Hukukçu ve insan hakları savunucusu Eren Keskin, altı yıl boyunca hiçbir ilerleme kaydedilmeyen ve ardından hızla gelişen Gülistan Doku dosyasına ilişkin yaşanan süreci “geç kalmış bir çözülme” olarak nitelendirirken, olayda devletin rolüne de işaret etti. Eren Keskin, cinayetin ve delil karartma işlemlerinin tek bir şahıs ya da vali üzerinden açıklanamayacağını, karşımızda İçişleri Bakanlığı’ndan yerel bürokrasiye uzanan sistematik bir yapı olduğunu belirtti.
90’lı yıllardaki cinsel saldırı ve faili meçhul dosyalarından örnekler vererek bölgedeki cezasızlık politikasına dikkat çeken Eren Keskin, Gülistan Doku olayının da bu genel politikanın bir parçası olduğunu vurguladı. Mevcut Adalet Bakanı Akın Gürlek’in geçmişteki yargı kararlarını ve bu süreçte üstlendiği rolü de eleştiren Eren Keskin, somut deliller ve cenaze ortaya çıkarılmadan sürecin tam anlamıyla aydınlanmayacağını ifade etti.
‘GÜÇLER ARASINDAKİ ÇATIŞMA OLMASA BU SUÇUN ORTAYA ÇIKMASI MÜMKÜN DEĞİLDİ’
Gülistan Doku olayının bölgedeki sistematik şiddet geçmişinden bağımsız ele alınamayacağını belirten Eren Keskin, süreci geç kalınmış ancak hızlı ilerleyen bir çözülme olarak tanımladı. Dünyanın tüm çatışmalı bölgelerinde kadınların sistematik şiddete maruz kaldığını dile getiren Eren Keskin, şunları kaydetti:
“Aslında bu hızlı değil, geç kalmış bir çözülme söz konusu; ancak birdenbire başlayıp bu kadar çabuk ilerlemesi tabii ki dikkat çekici oldu. Gülistan Doku olayı, bölgede benzerleri çok yaşanan, daha doğrusu dünyanın tüm çatışmalı bölgelerinde kadınların sistematik olarak karşı tarafın şiddetine maruz kaldığı olaylardan biridir. Bu nedenle biz, 1997 yılından beri devlet güçleri tarafından cinsel işkenceye uğrayan kadınlara ücretsiz avukatlık yapan bir hukuk bürosuna sahibiz.
90’larda bu çok kullanılan bir yöntemdi. Örnek vermek gerekirse, 90’ların başında Mardin bölgesinde, Musa Çitil döneminde çok sayıda kadın gözaltında cinsel saldırıya maruz kaldı. Bunlarla ilgili tek bir dava açıldı; genel olarak dosyalar hep kapatıldı. Nasıl olduysa… Kamuoyunun da hatırlayacağı üzere, Musa Çitil de dahil olmak üzere 405 askere dava açıldı; ancak bu da beraatla sonuçlandı. Peki sonra ne oldu? Musa Çitil görevinde yükseldi, daha sonra Sur ve Cizre olaylarında yine karşımıza komutan olarak, hem de daha yüksek bir rütbeyle çıktı.”
Benzer olayların geçmişte de yaşandığını hatırlatan hukukçu Eren Keskin, Gülistan Doku dosyasındaki gelişmelerin devlet içindeki güç odaklarının çatışmasından kaynaklandığını savundu. 90’lı yıllardaki Batman örneğine değinen Eren Keskin, değerlendirmelerine şöyle devam etti:
“Benzer birçok olay yaşandı; o nedenle Gülistan Doku vakası asla tekil bir olay değildir. Biz 90’larda Batman’ı ‘intiharlar şehri’ olarak biliriz. Çok sayıda kadın intihar ederdi; çünkü o bölgede de bu yöntem çok kullanılırdı. Devlet gücüne mensup kişiler, özellikle askerler, genç kızlarla ilişki kurup onları her açıdan istismar ederek ölümlerine neden oldular. Bu bir dönem çok konuşuldu, yani bu aslında bir politikadır.
Gülistan Doku olayının altı yıl sonra bir çorap söküğü gibi ortaya çıkmasının nedeni bence şudur: Hangi güç bu olayı gizlediyse, devletin içindeki diğer bir güç de bu olayı ortaya çıkarmaya karar verdi. Bu durum, güçler içindeki bir çatışma sonucu ortaya çıktı. Yoksa altı yıl boyunca gizlenen bir suçun başka türlü ortaya çıkması mümkün değildi.”
‘DEVLETİ TARTIŞMADAN SADECE TUNCAY SONEL İLE BU OLAYI AÇIKLAMAK MÜMKÜN DEĞİL’
Gülistan Doku dosyasındaki sorumluluğun şahıslarla sınırlı olmadığını ve devlet mekanizmasının bir bütün olarak bu sürecin içinde yer aldığını savunan Eren Keskin, meselenin sistemli bir yapı tarafından yürütüldüğünü vurguladı. Delil karartma süreçlerinin devlet gücüyle gerçekleştirildiğine dikkat çeken Eren Keskin, şöyle konuştu:
“Ben şuna da karşıyım: Karşımızda sadece bir ‘Tuncay Sonel suç örgütü’ yok. Tuncay Sonel orada devletin temsilcisidir. Bizim karşımızda devlet var, devletin valisi var. Devletin valisi, emniyet müdürü, hastane başhekimi; herkes bu sistematiğin bir tarafında yer almış ve süreci birlikte yürütmüşlerdir. Bunu devlet gücünü kullanarak yapmışlar ve delil karartmışlardır. O nedenle burada karşımızda yine devletin içindeki bir yapı var. Bu yapıyı Süleyman Soylu’yu tartışmadan ele alırsak eksik tartışmış oluruz. Bu coğrafyada her zaman hukuksuzluk vardı; yargı hiçbir zaman bağımsız değildi, bağımlı bir yargı vardı. Ancak ilk kez yargıyı bu kadar yazılı hukuktan koparan, süreci bu denli anti-demokratik bir hale getiren kişi Süleyman Soylu’dur.”
Eren Keskin, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun işkenceyi savunan yaklaşımlarının yereldeki uygulamalara zemin hazırladığını ifade etti. Söz konusu yapının 90’lı yıllardan bugüne cezasızlıkla ödüllendirildiğini hatırlatan Eren Keskin, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Süleyman Soylu, bir İçişleri Bakanı olarak açıkça işkenceyi savunan bir kişiydi. Örneğin, ‘Yakalarsanız lime lime edin talimatını verdim’ diyordu. Bunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmış, kendi iç hukukunda işkenceyi yasaklamış bir devletin İçişleri Bakanı söylüyordu. O dönem Tuncay Sonel, tüm bu delil karartma işlemlerini İçişleri Bakanı’ndan gizli asla yapamazdı, bir valinin böyle bir gücü yoktur. O nedenle bunu Süleyman Soylu ve Mehmet Ağar dönemiyle birlikte değerlendirmek gerekir.
Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, 90’larda da bu yapı vardı. Bu yapı, cezasızlıkla ödüllendirildi. Ne gözaltında kaybetme ne faili meçhul cinayetler ne de işkence… İşledikleri hiçbir suçun cezasını çekmediler ve hâlâ iş yapabilecek durumdalar. Gülistan Doku olayına böyle bakmak gerekiyor.
Yani devletin içindeki bir yapı bu olayı açıkça gizledi, delilleri kararttı, altı yıl boyunca bu suçu işlemeye devam etti. Bugün yine kendi içlerindeki bir çatışma veya farklı bir bakış sonucunda bu olay ortaya çıktı. Ancak yine yanlış yapılıyor; sanki bunu bir kişi yapmış gibi konuşuluyor. Bu doğru değil. Burada devleti tartışmadan, sadece Tuncay Sonel ile bu durumu açıklayamayız.”
‘GÜLİSTAN DOKU CİNAYETİNDE ORTAYA ÇIKAN SONUÇ BİZİM HAKLILIĞIMIZIN KANITIDIR’
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in geçmişteki yargı pratiğine değinen Eren Keskin, mevcut tablonun bakana meşruiyet sağlama çabası da olabileceğini; ancak esas olarak devlet içi çatışmanın yansıması olduğunu savundu. Gürlek’in hakimlik ve savcılık dönemindeki kararlarını anımsatan Eren Keskin, şunları söyledi:
“Akın Gürlek, Adalet Bakanlığı’ndan önce hakimken bu coğrafyada özellikle ifade özgürlüğü alanında en kötü kararlara imza atmış bir isimdir. İfade ve örgütlenme özgürlüğüne dair Türkiye’yi bağlayan uluslararası sözleşmelere uygun davranmayarak çok kötü kararlar verdi; Osman Kavala, Can Atalay ve Gezi davası gibi süreçlerdeki sonuçları hepimiz biliyoruz. Yine İstanbul Başsavcılığı döneminde de tutuklamanın bu kadar fütursuz ve kolay uygulandığı başka bir dönem olmamıştır. Çok sert bir savcılık dönemi geçirdi ve ardından bakan oldu. Şimdi bir yanıyla evet, bakana bir meşruiyet sağlanmaya çalışılıyor; ancak sırf bunun için devletin içindeki bir grubu bu kadar kötü göstermezler. Demek ki Süleyman Soylu ekibiyle aralarında bir çatışma da var. Bir taraftan bu çatışma sürerken, diğer taraftan ‘Bakan ne kadar iyi, bütün faili meçhulleri çözecek’ gibi bir algıyla ona meşruiyet sağlama amacı güdülüyor olabilir.”
Nedeni ne olursa olsun hakikatin açığa çıkmasının önemine vurgu yapan Eren Keskin, Gülistan Doku dosyasındaki gelişmelerin insan hakları savunucularının yıllardır dile getirdiği devlet sistematikliğini doğruladığını kaydederek şunları söyledi:
“Sonuçta nedeni ne olursa olsun bir sorunun çözülmesi bizim açımızdan önemlidir; çünkü bizim haklılığımız ortaya çıkıyor. Biz sadece Gülistan Doku için değil, bugün Cumartesi Anneleri ile o meydanda çocuklarının cenazelerini arıyoruz; o kayıpların hepsinin arkasında da devlet var.
Biz bunu yıllardır söylüyoruz ve işte aynen Gülistan Doku vakasında olduğu gibi gerçekler ortaya çıkıyor. Delilleri karartıyorlar, kendi içlerindeki insanları koruyorlar ve cezasızlık sağlıyorlar. Bir coğrafyada bu kadar faili meçhul cinayet, bu kadar gözaltında kayıp ve bu kadar kadın cinayeti varsa, bunu devletten bağımsız tartışmak zaten mümkün değildir. Gülistan Doku cinayetinde bugün ulaşılan sonuç, bizim haklılığımızın da somut bir göstergesidir.”
‘GÜLİSTAN’IN CENAZESİNİN VE SOMUT DELİLLERİN ORTAYA ÇIKARILMASI GEREKİYOR’
Soruşturma sürecinde somut verilerin henüz kamuoyuyla paylaşılmadığına dikkat çeken Eren Keskin, delillerin karartılmış olması nedeniyle sürecin şu an için sadece beyanlara dayandığını belirterek şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bugüne kadar somut tek bir delil açıklamadılar; çünkü deliller zaten karartılmış durumda. Şu anda birtakım gizli tanıkların beyanları üzerinden yürüyen ve Gülistan'ın cenazesinin dahi henüz bulunmadığı bir süreç yaşıyoruz. Eğer gerçekten bütün bu gerçekler ortaya çıkarılırsa, bu tabii ki olumlu bir gelişme olur.
Biz, olumlu yapılan her işi destekleriz; bu sürece tamamen baştan karşıyız demek istemiyorum. Tabii ki olumlu bir adım atılıyorsa arkasında duracağız. Ancak şu ana kadar bildiğimiz kadarıyla somut delillerin karartıldığını görüyoruz ve süreç sadece beyanlar üzerinden ilerliyor. Somut delillerin ve her şeyden önce Gülistan’ın cenazesinin ortaya çıkarılması gerekiyor.”