Kocaeli’nin Dilovası İlçesi’ndeki Ravive Kozmetik adlı parfüm atölyesinde meydana gelen yangın ve patlamada 3'ü çocuk 6 kadın işçinin yanarak iş cinayetiyle katledilmesinin yankısı sürüyor.
İhmallere ilişkin CİMER’e yapılan şikayetlere rağmen denetlenmeyen ve kaçak olduğu tespit edilen parfüm atölyesinde çıkan yangının, üretim sürecinde alkolün kazana aktarımı sırasında statik elektrik boşalması veya elektriksel kontak kaynaklı tutuşma neticesinde patlama sonrası çıktığı hazırlanan raporla belirlendi.
İş cinayetine ilişkin soruşturma kapsamında gözaltına alınan 11 kişiden atölyenin patronu Kurtuluş Oransal, İsmail Oransal, Altay Ali Oransal, Aleyna Oransal ve Gökberk Güngör "Olası kastla öldürme" suçlamasıyla, Ali Osman Akat ve Onay Yürüklü ise "Suçluyu kayırma" suçlamasıyla tutuklandı.
Parfüm atölyesinde 6 ay önce çalışan ve mesai arkadaşları Şengül Yılmaz, Tuğba Taşdemir, Nisa Taşdemir, Cansu Esatoğlu, Esma Dikan ve Hanım Gülek’i kaybetmenin acısını yaşayan Hilal Yılmaz ANF’ye konuştu.
Atölyede daha önce de elektrik kablolarından dolayı sorun yaşandığına işaret eden Hilal Yılmaz, “Patron Kurtuluş Oransal resmen canlı bombayı Dilovası’na bıraktı” vurgusunda bulundu.
‘CANIMIZI DİŞİMİZE TAKARAK ÇALIŞMAYA GİDİYORDUK!’
Üçü çocuk altı kadın işçinin göz göre göre ölüme gönderildiği Ravive Kozmetik parfüm atölyesinde 6 ay önce 1,5 ay süreyle çalışan Hilal Yılmaz, iş cinayetiyle hayatını kaybeden işçilerin hepsini tanıdığını ve mesai arkadaşları olduklarını belirtti. Bu iş cinayetinin göz göre göre geldiğini vurgulayan Hilal Yılmaz, çalıştığı dönemde elektrik kablolarından ötürü sorun yaşandığına, malzemelerin konulduğu dolum makinesinin arıza yaptığına ama buna rağmen hiçbir önlem alınmadığına dikkat çekti.
Bu arıza sonrası çok korktuğunu ve dolumdan paketlemeye geçtiğini belirten Hilal Yılmaz, “Canımızı dişimize takarak oraya çalışmaya gidiyorduk. Elektrik kablolarından ya makine arıza yapıyordu, ya bizi elektrik çarpıyordu. Parfüm üretildiği söyleniyordu ama parfüm müydü ondan bile emin değilim. Benim bildiğim adam getiriyordu, su katıyordu içine, bize de dolum yaptırıyordu. Dolum makinesinin bağlandığı kablolar sorunlu olduğu için bir gün arıza oldu. Alev çıktı. Çok korkmuştum ve bunu açık açık söylemiştim patrona. O zaman paketleme işine geçtim. Ne doğru dürüst bir çıkış yeri, ne bir yangın merdiveni, ne yangın tüpü vardı. İşçi arkadaşlarla konuşurduk aramızda, ‘Cam yok, havalandırma yok, bir şey olursa buradan nasıl kaçarız’ diye. Çünkü sadece bir ambar kapısı vardı, o da kamyonlar malzeme getirirken açılıyor, malzemeler de o alana yığılıyordu” dedi.
‘SURİYELİLER DE ORADA KAÇAK ÇALIŞTIRILIYORDU, BELKİ ONLAR DA YANMIŞTIR BİLMİYORUM’
Atölyede çok kötü koşullar altında çalıştırıldıklarını anlatan Hilal Yılmaz, “Çok dar ve havasız bir alanda merdiven altı çalışıyorduk. O zamanlar 9 kişiydik çalışan. Sabah saat 08.00’da iş başı yapıyorduk, akşam mesailere kalıyorduk. Sigortamız yoktu. Yemek dahi verilmiyordu bize. Kendi ekmeğimizi evden götürüyorduk. Atölyede sadece küçük bir mutfak vardı. Ne sandalye ne de masa vardı. Götürdüğümüz ekmeği de yerde oturup yiyorduk. Çay bile verilmiyordu. Hatta rahmetli olan genç kızlarımız iki kez kavga etmişti çay için. Su ısıtmak için bir kettle vardı ama kablolar nedeniyle bizi sık sık elektrik çarpıyordu. Evden çayı termosa koyup iş yerine götürüyordum. Bu yüzden de patron Kurtuluş Oransal ile kavga ettim. ‘Madem bu kadar kişi çalıştırıyorsun, o zaman onlara yemek vermek zorundasın’ dediğimde bana, ‘Memnun değilsen kapı orada. Sanki Suriyeliler mi yok? Siz bana muhtaçsınız, ben size değil’ diye çıkışmıştı. Suriyelileri de kaçak çalıştırıyordu. Belki onlar da bu iş cinayetinde yanmıştır, bilmiyorum. Zaten bu kavga sonrası işten çıktım” diye konuştu.
‘BAŞTA AYLIK SADECE 500 TL ÜCRET VERİYORDU’
Nisa, Tuğba, Cansu gibi maddi durumları olmadığı için okula gitmeyen çoğu kız çocuğunun bu atölyede gelip çalıştığını belirten Hilal Yılmaz, “Burada çoğunlukla kadın işçiler olduğu için aileleri onlara izin veriyorlardı. Zaten mahallede kadınların çalışmasına genelde iyi gözle bakılmıyor, o yüzden gizlice çalışmaya gelen kadınlar da vardı. Denetleme de yapılmazdı. Gelen zabıtalar parfüm kolilerini alıp giderlerdi. Bir de utanmadan bize aylık sadece 500 TL gibi bir ücret veriyordu. Buna tepki göstermiştik. Daha sonra ücretlerimizi 800 TL’ye yükseltmişti” dedi.
‘YOKSULLUKTAN VE ÇARESİZLİKTEN ORADA ÇALIŞIYORLARDI!’
Kadınların ve kız çocuklarının göz göre göre yitip gittiğini hatırlatan Hilal Yılmaz, susmayacağını, onların canlarının yerde kalmasını kabul etmediğini kaydetti.
“Hepsiyle oturdum, yedim içtim” diyen Hilal Yılmaz, şunları kaydetti: “Rahmetli Şengül ablanın kızının düğüne gitmiştim. Ben de orada çalışmaya devam etseydim ölürdüm ve 5 masum evladım ortada kalırdı. Çocuklarımın bu katliamdan sonra psikolojisi bozuldu. İşe giderken, ‘Anne gitme’ diye ağlıyorlar. Korkuyorlar. Ben arkadaşlarımın canının öylece yerde kalmasını istemiyorum. Canlı canlı yanarak öldüler. Bu kız çocukları, kadınlar yoksulluktan, çaresizlikten bu hale geldi. Siz hiç ölen zengin çocuğu gördünüz mü? Hepsi yoksul, çoğu da kadın. Zaten şiddeti gören kadın, öldürülen kadın, sömürülen kadın, hor görülen kadın hep. Eğer o kadınlarımızın, genç kızlarımızın durumları iyi olsaydı inanın ki kimse orada çalışmazdı. Durumları iyi olsaydı belki doktor, öğretmen olurlardı. Ben çok üzülüyorum o gencecik fidanlara. Sabah bir baktım, atölyeden alevler çıkıyor. Sağ kurtulan Ayten ablayı gördüm ve hemen Şengül ablayı sordum. Orada aldım acı haberi. Ben Dilovası’nı da kınıyorum buradan. Bu katliam sonrası benim bildiğim herkesin tepkisini göstermesi gerekirdi. Esnafın kepenk kapatması gerekirdi. Ama kimisi lokantam açık kalsın dedi, ekmek parası dedi. Ama o gün ekmek yeme günü değildi. Gencecik kızlarımız diri diri yandı, ekmek davasına kül oldular. O gencecik kızlarımız ki ağır paketleri paletlerle taşıyorlardı. Erkeklerin yapamadığı işi yapıyorlardı. Öyle azimli, öyle çalışkan, öyle efendiydiler. Doymak için bir paket bisküvi, bir kek, bir meyve suyu ellerinde işe geliyorlardı.
‘BU KATLİAMIN ÜSTÜ KAPATILMASIN!’
Hiç unutmam, Ayşe diye bir genç kızımız vardı. Evden ekmeğini getirmeyi unutmuştu ve o gün hiçbir şey söylemeden aç çalışmıştı. Öğrendiğimizde çok üzülmüştük. Rahmetli Şengül abla, ‘Ayşe bize neden söylemedin, seninle ekmeğimizi paylaşırdık’ demişti. Kızları bu iş cinayetinden bir hafta önce gördüm, hemen boynuma sarıldılar. Ben onları teselli edeceğime, onlar beni teselli ettiler. Nisa şişme mont giyerdi. Ona hep takılırdım, ‘Şişme mont ne yapıyorsun’ diye. O da, ‘Hilal abla yine başladın’ diye gülerdi. Benim için bir kızla da kavga etmişti. ‘Kimse Hilal ablaya karışamaz ben varım, ben onun kızıyım’ demişti. Hepsi de büyümeyi bekliyorlardı başka yerde çalışmak için. Onları düşündükçe mahvoluyorum. Patron resmen canlı bombayı Dilovası’na bırakmış. Elimize sıcak su değse bağrıyoruz. Acaba onlar ne dediler? Anne diye mi bağırdılar. Ben bunu hazmedemiyorum. Unutulmasın, bu katliamın üstü kapatılmasın.”