GÖRÜNTÜLÜ

Cengiz Çandar: Süreç başladı ama hala başlangıçtayız

Cengiz Çandar sürecin ilerleyip ilerlemeyeceğinin Erdoğan’ın kafasındaki oyun planına bağlı olduğunu ifade ederken “Henüz girişin ilk paragrafındayız” diyor.

CENGİZ ÇANDAR

DEM Parti Amed Milletvekili Cengiz Çandar, sürecin ilerleyip ilerlemeyeceğinin Erdoğan’ın kafasındaki oyun planına bağlı olduğunu ifade ederek, henüz sürecin girişinde bile yol alınmadığını söyledi. 

DEM Parti Amed Milletvekili Cengiz Çandar, çözüm sürecine dair yürütülen temaslar, devletin tutumu, Komisyon çalışmaları, Rojava’nın etkisi ve Türkiye’deki iç politik manevralarına dair ANF’nin sorularını yanıtladı. 


Siz Eylül’de “Çözüm sürecinin içinde değiliz, girişindeyiz” demiştiniz. Halen o girişte miyiz?

Girişin ilk paragrafındayız hatta. Yani girişte yol alınmış bile değiliz bana sorarsanız. Çok yakın geçmişte, gerek Cumhurbaşkanı ile görüşen İmralı heyeti mensuplarının, gerek DEM Parti’den Pervin Buldan ve Mithat Sancar’ın kullandığı iyimser ve yüreklendirici ifadeler, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptıkları görüşmeden sonra umutları canlandırdı. Ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta AK Parti grubunda yaptığı konuşmada kullandığı dil de bu umutları besledi. Tam da o sıralarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan itiraz reddedildi. Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi adeta an meselesi gibi algılandı. İktidar blokunu oluşturan (çünkü bu bir koalisyon değil, öyle bir koalisyon hükümeti yok) Milliyetçi Hareket Partisi’nin gerek Genel Başkanı Devlet Bahçeli gerekse onun hukuk beyni sayılan ve Komisyon üyesi olan Feti Yıldız’ın demeçleri de yeni bir dönemin başında, eşiğinde olduğumuzu düşündürdü fakat somut olarak hâlâ elde bir şey yok.

Duran Kalkan’ın Medya Haber’e yaptığı açıklamaları okudum. Hem çok eleştirel fakat aynı zamanda “ikinci döneme geçtik” diyor. Dikkatle okudum, çünkü bu “ikinci dönem” ifadesiyle neyin kastedildiğini anlamaya çalışıyorum. Anladığım kadarıyla Kürt Hareketi yapacağını yaptı, şimdi top devlet tarafında. Oradan bir adım bekleniyor ama henüz gelmiyor. “Niye gelmiyor?” diye soruyorsanız, ben de aynı soruyu soruyorum açıkçası. Bu soruya cevap ararken, devlet tarafının hâlâ bazı adımları atmakta tereddütlü olduğu sonucuna varıyorum. Bu tereddüttün sebeplerini açıkçası kestiremiyorum. Komisyon hâlâ orta sahada top çevirmekten öteye geçmedi, asıl yapması gereken işi yapmadı. Komisyon’un başında bulunan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da bunun bilincinde. Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da birlikteydik, orada o da bu sürecin farkında olduğunu ve Komisyon’un çok yakında çalışmalarını tamamlayarak adım atacağını söyledi.

Komisyon’un kuruluş gerekçesi ve beklenen adımlar esas olarak iki sütunlu: Birincisi, geri dönüş yasasının çerçevesini çıkartmak. İkincisi, infaz yasasındaki bazı değişikliklere el atmak. Geri dönüş yasasından kasıt, kendi deyimleriyle “münfesih terör örgütü” üzerine bir çalışma. Buradan kasıt, bunun bir genel af olmaması ve dolayısıyla PKK gerillalarına uygulanabilir bir hukuki düzenleme ile 11 Temmuz’daki silah bırakma çağrısının ardından beklenen hukuki düzenlemenin yerine getirilmesi. Yani binlerce gerillanın Türkiye’de siyasal ve toplumsal hayata dönüşünün sağlanması. Aynı şekilde örgütle irtibatlı, mülteci konumundaki kişilerin de özgürlüğüne kavuşmaları, Türkiye’ye geri dönebilmeleri ve siyasal-toplumsal hayata katılmaları. Komisyon, bu hukuki düzenlemeleri yapmak üzere kuruldu. İşini bitirip, MİT Başkanı’yla bir kez daha görüştükten sonra dinlemeleri tamamlayıp bir rapor hazırlaması ve ardından esas işine, kuruluş gerekçesine yönelmesi bekleniyor.

Bu hafta toplanacaktı, son toplantısını yapacaktı, ancak malum uçak kazası gerekçesiyle bir hafta ertelendi. Gelecek hafta yapılırsa, bir de gerçekçi olalım; bütçe dönemi bu. TBMM Aralık sonuna kadar bütçeden başka fazla bir işle uğraşamaz. Eğer bu süreç yol alacaksa giriş bölümü Ocak-Şubat ayı itibarıyla Meclis’e gelmeli fakat burası Türkiye, görmeden inanma. O yüzden diyorum ki hâlâ girişin birinci paragrafındayız. Giriş sayfasının altına bile inmedik.

Duran Kalkan’a tekrar dönersek, orada çok önemli bir cümle var: “Alternatif bir yol yok, bu süreci yükleneceğiz.” Dolayısıyla şu anda süreçten başka Kürt sorununun çözümüne doğru gidilecek yolda elimizde bir araç ve gündem yok.

Reuters, Türk kaynaklarına dayandırdığı bir haberde 9 bin PKK’liyi kapsayacak bir düzenleme yapılacağını yazdı. Siz de hâlâ giriş aşamasında olunduğunu söylediniz. Bu anlamda devlet kanadında böyle bir hazırlık olduğunu düşünüyor musunuz? Yani bu sürece ya da barış sürecine hazırlıklı bir devlet var mı karşımızda?

Bu sürecin başlangıç tarihi sanırım biraz daha geriye gidiyor. Sürekli olarak, geçen dönemin başında, 1 Ekim 2024’te Bahçeli’nin DEM Parti Eşbaşkanlarıyla el sıkışılmasıyla başlayan bir süreç gibi algılanıyor. Aslında perde arkası daha gerilere gidiyor. Bizzat devlet tarafından düğmesine basılmış bir süreçten söz etmek durumundayız. İkinci dayanak noktamız ise Abdullah Öcalan’ın kendisi. Öcalan, dışarıya sızdırılan notlarda AKP ve MHP ile değil, devletle görüştüğünü ve sürecin bir tarafının devlet olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla başlangıç tarihini 1 Ekim 2024’ten öncesi olarak düşünürsek, devlet için bu ilk temas mekanizması değil. 10 yıllar öncesinden başlayan bir girişim var. Turgut Özal dönemi var. Nitekim Öcalan 1993’e gönderme yapıyor. 2000’li yılların başlarında bir dönem var. 2006’ya kadar giren ama 2009-2011 arasında Norveç’in başkenti Oslo’da yapılan, devletin kurumlarıyla PKK yönetimi arasında cereyan eden ve Öcalan’ın bilgisi dahilinde gerçekleşen 10 görüşme var. Ardından herkesin bildiği, 2013-2015 arasında aleni olan görüşmeler var. Bunların hepsinde devlet var.

Dolayısıyla devlet şu andaki süreci başlattığında elinde epey bir arşiv var. Bu süreci başlatırken de nasıl sonuçlanacağına dair bir ön hazırlığın olmadığı düşünülemez. Bugün itibarıyla Kasım ayının 12’sinde ya da 13’ünde sizinle görüştüğüm sırada, “Devletin elinde bunun formatı var mı?” diye sorarsanız, yüzde 100 eminim; evet, var. Devletin bazı kurumlarında, organlarında bu format mevcut. Sorun, zaten hazır olan belgelerin ne şekilde, hangi kademelerden geçerek servis edileceği. Komisyon, Meclis ve ardından ne olacaksa olacak mekanizmalar bunlar. Uzaydan yeni araçlar ithal edecek değiliz. Mal ortada, pazarlama söz konusu. Pazarlama araçları olarak Komisyon ve Meclis var. Tabii düğmeye basacak olan yürütme. Yürütme dediğiniz zaman iktidar bloku; bir tarafı MHP, diğer tarafı AKP ve esas olarak yürütme. Ve unutmayalım ki Türkiye’de 2017 Anayasa değişikliklerinden, 2018 seçiminden itibaren bir başkanlık sistemi var. Hatta bir tür “tek adam” sistemi. Yürütme dediğiniz zaman Recep Tayyip Erdoğan demek bu. Onun kafasındaki oyun planına ve takvimine göre ilerleyen bir süreç var.

Şimdi “Niye olmadı?” gibi sorular sorulduğunda, biz Erdoğan’ın kafasındaki oyun planını ayrıntılarıyla bilmediğimiz için net cevap veremiyoruz. Kafasında bir oyun planı var ve bu plana göre adım atacaksa, atmak istiyorsa —bu bir aldatmaca değilse ki olmadığını ısrarla, inatla her vesileyle söylüyor— ve dikkat ederseniz, 1 Ekim açılış konuşmasından itibaren Meclis’te İmralı heyeti ile görüşmeler, ardından AKP grubunda yaptığı konuşmalar, bir yıl önceki konuşmalardan daha farklı, daha olumlu bir dil kullanıyor. Dolayısıyla onun da aldatmaca niyetinden ziyade bir uygulama niyeti olduğuna dair ipuçları elde ediyoruz. Gerçekten böyleyse— ki o işaretleri kendisi veriyor— o zaman kafasındaki oyun planı ve takvim neyse ona göre bu süreç de yol alacak demektir. Onu henüz bilmiyoruz.

Peki, bu takvime dair bir akıl yürütme ya da tahminde bulunursak: Suriye'de de bir entegrasyon süreci devam ediyor. Uluslararası güçlerin de yıl sonuna kadar orada bir çözüm süreci öngördüğünü biliyoruz. Ayrıca Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara Amerika’ya gitti ve Trump’la görüşmeler yaptı. Bir taraftan da AKP’li Ömer Çelik’in “PKK tüm yapılarıyla birlikte kendisi sonlandırsın” minvalinde bir açıklaması oldu. Şimdi bu takvimlendirme biraz da bunlara mı bağlı ilerliyor?

Benim genel eğilimden farklı bir yorumum var. Bu konuda sürekli olarak Suriye’ye gönderme yapılıyor. Yani “Suriye’de durum netleşmeden buradaki süreç ilerlemez” ya da “Suriye’de işler ters giderse burası da olumsuz etkilenir” deniyor. Sürekli bir Suriye bağlantısı kuruluyor ve 2013–2015 sürecinin Suriye yüzünden bozulduğu gerekçesi öne sürülüyor. Ben bunların tümüne açıkça itiraz ediyorum. 2013–2015 sürecinde Suriye’nin etkisi ve rolü yok muydu? Vardı ama bu nedenle mi bozuldu? Hayır. Bu nedenlerden biri olabilir ama tek neden değildir. En önemli neden olduğundan da hiç emin değilim.

2013–2015 süreci neden bozuldu? Bu sorunun yüzleşmesi henüz yapılmadı. Yapılması da gerekir. Hem Kürt Hareketi hem de devlet ne yaptı ne yapmadı? Yapmadığını niye yapmadı, yaptığını niye yaptı? Bu sorulara cevap bulursak Suriye’yi de bu bağlam içinde bir yere oturtabiliriz. Benim bakış açımdan, bilgilerim ve analiz tarzım üzerinden baktığımızda, Suriye ana neden değildir.

Bugüne geldiğimizde ise süreçteki tutukluklar ve aksamalara Suriye iyi bir bahane teşkil eder oldu. Sürecin tökezlemesi, tutuklaşması, olması gereken süratten daha düşük ilerlemesi Suriye’ye bağlanıyor. Ben bunun ciddiyetini açıkça görmüyorum. 11 Temmuz’da silahlar yakıldı. Bu, 5–8 Mayıs arasındaki PKK kongresi kararları uyarınca ve Abdullah Öcalan ile devlet arasındaki görüşmelerin yansımasıyla gerçekleşti. Bu bir irade beyanıydı: PKK’nin Türkiye’ye yönelik silahlı mücadeleyi sona erdirdiğini ilan ettiği bir beyan.

Ardından Komisyon kuruldu. Komisyon dediğim gibi orta sahada top çevirmeye başladı. Toplumun gazını almak, dinlemek —peki, kabul— ama yeter artık, biraz daha hızlı hareket edebilirdi. Sonra 26 Ekim’de ülke dışına çıkışlar oldu. Türkiye’de herhangi bir kurşun atıldı mı? Hayır. Meğerse birileri varmış, biz bile bilmiyorduk. Ülke dışına çıktılar. Bu da Abdullah Öcalan ile PKK arasındaki temaslar sonucunda gerçekleşti. Peki, bütün bunların Suriye ile ne bağlantısı var Allah aşkına?

Sayın Ömer Çelik’in söylediklerine “emrin olur” diyelim, tamam. Suriye’ye de teşmil edilsin ama bugüne kadar atılan adımlar— Mayıs’taki kongre, 27 Şubat’taki Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısına yanıt olarak yapılan 12. Kongre— neye dayanıyordu? 22 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin çağrısına cevaben yapıldı. Bu takvimi uzattığınızda hiçbir yerinde Suriye’yi görmüyorsunuz.

Suriye’de Temmuz ayında Suveyda’da olanlar, Mart ayında Laskiye ve kırsalında Alevilere yönelik saldırılar… Siz SDG’nin bireysel olarak gidip silahlarını teslim edeceğini mi zannediyorsunuz? Bunu niye talep ediyorsunuz, nasıl talep ediyorsunuz? Hangi akıl ve mantıkla izah edilebilir bu? Böyle bir şey olamaz.

Nitekim Abdullah Öcalan’ın bir hafta önce aile ziyareti vesilesiyle kendisini gören DEM Parti Milletvekili yeğeni Ömer Öcalan’a yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki, Mezopotamya Ajansı’na anlatılanlara göre; Öcalan, Suriye konusunda gayet net bir tavır ortaya koyuyor. “Suriye, Suriye’dir. Oradaki gelişmeleri izlemek gerekir. Türkiye’nin de yardımcı olması gerekir. Ahmed eş-Şara ile görüştüğü gibi Mazlum Abdi’yle de İlham Ahmed’le de görüşmesi gerekir” diyor. Ve hiç de “gidin tek tek silahlarınızı teslim edin” demiyor. Zaten öyle bir durum da yok Suriye’de.

Şimdi geldiğimiz noktada, sizin sorunuzda ifade ettiğiniz gibi Ahmed eş-Şara, 48 saat önce Beyaz Saray’a girmiş olan ilk Suriye Devlet Başkanı sıfatını taşıyan kişi olarak farklı bir protokolle karşılandı. Gerçi görüşme basından gizli yapıldı ama Trump tarafından kabul edildi. Bunun sonuçları da çıktı. Bugün itibarıyla Mazlum Ebdî, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la harika bir telefon görüşmesi yaptığını söylüyor ve 10 Mart Mutabakatı doğrultusunda Şam yönetimi ile SDG arasında görüşmelerin yeniden canlandırılacağını ifade ediyor.

Bazı bildiğimiz şeyler de var: SDG’ye bağlı silahlı güçlerin bir tümen, iki tugay halinde Suriye ordusuna entegre olması; bu birliklerin komutanlarının Suriye Genelkurmayı’nda üst düzey pozisyonlara yerleştirilmesi, yerel yönetimlerle ilgili düzenlemeler yapılması gibi. Bir sürü unsur var ama bu upuzun açıklamaya bir sloganla cevap vermem gerekirse: Suriye bugün Amerikan mandasıdır.

Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Irak ve Filistin, İngiliz mandası; Suriye ve Lübnan Fransız mandası altına konmuştu— Lübnan’ı Suriye’den ayırarak yaptılar— bugün de Gazze Savaşı sonrası, 2011’den 2024’e kadar süren savaşın ardından Suriye, Amerikan mandası altındadır. Dolayısıyla SDG ile Şam yönetimi arasında ne olacağı, Suriye’nin nasıl şekilleneceği, Amerikan mandası altındaki aktörlerin ilişkilerine göre belirlenecek. Bu ilişkilerde İsrail’in rolü olacaktır, Türkiye’nin rolü olacaktır ama “Türkiye şunu dedi”, “İsrail bunu yaptı” gibi söylemlerle bu iş olmaz. Son tahlilde Amerika Birleşik Devletleri, bir kulağıyla Türkiye’yi, diğer kulağıyla İsrail’i dinleyerek— ki İsrail’e dönük kulağı çok daha duyarlı ve alıcıdır— Suriye’deki aktörlerle ilişki kurarak bu mandayı yeniden dizayn etmeye çalışıyor. Başarır mı, başaramaz mı bilmiyoruz. Fakat Türkiye’deki süreçle Suriye arasında, sanki Amerikan mandası altında değilmiş gibi bir Suriye düşünülerek gidilecek hiçbir yer yok. Yol yok. O yüzden ister Ömer Çelik olsun ister başka biri, bu konuda söylenenler boş laflardır.

Tekrar içeriye dönersek: Komisyon’dan beklenen şeylerden biri de Öcalan ile görüşmesiydi. Son toplantı kaza nedeniyle ertelendi ama ne olursa olsun, Komisyon’un görüşmesi tartışmaları vardı. Ayrıca AİHM kararları var; örneğin Selahattin Demirtaş kararı hâlâ uygulanmış değil. Öte yandan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer tahliye edildi. Bu tabloya baktığımızda, Türkiye içindeki yasal zeminde çok büyük yasalar çıkarılmadan da yapılabilecek adımlar var. Sürecin tamamı beklenmeden de bazı adımlar atılabilir. Peki, neden hala bir adım yok?

Sürecin üzerine gölge düşüren nokta, iç politika gündemiyle çok iç içe geçmiş bir görüntü vermesi. Bunda da iktidarın büyük sorumluluğu var, açık konuşmak gerekirse. Eğer siz, kendi tabirleriyle “terörsüz Türkiye”, Abdullah Öcalan’ın tanımıyla “barış ve demokratik toplum” yolunda bir buluşma noktası tasavvur ediyorsanız, o zaman Türkiye’nin iç dengelerinin ve görüntüsünün buna hizmet edecek bir durumda olması gerekir. Siz bir yandan Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı operasyon yapıyorsunuz… DEM Parti seçmenleriyle yapılan ‘kent uzlaşısı’ zemini üzerinde ortaya çıkmış bazı belediye başkanlarını aldınız, bir tanesini bir yıl sonra tahliye ettiniz. DEM Parti’li Mardin Belediye Başkanı, DEM Partili Van Belediye Başkanı hâlâ görevlerinden uzaklaştırılmış durumda. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Şişli Belediye Başkanı hakkında yolsuzluk suçlaması yok, Resul Emrah Şahan ‘kent uzlaşısı’ üzerinden tutuklu gözüküyor. Bu mayınları temizlemeden kolay kolay yol aldırmak zor. Kolay kolay yol aldıramazsınız.

Cumhurbaşkanı’nın kendi oyun mantığına göre ana muhalefet partisiyle didişmesi, yargı sopasını kullanarak süreci bir şekilde etkiliyor. Nasıl etkiliyor, söyleyeyim: Sürece düşman olan İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ulusalcı zemini üzerinde hareket ediyor. CHP’nin kontrolünde varsayılan medya organlarına baktığınızda, televizyon ve gazetelerde İYİ Partililer, CHP’lilerden daha fazla gözüküyor. Bu, CHP içinde hâlâ mevcudiyetini koruyan ulusalcı kesimin sürece karşı pozisyon almasını tetikliyor.

Bütün bunlar yüksek bir koroyla iki vurguyu beraberinde getiriyor: Bir, “CHP Komisyon’dan çekilsin, burada ne işi var?” İki, “Zinhar, sakın ha Komisyon İmralı’ya gitmesin. Gidecekse de CHP kesinlikle yer almasın.” 

Bütün bunlar sürecin selametle yol almasını olumsuz etkileyen durumlar. Sizin önceki sorularınıza da bir bakıma gecikmiş bir cevap olabilir: Sürecin ritmini geciktiren ve aksatan hususlar, iç politikayla iç içe geçmişliklerdir. Zaten en başından beri bu sürecin doğası itibarıyla iç ve dış provokasyonlara çok açık olduğunu söylüyoruz. İşte, şu anda bu provokasyonları görüyoruz.