Önder Apo’nun özgürlüğünü talep etmek için uluslararası alanda yürütülen kampanya ve çalışmalar devam ediyor. Uzun yıllardır süren bu çalışmalar, son dönemde yalnızca siyasi bir talep olmanın ötesine geçerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2014 yılında ortaya koyduğu “umut hakkı” ilkesinin uygulanması ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin bu doğrultuda gerekli adımları atması çağrısı etrafında yoğunlaşmış durumda.
Önder Apo’nun 27 yıllık esareti ve ağırlaştırılmış tecrit koşullarına dikkat çeken bu çalışmalarda, müebbet hapis rejimlerinin insan onuruna uygun şekilde yeniden değerlendirilmesi ve hukuki çerçevede barış süreçlerinin önünü açacak mekanizmaların işletilmesi talep ediliyor. Son dönemde, haziran ayında yeniden “umut hakkı” konusunu görüşecek olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne gönderilen mektuplarda, bu kararın hayata geçirilmesinin Önder Apo’nun yalnızca bireysel özgürlüğünü değil, aynı zamanda Kürt halkının demokratik çözüm ve barış sürecine etkin katılımını da hedefleyen daha geniş bir demokratikleşme perspektifine hizmet edeceği vurgulanıyor.
Bu nedenle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, AİHM içtihadını esas alarak harekete geçmesi ve “umut hakkı”nın fiilen uygulanmasının sağlanması, barış sürecinin ilerlemesi açısından kritik olarak görülüyor. Bu çalışmaların merkezinde yer alan isimlerden biri de İtalya Öcalan’a Özgürlük Komitesi Sözcüsü, eski senatör ve hukukçu Giovanni Russo Spena.
Spena ile “umut hakkı” konusunu ve Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin devam eden süreci konuştuk.
İtalya Öcalan’a Özgürlük Komitesi olarak son dönemde özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “umut hakkından” yararlanması gerektiği yönünde çalışmalar yürütüyorsunuz. Kürt sorununa demokratik çözüm arayışlarının devam ettiği bir süreçte bu hakkın uygulanması nasıl bir öneme sahip?
Ortadoğu’nun jeopolitik dengeleri; kriz, savaşlar ve soykırımlarla sarsıldığı tarihsel bir dönemde, Abdullah Öcalan’ın önerdiği siyasi ve diplomatik çözüm büyük önem taşıyor. Başkan Öcalan, Şubat 2025’ten bu yana barış sürecine somut alternatifler sunmayı amaçlayan bir siyasi girişim içinde yer alıyor. Ancak kendisi hâlâ 1999’dan beridir İmralı Cezaevi’nde, son derece ağır tutukluluk koşulları altında bulunuyor. Bu tecrit koşulları, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) tarafından da defalarca dile getirildi. Komite olarak yıllardır bu işkencenin kaldırılması ve Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması için mücadele ediyoruz.
“Umut hakkı” son derece önemlidir; çünkü barış süreçlerine ve barış yollarına hukuki bir temel kazandırılması gereken tüm durumlar için geçerlidir. “Umut hakkı” olarak adlandırılan bu ilke, AİHM’in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) 2014 yılında aldığı, yani bundan tam 12 yıl önceki kararına dayanmaktadır. Diğer önemli barış süreçlerinde uygulandığı gibi Öcalan davasında da uygulanmalıdır. Bu ilke temel bir öneme sahiptir. Umut hakkı sayesinde Öcalan’ın özgürlüğü hukuki bir zemine kavuşmaktadır.
“Umut hakkı” neden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın davasında merkezi bir hukuki ve siyasi mesele haline gelmiş durumda?
Evet, Başkan Öcalan davasında bu konu hayati önemdedir. Nitekim birkaç hafta önce Avrupa Konseyi’ne ve dolayısıyla Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne gönderdiğimiz mektupta da bunu ifade ettik. Ayrıca bu mektup, 88 Nobel ödüllüsünün desteğini taşıyor ve bu nedenle son derece önemli uluslararası bir girişim niteliğindedir.
Mektupta, Türk hükümetinin kullandığı ağır ve anlaşılmaz bir gerekçe olan “terörle mücadele” söyleminin, barış sürecinin gerçek anlamda ilerlemesinin önündeki asıl engel olduğuna dikkat çekiyoruz. Yani sözde terörizm suçlaması, Başkan Öcalan’a, PKK’ye vb. atfedilmektedir ve bu nedenle sert bir iç çatışma gerekçe gösterilerek hala somut adımlar atılmamaktadır.
Bu nedenle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ni, AİHM’in 2014 tarihli kararının uygulanmasını güvence altına almaya ve umut hakkını tanımaya çağırıyoruz. Çünkü bu, hem Başkan Öcalan’ın hukuki statüsünün ele alınması hem de Öcalan’ın barış sürecine gerçek ve belirleyici bir şekilde katılabilmesi ve yön verebilmesi açısından son derece önemli ve belirleyici bir adım olacaktır.
Bu nedenle biz ve 88 Nobel ödüllü isim, uluslararası kurumlardan Başkan Öcalan’ın tam ve koşulsuz serbest bırakılmasını ve böylece barış sürecinin devamına özgür bir şekilde katılabilmesini talep ediyoruz. Bu talebimiz, AİHM tarafından 2014’ten bu yana tanınmış olan umut hakkı ile, Başkan Öcalan tarafından gerçekten ortaya konulan ve Kürt halkının özgürlüğü ile tüm Türkiye’nin demokratik ilerlemesi için yürütülen zor ama önemli barış sürecini birbirine bağlayan temel noktadır.
Komite olarak Kürt sorununun demokratik çözümüne dönük sürecin geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu sürecin çok zor bir süreç olduğunu biliyoruz. Başkan Öcalan, PKK’nin önemli bir kongresi aracılığıyla hükümet ile PKK arasında bir diyalog açılmasını talep etmiş ve bunu sağlamıştır. Ayrıca gerçek bir siyasi müzakerenin, yani gerçek bir barış sürecinin önünü açmak amacıyla PKK’ye kendisini feshetme çağrısında bulunmuştur. Öcalan bu çözümü büyük bir cesaretle ileri taşımıştır; ancak hâlâ İmralı’da bulunmaktadır ve bu durum ciddi bir engel oluşturmaktadır.
Bizler hem Öcalan’a Özgürlük Komitesi olarak hem de hukukçular olarak, atılan bu adımları büyük bir dikkat ve ilgiyle takip ediyoruz. Bu zor bir süreç ama yine de önemli. Nitekim Ağustos 2025’te Türk Parlamentosu tarafından bir komisyon kurulmuş. Bu önemli bir adımdır. Ancak Türk siyasi partileri arasında ciddi bölünmeler ve sert tartışmalar da bulunmaktadır.
Komisyon, Başkan Öcalan ile de görüşmüş ve onun kilit rolünü kabul etmiştir. Ancak komisyonun Şubat 2026 tarihli nihai raporunda Avrupa Konseyi tavsiyelerine uyulmadığı görülmektedir. Bugün tartışmalar, Türk siyasi güçleri içinde küçük ilerlemeler ve geri adımlarla devam etmektedir. Fakat Ankara, müzakerenin ön koşulları ve temelleri olan adımları hayata geçirmemiştir. Çünkü Ankara hâlâ, PKK’nin son dönemdeki fesih ve müzakere girişimlerine rağmen onu ‘terörist’ bir mantığın içinde değerlendirmektedir. Muhtemelen Türk hükümeti içinde hâlâ büyük ağırlığı olan askeri bir kesim var.
Ben Ankara’nın, barış sürecini ilerletmek için gerekli siyasi cesareti hâlâ tam anlamıyla göstermediğine inanıyorum. Bu nedenle atılan adımları küçümsemiyoruz; çünkü barış süreci sıfır noktasındaydı ve bugün elbette bir ilerleme kaydedildi. Ancak süreç yeniden tıkanma aşamasındadır. Ve bu tıkanıklığın aşılması için -daha önce Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne gönderdiğimiz mektupta da belirttiğimiz gibi- Başkan Öcalan’ın Türk hükümetiyle, Erdoğan’la eşit düzeyde bir müzakereci olarak rol üstlenmesine izin verilmesi gerekmektedir.
Öcalan, özgür bir insan, özgür bir siyasi lider ve bir halkın temsilcisi olarak bu müzakereyi gerçekten yürütemezse, barış süreci muhtemelen gerçek anlamda ilerleyemeyecektir; çünkü Ankara bir şekilde süreci engellemeye devam edecektir. Bana göre bu, en önemli ve belirleyici siyasi noktadır.
Peki, bahsettiğiniz bu tıkanıklığın aşılması noktasında sıklıkla bahsedilen sürecin hukuki ve siyasi bir zemine kavuşturulması gerekliliğinin hayata geçirilmesi nasıl bir önem arz ediyor?
Öncelikle hukuki temsil meselesi gibi temel bir sorunla karşı karşıyayız. Ankara, silahlı çatışmanın sona erdiği, savaşın askeri boyutunun kapatıldığı ve demokratikleşme sürecinin nasıl ilerletileceğinin tartışıldığı bir aşamada, Kürt halkının gerçek bir temsile sahip olması gerektiğini kabul etmelidir.
Temsil meselesi zorunlu olarak anayasal değişiklikleri de beraberinde getirir. Örneğin İtalya’da biz böyle düşünüyoruz; ama bu yaklaşım tüm Avrupa’da geçerlidir ve Türkiye’deki barış sürecine de yansıtılmalıdır. Türkiye Anayasası’nın bazı maddelerinin değiştirilmesi gerekmektedir. Bu önemli bir hukuki meseledir; çünkü Türk Anayasası bazı yönleriyle değişmediği sürece barış süreci sürekli tıkanacaktır. Kürt halkının temsilcilerini ‘terörist’, liderlerini ise ‘teröristlerin başı’ olarak gören bir hükümetle gerçek bir iletişim ve temsil ilişkisi kurulması mümkün değildir.
Biz, Suriye ile yeni Suriye hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında gelişen diyaloğun da -her ne kadar çok zor olsa da- önemli bir ilerleme olduğunu düşünüyoruz. Bu diyalog, Öcalan’ın her zaman savunduğu gibi, Rojava deneyimini korumayı amaçlamaktadır. Rojava deneyimi, bizim Avrupa’da ve İtalya’da demokratik öz-örgütlenmenin örnek ve hatta ideolojik bir referans noktası olarak gördüğümüz bir deneyimdir.
Biz İtalya’da, örneğin Komite olarak, üniversite öğrencileri, gençler ve genç kadınlar arasında Başkan Öcalan’ın demokratik konfederalizm düşüncesi üzerine tartışmalar ve eğitim çalışmaları yürütüyoruz. Biz bu modelin aslında tüm Ortadoğu ülkelerine yayılması gerektiğini düşünüyoruz; çünkü Ortadoğu’da yalnızca savaşların ve soykırımların belirleyici olduğu mevcut durumun aşılmasının tek yolunun bu olduğuna inanıyoruz.
Gerçek temel ise demokratik konfederalizme dayalı bir diplomasi olmalıdır. Bu modelde artık etnik kimlikler devletleri harekete geçiren ve halkları birbirine karşı konumlandıran unsurlar olmayacaktır. Bunun yerine dinsel, etnik ve kültürel farklılıkların birlikte yaşayabildiği, ortak bir sentez oluşturabildiği bir konfederal yapı ortaya çıkacaktır.
İşte ben, bunun Başkan Öcalan düşüncesinin en ileri yönü olduğuna inanıyorum. Bu, biz İtalyanlar ve Avrupalılar için de büyük bir öğretidir. Sürecin hukuki ve teorik temeli budur. Ben ve sözcüsü olduğum İtalya Öcalan’a Özgürlük Komitesi olarak tam da bu ilke ve bu temel üzerinden mücadele ediyoruz.
Komite olarak sıklıkla uluslararası kurumlara Kürt sorununun demokratik çözümü ve Önder Apo’nun özgürlüğü noktasında harekete geçme çağrısı yapıyorsunuz? Böylesi bir süreçte Avrupa’ya ve kurumlarına nasıl bir sorumluluk düşüyor?
Bu süreçte Başkan Öcalan’ın hukuki statüsünün belirlenmesi ve özgürlüğü hayati önemde. Bu noktada, Avrupa Birliği’nin yönetsel kurumlarının iletişim ve temsil konusunda gerçek bir işlev yerine getiremediğini düşünüyorum. Oysa Avrupa Birliği bir hakem rolü, dolayısıyla temel bir arabuluculuk rolü üstlenebilir.
Biz İtalya’da, Avrupa Birliği’ni bazı konularda harekete geçirmek için bazı sonuçlar elde etmeyi başardık. Örneğin, Başkan Öcalan’a İtalya’nın neredeyse tüm büyük şehirlerinde fahri vatandaşlık verilmesini sağladık. Öcalan, İtalya’nın büyük bölümünde fahri vatandaş olarak kabul edilmiştir. Bunu söylemek istedim, çünkü bu önemli. İtalya Öcalan’a Özgürlük Komitesi olarak Öcalan’ın içinde bulunduğu hukuksuzluğa karşı mücadele etme sorumluluğu hissediyoruz.
Öcalan ile Roma’da görüştüm. O, barışa bir yol açmak için Avrupa’ya çıkmıştı. Üzerinden 27 yıl geçmesine rağmen Öcalan aynı yerde. O dönemde Avrupa, Öcalan’ın barış çağrısını sahiplenmedi. Daha sonra ise Başkan Öcalan uluslararası bir komplo ile Türkiye’ye teslim edildi.
Başkan Öcalan, gördüğü ağır tecrit koşullarına rağmen bugün bir kez daha yine barışı inşa etmek istiyor. Avrupa ve kurumları artık böylesi bir süreçte sorumluluk almalı. Özellikle Avrupa Konseyi bu süreçte etkin rol almalı. Başkan Öcalan’ın özgürlüğü sürece başarı kazandırır. AK Bakanlar Komitesi’ne ısrarımızın bir nedeni de budur.