2026 yılının başından bu yana tırmanan İran savaşı, küresel tarım ekonomisinde ciddi bir “gübre ve girdi şoku” yarattı. Dünya genelinde amonyak ve üre ticaretinin kilit noktası olan Hürmüz Boğazı’ndaki aksamalar, enerji fiyatlarını yukarı çekerek azotlu gübre üretim maliyetlerini doğrudan etkiledi.
Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ise bu maliyet baskılarının, küresel tahıl arzı nispeten dengeli olsa da enerji ve lojistik maliyetleri nedeniyle gıda fiyatlarında yeni bir belirsizlik dönemi başlattığı konusunda uyardı.
FAO Baş Ekonomisti Maximo Torero, nisan ayında yaptıkları açıklamada savaşın yarattığı kriz için şu uyarılarda bulundu:
“Çatışmanın başlamasından bu yana fiyat artışları, esas olarak daha yüksek petrol fiyatlarından kaynaklandı. Ancak çatışma 40 günden fazla sürerse ve girdi maliyetleri yüksek, kar marjları düşükse, çiftçiler daha az girdiyle aynı şekilde tarım yapmak, daha az ekim yapmak veya daha az gübre gerektiren ürünlere geçmek gibi bir seçim yapmak zorunda kalacak. Bu seçimler gelecekteki verimleri etkileyecek ve bu yılın geri kalanında ve gelecek yılın tamamında gıda arzımızı ve emtia fiyatlarımızı şekillendirecektir.”
Öte yandan, Çin gibi ülkeler ise artan fiyatlar ve tedarik zincirindeki kırılmalar sonucu hammadde tedarikini çeşitlendirmek için yeni yatırımlara hız veriyor. Çinli iki şirket, Zimbabve’de kömürü gübreye dönüştürecek büyük ölçekli bir sanayi yatırımı için harekete geçti.
45 MİLYON İNSANIN GIDA GÜVENLİĞİ TEHLİKEDE
Dünya Bankası da yayınladığı raporda, 2026 yılındaki Ortadoğu çatışmalarının tarım ve gübre piyasaları üzerindeki etkilerini oldukça kritik bir perspektifle ele aldı. Raporda özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın, küresel üre ticaretinin yaklaşık yüzde 25’ini sağlayan bölgenin dış dünyayla bağını kopardığı için gübre piyasasında bir arz şokuna neden olduğu ve üre fiyatlarının sadece mart ayında yüzde 60 gibi devasa bir artış kaydederek üretim maliyetlerini altüst ettiğini ortaya koydu.
Gübre fiyatlarındaki bu genel yükselişin 2026 yılı genelinde yüzde 31’i bulmasının öngörüldüğü, bu durumun gübre fiyatlarının gıda fiyatlarından çok daha hızlı artmasına ve dolayısıyla çiftçilerin “gübreye erişebilirliğinin” 2022’deki krizden bile daha kötü seviyelere gerilemesine yol açtığı ifade edildi.
Aynı raporda, tarım ürünleri tarafında ise fiyatların doğrudan üretim sahalarındaki bir savaştan ziyade yükselen petrol ve gübre maliyetlerinin yarattığı “maliyet itişli” bir baskı altında kaldığı belirtildi. Rapordaki en kritik uyarı ise gıda güvenliği üzerineydi. Enerji ve gübre maliyetlerindeki bu kalıcı yüksek seyir ile petrolün varil başına 100 doların üzerinde kalmaya devam etmesi durumunda, dünya genelinde 45 milyon insanın daha akut gıda güvensizliği sınırına itilebileceği vurgulandı.
Nihayetinde, çiftçilerin maliyetler nedeniyle gübre kullanımını azaltmasının; kısa vadeli fiyat artışlarından ziyade, önümüzdeki hasat dönemlerinde verim kaybına ve gıda enflasyonunun kronikleşmesine dair uzun vadeli bir risk oluşturduğunun da altı çizildi.
GEÇEN YIL ENFLASYON, BU YIL SAVAŞ
Türkiye’de ise Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) verileri, nisan ayında amonyum sülfat gübresinin yıllık bazda yüzde 104,3, üre gübresinin ise yüzde 76,2 oranında arttığını ortaya koydu.
2026 yılının ilk çeyreği itibarıyla tarım ürünleri fiyatları hem üretici hem de tüketici cephesinde ciddi bir hareketlilik gösterdi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Mart 2026 itibarıyla Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) yıllık bazda yüzde 36,09 oranında artış kaydetti. 12 aylık ortalamalara bakıldığında ise fiyatlardaki genel yükseliş eğiliminin yüzde 39,25 seviyesine ulaştığı görülmektedir. Özellikle tek yıllık bitkisel ürünlerde aylık bazda yaşanan yüzde 12,21’lik ivmelenme, üretim maliyetlerinin piyasaya yansımasını açıkça ortaya koydu.
2025 yılında Türkiye genelinde hissedilen enflasyon dalgası tarım fiyatlarını yüzde 40 bandında yukarı çekerken, 2026 yılındaki fiyat hareketliliği karakter değiştirerek doğrudan bir “enerji ve operasyonel maliyet krizi” hâlini aldı. Özellikle Mart ve Nisan 2026’da Hürmüz Boğazı odaklı gelişen jeopolitik krizin tetiklediği petrol şoku, motorin fiyatlarını 70-75 TL bandına ulaştırarak tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini temelinden sarstı.
Geçen yılki artışlar daha çok kur baskısı ve gıda arzı odaklıyken, bu yıl petrol fiyatlarındaki kontrolsüz yükseliş hem ürünlerin tarladan sofraya ulaşım maliyetini hem de petro-kimya türevi olan gübre fiyatlarını bir ay gibi kısa bir sürede yüzde 46 oranında artırarak piyasada yeni bir maliyet şoku yarattı.
Bu durum, tarımsal üretimin her aşamasında kullanılan mazot, ilaç ve gübre gibi girdilerin toplam maliyet içindeki payını kritik seviyelere taşımış durumda. Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) verilerine göre üretici ile market arasındaki makasın bazı kalemlerde yüzde 400’e ulaşmasına yol açtı.
Özetle, 2025 yılının kronik enflasyonist ortamı 2026’da yerini küresel enerji krizinin beslediği, lojistik hatların tıkandığı ve “üretim verimliliği” riskinin baş gösterdiği daha derin bir yapısal krize bıraktı.
‘YAZ AYLARINDA BİZİ ÇOK BÜYÜK FELAKETLER BEKLİYOR’
Yeni Yaşam Gazetesi yazarı Yusuf Gürsucu, küresel krizin Türkiye üzerindeki etkisine dikkat çekmekle birlikte, Türkiye’de farklı yapısal sorunların da bulunduğunu belirtti. Üretim süreçlerinde yaşanan daralmanın çiftçiyi üretemez hale getirdiğini ifade eden Gürsucu, bu tablonun en başında gübre krizinin yer aldığını vurguladı: “Bizi yaz aylarında aslında çok büyük felaketler bekliyor. Çünkü hem üretim süreçlerinde ciddi bir daralma var hem de çiftçi artık üretemez hale geldi. Bunun kuşkusuz birçok nedeni var ancak gübre listenin en başında yer alıyor. Şu an bütün dünyada gübre alımları inanılmaz derecede arttı. Örneğin Endonezya, geçenlerde 250 bin ton üre gübresi aldı ki daha önce böyle bir alım yapmıyordu. Avustralya, Brezilya, Filipinler ve Hindistan da benzer alımlar gerçekleştirdi; bu hareketlilik doğal olarak dikkatimizi çekiyor.”
Gürsucu, Türkiye’nin en büyük kamu gübre üreticisi olan Gübretaş’ın faaliyetlerindeki düşüşe ve izlenen tarım politikalarındaki bilinçli tercihlere dikkat çekerek şöyle devam etti:
“Türkiye’de gübre meselesine baktığımızda, ülkenin en büyük gübre üreticisi olan kamu kurumu Gübretaş, uzun yıllardır üretimde azalma yaşarken son iki yıldır bu durumu ciddi düşüşlere ulaştırdı. İnanılmaz fiyatlar ortaya koydular; hatta bir dönem şubelerde gübre olmasına rağmen bunun köylüye ulaşmasını yasakladılar. Tam insanların gübreye en çok ihtiyaç duyduğu günlerde satışları durdurdular. Şimdi bu nedenlere bakmak gerekiyor.
Mevcut savaş ve kriz bizi elbette ciddi anlamda etkileyecek ancak şu an Türkiye çiftçisine verebileceğimiz yeterli gübre elimizde yok. Türkiye ithalat vergisini sıfıra indirdi fakat en büyük ithalat kalemini oluşturan mısıra her ton başına 90 dolar ek vergi getirdi. Siz burada istediğiniz kadar vergiyi sıfırlayın, karşı taraf başka bir mekanizma işletiyor. Dolayısıyla ithalatı sıfırlamış olmanıza rağmen bu maliyetler olduğu gibi fiyatlara yansıyacak. Bunların temelinde Türkiye’nin uyguladığı tarım politikaları yatıyor; bu noktada bilerek ve bilinçli olarak yürütülen bir politika söz konusu.”
‘TARIMI YOK EDEREK MADEN VE ENERJİ YATIRIMLARINA YOL AÇIYORLAR’
Türkiye’nin en büyük gübre üreticisi olan Gübretaş’ın asıl faaliyet alanından uzaklaştığını ifade eden Yusuf Gürsucu, şunları belirtti: “Gübretaş’ta 2021 yılından bu yana, yani son dört yıldır yüzde 40’lara varan bir üretim daralması yaşanıyor. Bunun nedeni aslında bize çok anlamsız gelebilir; ancak Gübretaş, hükümetin baskılarıyla Bilecik’te altın madeni işine girdi. Bütün varlığını oraya yatırdı fakat ne üretime geçebildi ne de devredebildi. Büyük bir zararla orada sıkışıp kaldı.
Aslında Türkiye’deki genel tarım politikalarına baktığımızda, tarımın ciddi anlamda darbelendiğini görüyoruz. Tarım arazileri enerji, maden ve benzeri yatırımlara açılarak bilinçli bir şekilde yok ediliyor.”
Özellikle Kürdistan coğrafyasında tarımın bilinçli bir şekilde bitirilmek istendiğini vurgulayan Gürsucu, su ve elektrik üzerinden kurulan bağımlılık ilişkisine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Bu yıkımı en çok da Kürdistan coğrafyasında yaşıyoruz. Örneğin Urfa, çok değerli ve büyük bir tarım alanıyken orada milyonlarca dönüm arazi Güneş Enerji Santralleri (GES) amacıyla işgal edilmiş durumda. Bölge, 6. Bölge olarak nitelendirilerek yatırımlara bedava arazi dahil dünya kadar destek sunuluyor ve bunun bedelini bizler ödüyoruz. Burada tarım tamamen geriletiliyor.
Bunun yanında gübreden de büyük bir su sorunu var. Bölgede Karakaya ve Atatürk Barajı gibi devasa barajlar olmasına rağmen, tarım alanlarına su taşıyacak çok az kanalet imal edildi. Bu kanaletlerin çoğu susuz kalıyor, bazılarına ise su birlikleri tarafından yer altından çekilen su basılıyor. Köylü yer altına mahkum edilip elektrik şirketlerine bağımlı hale getirildi. Elektrik maliyetini karşılayamadıkları dönemlerde ise hırsızlıkla suçlandılar.
Bölgesel olarak, özellikle Kürdistan coğrafyasında tarımın tamamen bitirilmesi gibi bir hedef var; bunu görmemiz lazım. Gübre meselesinden önce bu politikaya mutlaka dikkat etmemiz gerekiyor.”
‘ÇEPERDEKİ SERMAYEYİ GÜÇLENDİRİRKEN TARIMI DARMA DAĞIN EDİYORLAR’
Gübretaş’ın üretim kapasitesindeki sert düşüşün özel şirketler tarafından telafi edilmesinin olanaksız olduğunu belirten Yusuf Gürsucu, Türkiye’nin tarım üzerinden bir “takas” siyaseti yürüttüğünü ifade ederek şunları vurguladı:
“Tabii ki sorun sadece gübre ile sınırlı değil; ancak Gübretaş’ın üretim süreci inanılmaz düzeyde düştü ve bu ihtiyacı karşılayabilmesi artık olanaksız. Özel şirketlerin, örneğin Mazıdağı’ndaki tesislerin bu açığı kapatması da çok zor. Bütün bunlar, sorunu önümüzdeki günlerde çok daha ağır yaşayacağımızı ortaya koyuyor.
Türkiye'nin yürüttüğü sıfır gümrüklü mısır ithalatlarının arka planına bakmak gerekiyor. Örneğin Sırbistan ile bir anlaşma yapıldı; karkas et ve buğday ithal edildi. Bunun karşılığında ise Cengiz Holding, Yugoslavya döneminden kalan RTB adlı maden işletmesiyle ilgili pazarlığa oturdu ve orada karayolları projeleri üstlendi.
Burada bir değişim süreci yaşatılıyor; ancak bu süreç, iktidar çeperindeki sermayeyi güçlendirirken Türkiye'deki tarımsal üretimi darmadağın ediyor. Meseleyi petrol krizinden öte bir noktada düşünmemiz lazım; biz zaten krizdeyiz.”
Gürsucu, Gübretaş'ın içine düştüğü ekonomik dar boğazın bir göstergesi olarak kurumun yurt dışındaki varlıklarını elden çıkardığına işaret ederek şunları söyledi:
“İran'da Gübretaş’a ait bir fabrika bulunuyor; ancak bu fabrika geçtiğimiz günlerde satışa çıkarıldı. Gübretaş, İran'daki gübre fabrikasını satıyor ve bu durum, kurumun içine düştüğü durumla doğrudan ilgili. Ülke olarak küresel ısınmanın sonuçlarını ağır bir boyutta yaşıyoruz. Bu sene iyi yağmur veya kar yağdığı söylense de bütün bu yönetimsel hatalar ve politik tercihler nedeniyle önümüzdeki yazın çok ağır geçeceği görülüyor.”
‘HERKES KENDİNİ GARANTİYE ALIYOR AMA BİZDE BÖYLE BİR HAZIRLIK YOK’
Dünyadaki pek çok ülkenin gıda arz güvenliğini sağlamak adına korumacı politikalara yöneldiğini belirten Yusuf Gürsucu, Türkiye'nin bu hazırlığın dışında kaldığını ifade ederek şunlara dikkat çekti:
“Bütün ülkeler korumaya geçti. ABD bile şu an kendini koruma altına aldı. İthalatın önünü açmak, girdi maliyetlerini düşürmek ve arz güvenliğini sağlamak için çeşitli adımlar atıyorlar. Örneğin ABD kıyılarında taşımacılık yapan bayraklı gemilere yönelik yasaklar, tarım meclisi kararlarıyla kaldırıldı. Yine benzer şekilde, Venezuela ile ciddi sıkıntıları olmasına rağmen, büyük bir gübre üreticisi olan bu ülkeden gübre ithalatını garantiye almış durumdalar.
Kısacası herkes kendini garantiye alıyor ama bizim ülkemizde maalesef böyle bir hazırlık yok. Savaşın yarattığı tablo zaten ayrı bir boyut ancak bugün gübreyi dahi ithal etmek zorunda kalan bir ülke konumundayız.”