’nin içinde olduğu Cumhur İttifakı ve muhalefetin önemli bir kesimi, bu tarihi adımı desteklediklerini belirtti. Ancak, içten söylemek gerekirse, Türkiye'nin geleceğine bu denli pozitif katkısı olan bir adımın, henüz hak ettiği düzeyde ve içerikte değerlendirildiğini söylemek zor. Gerçek kararlılığı, önümüzdeki günlerde atılacak pratik adımlarda göreceğiz. Çözüm söylemi kıymetli ama yeterli değil; kalıcı barış için cesur ve somut adımlar atılması gerekiyor.
PKK'nin geri çekilme kararını nasıl okumalıyız? Bu karar, çözüm için hangi imkanları sunuyor?
Barışa ivme kazandıran, tarihin akışını değiştirebilecek bir gelişme oldu. Bu açıklamanın arkasındaki motivasyon açıktır: Ortadoğu'da yaşanan çatışma ve savaşlar hem Türkiye'nin hem de Kürtlerin geleceğini tehdit ediyor. Artık bu kısır döngüyü kırmak zorundayız.
Süreç iki temel aşamadan oluşuyor: Birinci aşama, silahların devreden çıkarılması süreciydi. İkinci aşama ise sürecin hukuki ve siyasi zeminini oluşturmayı içeriyor. Bu ikinci aşama, belki daha da kritik.
Bu tarihi adımın bize sunduğu beş ana perspektif var: Birincisi, siyasal boyut: Radikal bir değişimden çok, "stratejik dönüşüm" sürecine odaklanan bir paradigma değişimini temsil ediyor. Hedef, Türkler ile Kürtler arasında demokratik bir entegrasyondur.
İkincisi, sosyolojik boyut: Çok farklı kesimlerin katılımıyla toplumsal uyumu yeniden inşa etmeyi ve süreci sadece iki ana aktörün ötesine taşımayı amaçlıyor. Bu bir halk sürecidir, toplumun bütününü kapsamalıdır.
Üçüncüsü, hukuki boyut: Silah bırakanlar için "geçiş hukuku", sivil katılım için "demokratik entegrasyon yasaları" şarttır. Hukuksuz bir süreç, kalıcı olamaz.
Dördüncüsü, çatışma çözümü açısından: İnkar yerine müzakere, silahlı mücadele yerine demokratik mücadelenin esas alınması söz konusudur. İşte tam da burada demokratik siyasetin güvence altına alınması elzemdir.
Beşincisi, küresel ve bölgesel boyut: Bu süreç, Suriye ve Irak'ı doğrudan etkileyerek bölgesel istikrara katkı sunacak, uluslararası ilişkileri iyileştirecek bir potansiyele sahiptir. Ortadoğu'da barışın tesis edilmesi, tüm bölge halklarının yararınadır.
Sonuç olarak şunu vurgulamak isterim: Barışı kalıcı hale getirmek sorumluluk ister ve bu sorumluluk artık hepimizin omuzlarındadır. Arap atasözünde denildiği gibi, ‘Savaş sözle başlar ama barış da sözle başlar.’ Çatışmanın bittiği yerde diyaloğun ve müzakerenin başlaması gerekiyor. Toplumun her kesiminden insanlar bu sürece dahil olmalı. Şimdi güven inşa etme ve birlikte yaşama iradesini güçlendirme zamanı.
Geri çekilecek PKK gerillalarının geleceğine dair bir öngörünüz var mı?
Şimdiden kesin bir öngörüde bulunmak erken olur. Ama dileğim ve temennimiz, bütün PKK üyelerinin demokratik siyasete katılması yönündedir. Onların demokratik siyasete katılımını sağlayacak siyasi ve hukuki zemin için Meclis'e büyük bir görev düşüyor. Bu, barışın en somut göstergesi olacaktır.
Önder Abdullah Öcalan'ın tecridinin sona erdirilmesi, barış sürecinin başarıya ulaşması için ne derece acil bir gerekliliktir?
Net olarak ifade etmek gerekirse: Stratejik bir perspektiften bakıldığında, Sayın Öcalan'ın özgür çalışma ve yaşam koşullarının sağlanması, çözümün sonucunda elde edilecek bir kazanım değil; çözüme ulaşılmasını sağlayacak temel katalizörün ta kendisidir.
Dünyada barış süreçleri hep aynı şekilde ilerlemiştir: Taraflar konuşmuş, müzakere etmiş, kamuoyunu ikna etmiştir. Nelson Mandela'nın Güney Afrika'da oynadığı rol bunun en bilinen örneğidir. Sayın Öcalan, milyonlarca insanın itibar ettiği ve sözünü dinlediği kurucu bir önderdir. Onun iletişim ve çalışma özgürlüğü, bu sürecin sağlıklı ilerlemesinde kilit rol oynuyor.
Barış, muhatapların özgürce konuşabildiği, topluma seslenebildiği ve ikna edebildiği bir zeminde inşa edilir. Bu adım atıldığında toplumsal güvenin artacağına, diyaloğun derinleşeceğine ve çözüme büyük katkı sağlayacağına inanıyorum.
Sürecin kısa vadede, ardından da uzun vadede başarıya ulaşması için hangi yasal ve siyasi adımlar atılmalıdır?
Süreci gayri resmi taahhütlerden, "hukuk"a dayalı resmi ve bağlayıcı bir çerçeveye oturtmak şarttır.
Sayın Öcalan, 27 Şubat çağrısında da en önemli ve en hayati aşama olarak "yasal zemin" vurgulandı. Çünkü Kürtler, ‘Türkiye hukukunun neresinde yer alacağız?’ sorusuna hala net bir cevap bulamadılar. Bu soru artık cevaplanmalıdır.
Kürt realitesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci yüzyılında hukukta nasıl yer alacak? Kürtlerin talebi; demokratik entegrasyonla Kürt olgusunun yasallığa dahil edilmesi ve kalıcı barışın sağlanmasıdır.
Sürecin yasal boyutunun neden önemli olduğunu başka bir örnek üzerinden daha izah edeyim: Silahlar bırakılacak, ama nereye ve nasıl? Dağlardan inecek olan bu insanlar nereye gidecek? Nasıl bir hukuka tabi olacaklar?
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, silahlarını yaktı. Demokratik siyasete dahil olmak istediğini söyledi. Besê Hozat Türkiye’ye giriş yaptığında neyle karşılaşacak? Hangi yasal çerçeveye güvenecek? Eminim devlet aklı ve bürokrasisi de bunları çok iyi biliyor. Yasa olmadan bir geliş çok zor olacaktır. Bu yollar açılmalıdır.
Meclis’te kurulan komisyonun PKK’ye özgü bir geçiş yasası kurma önerisi alması çözüme büyük katkı sağlayacak. Çözüm isteyenlerin alınmasını istediği bu yasa tasarısının Meclis Genel Kurulu’ndan sağduyu ile geçeceğine inanıyorum.
Özetle, "yasal zemin" talebi; iktidardan belirsizliği bitirmesini, süreci resmileştirmesini ve Meclis'i çözümün ana aktörlerinden biri haline getirmesini talep etmektir. Devletin sorumluluğu, güvenlik odaklı fiili durumu hukuk ve siyaset odaklı resmi bir sürece dönüştürmektir artık.
Türk devletinin süreçteki yavaşlığı, Kürt bileşenin sürece olan güveninde ne tür riskler oluşturuyor?
Kürt meselesinin çözümü gerçekten zordur; Everest’e tırmanmaya benzer. Şimdi bir taraf, bu dağın zirvesine çıkmak için tarihi bir çaba gösteriyor ve neredeyse yolun yarısını tamamladı. Diğer taraf ise henüz yokuşun dibinde, ısınma hareketleri yapıyor.
İktidar artık ısınma hareketlerini sona erdirip sürecin önünü açacak güçlü, pratik ve somut adımlar atmalı; zirveye tırmanmaya başlamalıdır. Zordur, evet, ama ancak dağın zirvesinde bir gelecek inşa edebiliriz. Gecikme güvensizliği büyütür; güvensizlik ise toplumsal sahiplenmeyi düşürür. Siyasi kararlılığın ve toplumsal sahiplenmenin azaldığı yerde ise süreç karşıtlarının eli güçlenir. Siyasi iktidarın bu süreci heba etmemesi ve cesur, kararlı durması bu yüzden önemlidir.
Arap dünyasının barış sürecine destek vermesinin ve Önder Abdullah Öcalan'ın çağrısına cevap vermesinin önemini nasıl görüyorsunuz?
Bu sorunuz son derece önemli ve stratejik. Kürt meselesi sadece Türkiye'nin sorunu değil, aynı zamanda Ortadoğu'nun en köklü ve en kronik sorunlarından biridir.
Kürtler, Ortadoğu'nun dört ülkesinde yaşıyor: Türkiye, Irak, İran ve Suriye. Toplam nüfusları 50 milyonu aşıyor. Ne yazık ki, Irak dışındaki üç ülkede Kürtlerin temel hak ve hukuku yok. Bir parçada yıllarca inkar, başka bir parçada kimliksizlik, diğer bir parçada da idamlar ve sistematik baskılar yaşandı. Bütün bu politikalar, Ortadoğu'nun çok kritik bir bölgesinde kaosa, çatışmalara ve derin krizlere neden oldu.
Kürtlerin en yoğun yaşadığı Türkiye'de, sorunun demokratik çözümü yönünde Kürtlerin yıllardır ciddi bir arayışı var. Son olarak, Sayın Öcalan'ın Kürt meselesini çatışma zemininden çıkarıp hukuki ve siyasi zeminde çözme çağrısı, dünyada geniş yankı buldu. Bu çağrının Arap dünyasında da büyük destek görmesi, bizi son derece memnun ediyor.
Arap dünyası, tarih boyunca farklı etnik ve dini toplulukları bir arada yaşatma konusunda zengin bir deneyime sahiptir. Endülüs'ten Bağdat'a, Şam'dan Kahire'ye kadar Arap medeniyeti, çoğulculuğu nasıl yönetebileceğini göstermiştir. Bu tarihsel deneyim, Kürt meselesinin çözümü için çok değerlidir.
Bir bölge sorunu olan Kürt meselesinin çözümünü, bölge dinamiklerinin desteklemesi sürece tarihi bir ivme kazandıracaktır. Çünkü Kürt-Arap ilişkileri binlerce yıllık bir tarihe dayanıyor. Binlerce yıldır Kürtler ve Araplar yan yana yaşadı, ortak bir kültür yarattı. Selahaddin Eyyubi'nin mirası, bu kardeşliğin en güzel sembolüdür.
Aynı şekilde, Kürt-Türk ilişkileri de çok derinlere uzanıyor; yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşıyoruz. Kürt-Fars ilişkileri de benzer bir tarihi derinliğe sahip. Tüm bu ilişkilerin demokratik bir zemine oturtulması, sadece Kürtler için değil, tüm Ortadoğu halkları için hayati önemdedir.
Ortadoğu’da yeterince kan döküldü ve yeterince acı çekildi. Artık barış içinde ve kardeşçe yaşamanın zamanıdır. Türk-Kürt-Arap-Fars halklarının demokratik bir zeminde eşit ve özgür yaşaması, bölgenin istikrarı ve geleceği için şarttır. Sayın Öcalan, bu sürecin başarıya ulaşması durumunda Arap dünyasının da kazanacağını ve demokratik bir Ortadoğu’nun tüm bölge halklarıyla ortak inşa edilebileceğini belirtmektedir.
Bu tarihi fırsatı kaçırmamalıyız. Arap dünyasının desteği, bu sürecin başarısı için kritik önemdedir ve biz bu desteği minnetle karşılıyoruz.
Türkiye'de barış sürecini baltalamak isteyen taraflar var mı, varsa kimlerdir?
Açıkça ifade etmek gerekirse, Türkiye'de Kürt meselesinin çözümsüzlüğünden çıkar sağlayan güçlü bir kesim var. Bu kesimler arasında siyasiler, güvenlik bürokrasisinin bazı kesimleri, savunma sanayisinin içinde yer alan odaklar ve savaştan nemalanan bazı sermaye çevreleri bulunuyor. Kürt inkarı ve imhasına dayalı, yüzyıldır biriken bir savaş rantı var. Savaşın rantını doğrudan veya dolaylı paylaşan kesimler var. Bunların siyasi ayakları görünüyor. Bu kesimler çatışmadan beslendikleri için, barış içinde yaşayan bir Türkiye istemezler.
Ancak en tehlikeli olanı, Kürtlerle eşitlenme korkusu üzerinden ırkçı ve aşırı milliyetçi söylemleri körükleyen kesimlerin varlığıdır. Bu gruplar barıştan değil, kaos ve çatışmadan besleniyor. Egemen ırkçı kibir Kürtlerle eşitlenme korkusu yaşıyor. Bu eşitliğin olmaması için, işte görüyoruz ki tüm güçlerini seferber ediyorlar.
Ama şunu da belirtmek isterim: Türkiye toplumunun yüzde 70'i bu süreci destekliyor. Meclis'te de bir siyasi parti dışında, tüm siyasi partiler çözümden yana tavır koyuyor. Bu, umut verici bir tablodur. Barış yanlıları, savaş tüccarlarından çok daha güçlüdür.
Önder Apo ile görüştüğünüzde, sizler aracılığıyla kitlelere iletmek konusunda en çok nelere dikkat ediyor, neleri aktarmayı önemsiyor?
Sayın Öcalan ile bir kez görüştük. Bu görüşme hem uzun sürdü hem de birçok boyutuyla son derece öğretici oldu. Sayın Öcalan ile ilk kez yüz yüze tanışmış olduk. Kendisinde çok üst düzey bir zihinsel keskinlik, derin bir analitik yetenek ve olağanüstü bir hafıza gözlemledik.
Konuşurken, yarım saat sonra yarım cümle ile bıraktığı yere tekrar dönebiliyor. Hangi başlık açıldıysa, o konuda tarih, felsefe, siyaset ve sosyoloji ekseninde derin değerlendirmeler yaptı. İnsan gerçekten hayret ediyor; bu koşullarda bir insanın bu denli zihinsel canlılığını ve entelektüel derinliğini koruyabilmesi inanılmaz.
Sayın Öcalan'ın en çok dikkat çektiği konu, kendine yetebilme ve örgütlenme meseleleriydi. Sürekli sorguluyordu: ‘Bu yapılıyor mu, şu ne durumda?’ Aslında aktif bir eylemsellik halinde olup olmadığımızı kontrol ediyordu. Soruların ve değinmelerin özü buydu.
Bize aktarmamızı istediği en önemli mesaj, sürece stratejik düzeyde sahip çıkmamız gerektiğiydi. Yeni bir dönemde olduğumuzu ve bu dönemin ruhunun çok büyük mücadele gerektirdiğini vurguladı. Kimseden beklemeden, kendi elimizle inşa edeceğimiz demokratik bir toplum yaratmamız gerektiğini net bir şekilde ifade etti. Bu, hepimiz için çok önemli bir sorumluluktur.
Sayın Öcalan’ın görüşmede en çok üzerinde durduğu hususlardan biri de Ortadoğu’nun kritik eşiğiydi. Bu bölge, tarihin en hassas dönemlerinden birini yaşıyor. Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta ve Yemen’de akan kanın durması gerektiğini; aksi takdirde tüm bölgenin çok daha büyük bir kaosa sürükleneceğini vurguladı. Ortadoğu halklarının artık dış güçlerin oyun alanı olmaktan çıkması ve kendi kaderlerini kendi ellerine almaları gerektiğini ifade etti.