Mereş ve Sêwereg’te yaşanan saldırılar, yalnızca güvenlik önlemleri üzerinden tartışıldığında eksik kalan daha derin bir tabloyu işaret ediyor. Bu olaylar, çocukların içinde yaşadığı toplumsal, ekonomik ve politik koşullardan bağımsız ele alınamayacak kadar çok katmanlı bir krizi görünür kılıyor. Eğitim alanlarının güvenliğini yitirmesi, çocuk koruma mekanizmalarının işlememesi, erken müdahale ve destek sistemlerinin yetersizliği; şiddetin yalnızca sonuçlarına değil, nedenlerine de bakmayı zorunlu kılıyor.
Bugün Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz, artan eşitsizlikler, güvencesizlik ve savaş dili, yalnızca yetişkinlerin değil çocukların da gündelik hayatını belirliyor. Çocukların erken yaşta çalışma hayatına itilmesi, eğitimden kopuş, psikososyal destek mekanizmalarına erişimdeki sınırlılıklar, onları her zamankinden daha kırılgan hale getiriyor. Bu koşullar altında şiddet, bireysel bir sapma ya da anlık bir patlama değil; çoğu zaman içinde bulunulan yapısal şiddetin bir yansıması olarak ortaya çıkıyor.
Çocuklar için Barış İnisiyatifi’nden Gökçe Baltacı ile, yaşananların neden “münferit” olmadığını, çocukların nasıl korunamadığını ve şiddetin neden yalnızca bireylerin değil, sistemin de meselesi olduğunu konuştuk.
Mereş ve Sêwereg’te saldırıları yalnızca bir güvenlik zafiyeti olarak değil, daha geniş bir toplumsal ve ekonomik bağlamın sonucu olarak ele alıyorsunuz; sizce bu olay mevcut sistemin hangi temel sorunlarının bir yansıması?
Öncelikle şunu söylemek isteriz, hepimiz çok ama çok üzgünüz. Herkese sabır ve başsağlığı dilemenin yanı sıra bu kayıpların son olması tek dileğimiz. Bu tür saldırıları yalnızca bir güvenlik zafiyeti olarak ele almak doğru değil. Aslında tüm bu yaşananlar, çocukların en temel haklarının yeterince korunamadığını gösteren yapısal sorunların bir yansıması. Eğitim alanları çocuklar için en güvenli ve eşitlikçi olması gereken yerlerken; bugün bu alanların da diğer kamusal alanlar gibi risk üretebilir hale gelmesi, çocuk koruma ve eğitim sistemlerinin bütüncül bir yaklaşımla işletilemediğini ortaya koyuyor.
Aynı zamanda bu olaylar, erken müdahale ve önleyici mekanizmaların yetersizliğini de gösteriyor. Herkes yaşanan olay sonrasına odaklandı ama bakmak zorundayız, öncesinde neler yapılmadı diye. Risklerin zamanında tespit edilmemesi, kurumlar arası koordinasyon eksikliği ve psikososyal destek sistemlerinin sınırlı kalması, bu tür vakaların önlenmesini zorlaştırıyor. Bu nedenle meseleyi münferit olaylar olarak değil, çocuk koruma sistemine ve sosyal politikalara dair daha geniş bir yapısal mesele olarak görmek gerekiyor. Bütüncüllük bir yana, hiçbir parçasının bile doğru çalışmadığı bir sistem olarak karşımızda şu an çocuk koruma sistemi.
Tekrar, şunu unutmamalıyız, bu olayların hiçbiri münferit değil, bir anda ortaya çıkmadı. Biz çocuk hakları savunucuları yıllardır tam da bunu anlatıyoruz. Bu çocuklar uyanıyor ve bir sabah bu şiddetin öznesi olmaya mı karar veriyorlar? Elbette hayır. Arkasındaki yapısal şiddeti görmek zorundayız.
Ekonomik kriz, eşitsizlik, savaş dili ve güvencesizlik ve hatta MESEM gibi doğrudan çocukları bu koşulların içine sürükleyen projelerin de varlığını birlikte düşünürsek, bu koşulların çocuklar ve gençler üzerindeki etkisi şiddet davranışına nasıl dönüşüyor?
Geleceksizlik, MESEM’ler, ekonomik kriz, çocukların tekinsiz, savaş ve şiddet dolu ve oldukça hoyrat bu düzenin içinde yaşamaya mecbur bırakılmasının elbette etkisi var. Ama şunu da unutmamak lazım, hepimizi korkunç bir şekilde etkileyen bu olayın öncesine de bakalım. Bu ülkede her gün kadınlar erkekler tarafından göz göre göre öldürülüyor. İşçi cinayetleri her geçen gün daha da artıyor. Ülkenin her bir yanı ölüm ve şiddet dolu. Çocuklar da okullar da bu şiddet ortamından nasıl ayrı kalabilir ki? Şimdi failleşen, fail olarak konuştuğumuz çocukların bu ülkenin ve sistemin yarattığı “failler” olduğunu unutamayız. Unutursak, sorumluluğumuzu da unutmuş, yok saymış oluruz.
Çocukların ve gençlerin maruz kaldığı koşullar ile ortaya çıkan davranışlar arasında doğrudan bir ilişki elbette var. Derinleşen ekonomik kriz, artan eşitsizlikler ve güvencesizlik, çocukların yaşam koşullarını ciddi biçimde etkiliyor. Özellikle çocukların erken yaşta çalışma yaşamına itilmesi, eğitimden kopma risklerinin artması ve destek mekanizmalarına erişimin sınırlı olması, onları çok daha kırılgan hale getiriyor. Bu bağlamda şiddet, yalnızca bireysel bir tercih değil; çoğu zaman maruz kalınan yapısal şiddetin bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Sürekli baskı, dışlanma, güvencesizlik ve umutsuzluk hissi, çocukların duygusal ve psikolojik dünyasında derin etkiler bırakıyor. Bu etkiler zamanında fark edilmediğinde ve desteklenmediğinde, davranışsal sorunlar ya da şiddet eğilimleri olarak dışa vurulabiliyor.
Suça sürüklenen çocuklara ilişkin Araştırma Komisyonunun yakın zamanda bir raporu yayımlandı. Raporda yer alan verilere göre çocuklar suça karışma nedenlerini aile içi kayıp, şiddet, parçalanmış aile yapısı, eğitimden kopuş ve olumsuz arkadaş çevresiyle ilişkilendiriyor. Verilere göre suça yönelen çocukların önemli bir bölümü okulu bırakmış, okula devam etmeyen ve erken yaşta çalışmak zorunda kalmış çocuklardan oluşuyor. Bu tablo, çocukların koruma ve destek mekanizmalarına erişemediğini; çocuk koruma sisteminin ve kamusal yükümlülüklerin yeterince işletilmediğini gösteriyor. Komisyonun bu raporundaki verilere bakmak önemli olsa, şu unutulmamalıdır ki burada sıralanan nedenler tek ve asli görülmemelidir.
Şiddet medyada ve siyasette normalleşiyor/normalleştiriliyor. Fakat siyasilere bakıyoruz, dizilerin, oyunların yasaklanmasından ve suçu onlara atan bir perspektiften açıklamalar yapıyorlar. İktidarın sorumluluğu kendi üzerinden atmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İktidarın sorumluluğunu üzerinden atmaya çalışması zaten tam da suçlunun asli tarafı olmasıyla alakalı. Bu suçlu ilan edilmeye çalışılan diziler, oyunlar zaten bu iktidarın ve yarattığı krizin bir parçası, bundan bağımsız işleyen bir şey değil ki. Şimdi olayın ardında, herkes tüm hızıyla cezalandırılmalardan bahsetmeye başladı. Evet, Türkiye’de büyük bir cezasızlık sistemi var. Aynı zamanda da onarıcı hiçbir mekanizma yok. Cezayı konuşacaksak, çocukların bu duruma gelmelerine sebep olan tüm sisteme ve kurucularına dönük cezaları konuşmamız lazım.
Şiddetin nedenlerini yalnızca dizilere, oyunlara ya da bireysel tercihlere indirgemek, sorunun yapısal boyutlarını görünmez kılar. Bu yaklaşım, kamusal sorumluluğun üzerini örten ve çözüm üretmek yerine sorumluluğu başka alanlara yönlendiren bir çerçeve sunuyor. Oysa çocukların korunması, doğrudan kamusal bir yükümlülüktür ve bu yükümlülükten kaçınılamaz.
Şiddetin normalleştiği ve dışlayıcı bir dil, çocukların dünyasında da benzer örüntülerin oluşmasına neden oluyor. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, hak temelli, kapsayıcı ve şiddetsiz bir dilin tüm kamusal alanlarda da güçlendirilmesi. Bunun için eğitim sisteminden sosyal politikalara, medyadan yerel yönetimlere kadar çok katmanlı bir dönüşüm gerekiyor. Cezalandırmaya dayalı yaklaşımlar yerine, önleyici, koruyucu ve onarıcı politikaların güçlendirilmesi ise uzun vadede hem çocukların iyi olma halini hem de toplumsal barışı destekleyecektir.
Peki, tüm bunlar için nasıl bir toplumsal ve kurumsal dönüşüm gerekiyor?
Bunları söylüyoruz ama hepimizin, biz hak savunucularının da konuşması ve yeniden düşünmesi gereken çok fazla şey var. Etrafımızdaki çocuklar kendilerini nasıl ifade ediyorlar? Edebiliyorlar mı? Biz yetişkinlerin yaşamakta bu kadar zorlandığı, güvencesizleştiği ve yalnızlaştığı bu dönemde; yetişkinlerin kurduğu bu dünyada çocuklar neler yaşıyor? Çok daha fazla düşünmemiz ve görmemiz lazım. Çocukların şiddetten başka karşılaştıkları neresi var? Biraz düşünelim. Başta ailenin kendisi, sokak, okul… Neresi şiddetten azade ki? Çocuklar için destekleyici ve güvenli bir alan var mı? Bu sorunun hepimizin bildiği yanıtı aslında tüm sorunu ortaya koyuyor.
Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin tarafı bu ülke, her bir çocuğu korumakla yükümlü bu devlet. Ve evet, bu kıyımı yapan ve kendini öldüren çocuğu da korumak zorundaydı. Bunu yapamadıktan sonra şimdi konuştuğumuz çoğu şey, kendini yeniden üreten bu durumlara sebep oluyor.
Biz neler yapabiliriz? Bireysel olarak çocuklara zarar vermeyerek, bunu sürekli akılda tutarak ve bu gibi zamanlarda ayrımcı ve şiddet üreten dil kullanmamayı kendimize sürekli hatırlatarak başlayabiliriz. Yani en başta kendimiz şiddeti üretip yaymamalıyız. Evet, üzgünüz, bu baki; fakat öfkemizi de unutmamalıyız. Birbirimize sahip çıkmak zorundayız. Her gün şiddetin ortasında yaşamda kalmaya çalışan ve bununla mücadele etmeye çalışan bizler de aklımızı, kalbimizi, fikrimizi önümüze alıp düşünmek ve sorumluluk almak zorundayız.